4 Nisan 2012 Çarşamba

31. İstanbul Film Festivali beşinci gününde "abla"nın üç film daha görür: Büyük Derbi, Gönül Laf Dinlemez, Sade Bir Hayat


4 Nisan 2012 Çarşamba, "abla"nın ilk filmi Danimarka, 2011 yapımı Büyük Derbi: Yönetmen Ole Christian Madsen, oyuncular Anders W. Berthelsen, Paprika Steen, Jamie Morton... Futbol menajeri anneleri bir futbolcuya âşık olup onunla Arjantin'e gitmiş Danimarkalı baba oğul, bir yıl sonra onu görmeye Buenos Aires'e giderler. Kadının, evlenmeye niyetlendiği futbolcuyu pazarlama görüşmeleri, boşanma kağıtlarının imzası sırasındaki (rahip günah çıkarmak için hazır beklerken, -zinanın kabulü işi kolaylaştıracaktır ama- futbolcu ben inançlı bir Katolik'im, annem, ailem ne der diyerek imzalamayı reddeder) patırtıya karışır. 16 yaşındaki oğlan, -"abla" grubunun da Arjantin gezisi sırasında ziyaret ettikleri çok farklı- Recoleta Mezarlığı'nda turist rehberi genç kıza âşık olur, peşine düşer, Kierkegaard'dan sonra Danimarka'dan pornodan başka bir şey çıkmadı diyen babasından dayak yer. Evin kâhyası -eski tango yıldızı- kadın, aklı halâ karısındaki adamı kendi usulleriyle teselli eder. Festivalin başından beri, -neredeyse genel bir eğilim olarak gözlediği- değer yargıları ile dalga geçen filmlerden birinde daha çok eğlenen "abla"nın dileği, filmin satın alınmış, gösterime girecek olması...

Meksika-İspanya, 2011 yapımı Gönül Laf Dinlemez: Yönetmen Arturo Ripstein, oyuncular Arcelia Ramírez, Vladimir Cruz, Plutarco Haza... 1996 yapımı Deep Crimson'ından çok etkilendiğinde adını, aklının köşesine yazdığı yönetmen Arturo Ripstein'ı izlemeye alan, -Festivalin açılış filmi Aşkın Karanlık Yüzü'nü hiç beğenmemiş- "abla"ya ilaç gibi gelip, "hah!" dedirten Gönül Laf Dinlemez, aşkın tutku, takıntı, saplantı... formatındaki karanlık yüzünün siyah beyaz filmde güzelim anlatılışını beğeniyle izler. Kocasının aşkla sevdiği, ergenlik çağında bir de kızı olan kadın, teras katında yaşayan müzisyene âşıktır. Ona, ilgisi karşılığında aldığı pahalı hediyeler sonunda eve, -yatağı da alalım bu çok canlarını yakıyor diyen- haciz memurlarının gelmesine neden olur. Kızını annesine emanet ettikten sonra bir kutu fare zehiri içer, kimyager koca yapılacak bir şey olmadığını anladığında müzisyeni çağırır, kadını birlikte uğurlarlar. Gerçekçi diyaloglar -ki "abla"ya kalırsa işin yarısıdır-, karanlık mekân, kadının haciz sırasında dehşet içinde işemesinden sonraki sahnede yerdeki bez türünden ince detay filmi inandırıcı kılan öğeler.

Hong Kong-Çin, 2011 yapımı Sade Bir Hayat: Yönetmen Ann Hui, oyuncular Andy Lau, Deanie Ip, Wang Fuli... Japon işgali sırasında yanına verildiği varsıl aileye 60 yıl boyunca hizmet edip evin çocuklarını büyüten Ah Tao, artık 30'lu yaşlarındaki Roger'in yanındayken felç geçirir. Ölümüne dek bir bakımevinde kalmayı seçen kadın, emeğinin karşılığını sevgiyle ödeyen Roger tarafından son gününe dek kollanır. Gerçek yaşamdan, en gerçekçi biçimde anlatılan öykü "abla"ya göre, iyi sinema için pek güzel bir örnektir.

Gösterim sonunda soruları yanıtlamak üzere sahneye gelen ödüllü yönetmen Ann Hui, yapımcı Roger'ın senaryoya ne kadar katkısı olduğu sorusunu, "Hikayenin %80'i ona ait, senaryoyu 20-30 sayfa tutan notlarından derledik" diye yanıtlar.
"Neden bir vefa hikayesi seçtiğinizi merak ediyorum" diyen izleyici yönetmenden, "Günümüzde böyle hikayeler kalmadı, Roger şimdi 60 yaşında ve o hikayesini anlatabildi. Benim kuşağımdakilerin çoğunun hizmetçisi vardı, bu eşitsizlik olmasaydı nasıl olurdu bilmiyorum" yanıtı alır.
Anlatılanların gerçeğe ne kadar yakın olduğu sorusu ise "Zamansal açıdan biraz sıkıştırdık ama neredeyse tümüyle gerçek" diye yanıtlanır.
"Roger, hizmetçi yerine anne ya da babası olsaydı sözkonusu olan, ilacı azaltmayı kabul eder miydi?" bilmek isteyen izleyiciye "Aile ile açık açık konuşmadık bu konuyu ama, aramızda çok tartıştık; Ah Tao'nun bilinci yerinde değildi, Roger da işe dönmek zorunda olduğundan... Ah Tao'nun hastalığı uzun ve acılı bir süreçti, çok gerçekçi anlatımın gişede başarısızlığa neden olduğunu deneyimlediğimiz için, öyküyü olabildiğince izleyicinin kabul edebileceği düzeye çektik."
"Abla" ile küçük kız kardeşinin de pek sevdiği, Yeşil Papayanın Kokusu filmini unutamadığını söyleyen izleyici, yemeklerin filmdeki önemli rolünden söz eder, yönetmene bir yemek kitabı yazmayı düşünüp düşünmediğini sorar, yönetmenin yanıtı kısa olur "Yemeği tercih ediyorum"
Daha önce -Mahsun Kırmızıgül filmi- Beyaz Melek'le paralellik kuran bir diğer izleyiciye de yanıt olarak, "abla"nın da hislerine tercüman olan izleyici "Kıyas kabul etmez," der, "filminiz minimalist ve gerçekçi olmuş; annenin katı tavrı, radikal yaklaşımı yönetmenin seçimi mi?" Yanıt; "Ah Tao'yu galaya götürmek Roger'in hayaliydi, vicdani bir yanı var."

Hiç yorum yok: