27 Kasım 2018 Salı

“Abla”ya Göre Hâl ve Gidiş 56 (Mevlâna, Soluk ve Fırsatlar)

 
İsimlerle arası olmadığından, ailesi fertlerine damadının seslendiği şekilde hitap eden “abla” tam karşısında, fincanını evirip çevirirken yüreğine bakarcasına gördüklerini anlatan dayıya kulak kesilir: “İki büyük fırsatı kaçırmışsınız…” Son yirmi yılının en büyük konusu olduğu halde, bu iki büyük fırsatın ne olduğunu hatırlaması kırk sekiz saati bulur:
“Abla”, incelikli bir iş yaparken, stres altındayken ya da kafası, karışık bir konuya çözüm ararken –yani hayatının oldukça büyük kısmında-, soluk almayı keser ya da hayatta kalacak düzeye, sınıra sabitler. Kendinde bir kötülük hissettiğinde derin bir komadan, ya da deniz dibinden çıkar gibi bir derin solukla kendine gelirse de aradaki kötülük hali çok rahatsız edicidir, hiç sevmez.
Kaz Dağları’nda katıldığı Varlığınla Buluşma Seminer ve Şenliği’nde oda arkadaşı şifacı hanım, sıcacık enerji aktardığı elini diyaframı üzerinde tutarak “abla”ya, tıkanık bir lavabonun ya da giderin lokurdayarak açılışı gibi, bir zaman süren sağlıklı soluk armağan ederse de, durumun başa dönmesi çok sürmez.
“Abla”nın teknik olarak, annesinin, zamanında bilgi eksikliğinden, hamileliğinde sigara içmesine de bağladığı soluk problemi çözümü için ilk büyük fırsat, 2010 yılı kışında Konya ziyareti sırasında karşısına çıkar: 12 Aralık gece 00:12 civarı, arkadaşlarıyla birlikte niyaz kapısına dikildiğinde “abla”, Hz. Mevlâna’dan “Derin, sağlıklı, olması gerektiği gibi soluk” diler.
Ertesi sabah meydanda birkaç katılımcı ile –beceriksizce- Tibet hareketleri yapıp bitirdikleri sıra, hiç sebepsiz çok derin bir ağlama duygusuna kapılan “abla”, kahvaltı için kendilerini Sille Köyü’ne götürecek araba geldiğinden hızla toparlanırken, diyaframından yükselip boğazını tıkayan yumruyu çözebilecek, büyük olasılıkla dileğinin cevabı mucizeyi tanımayı ıskalar. “Şimdi sırası değil, herkese ne derim, nasıl açıklarım?” türünden düşüncelerin etkisiyle muhteşem fırsatı kaçırır, bin bir zorlukla ağlama duygusunu bastırır, güne devam eder.
Aradan geçen yılları ziyan etmeyip yürüyüşlerinde Sufi nefesiyle yol alan “abla”nın ikinci büyük fırsatı, yakın tarihli Göbeklitepe meditasyonudur. “Avuçlara, çözümü istenen sorunun konup Işığın Sonsuzluğu’nun davet edilebileceği” şifa yöntemi alıştırması yapılırken, artık aklı nerelerdeyse “abla”, soluk meselesini unutur; bu kez de 60 kişinin caanım enerjisinin çözeceği garanti sorunu, ikinci kez ıskalar!
 Zamanın gereği, -yalıtım amacıyla kullanılan-, karbon esaslı bedenlerden, -bilgiyi toplayıp taşıma amaçlı- silikon esaslı bedenlere evrilirken “abla”, evrensel bilgiyi gizleyen perdelerin kalktığını, en azından inceldiğini fark etmekte. Nerede, neyi yanlış yaptığını, fırsatları nasıl kaçırdığını görüp niyet ettikçe yeni fırsatlarla karşılaşacağının, böylece de tekâmül yolunda hızlanacağının bilincinde.
 
 
“Abla”nın Konya gezisi yazıları:
“Abla”nın Varlığınla Buluşma Seminer ve Şenliği yazıları:
“Abla”ya Göre Hâl ve Gidiş 44 (Göbeklitepe’de meditasyon):
https://birmilyonkalem.blogspot.com/2018/10/ablaya-gore-hal-ve-gidis-44.html

“Abla”ya Göre Hâl ve Gidiş 55 (Jet Sosyete ve Bilincin Yükselişi)

 
Kültürel zıtlıklardan kaynaklanan çekişmelerden doğan komikliklerle sürüp giderken, -televizyon denen kötü alışkanlığından kurtulmuş- “abla”nın, ertesi gün bilgisayarından reklamsız izlediği tek TV dizisi Jet Sosyete’nin, 21 Kasım 2018’da yayımlanan 2. Sezon, 7. Bölüm’ü bir başyapıt!
Bu aralar, ilk Gülse Birsel çalışması Avrupa Yakası’nı (filtrelenmemiş biçimde) yeniden seyretmekte: 2004’ten bu yana tazeliğinden hiç yitirmemiş, başta, sevgili aile büyüklerini hatırlatan Gazanfer Özcan yanı sıra, şimdilerde olgunluk döneminde pek çok sanatçının gençliklerini hayranlıkla izlerken “abla”, haddini bilmez Burhan karakteriyle de sınanır: Öte yandan, 27 Kasım 2018 tarihli moralev.com* sitesinde yayınlanan, Burada, Şimdi, Yanlış Olan Bir Şey Yok - Baş Melek Michael (Mikail) başlıklı yazıda belirtildiği ve candan gönülden katıldığı üzere “İfade etmek ve kendi ifadenizi deneyimlemektir HAYAT.” Bu yüzden her ne kadar “abla”, bir türlü sevemese de bilir ki, Burhan(lar) da kendilerini ifade edebilmelidirler.
Jet Sosyete’nin 2. Sezon, 7. Bölüm’ünde, sosyal medya üretimi -instagram kullanan abla”nın da ara sıra sızlandığı- yapay zorunluluk, çok hoş biçimde işlenir.
Asıl mesaj, hayatın her alanında üzülen, hırpalanan hatta öldürülen kadınlarla ilgilidir: Rol aldığı dizide kendisine tokat atan Vahit karakteri karşısında devrilmeyerek Gizem karakteri, “Biz ona maço değil, psikopat diyoruz” deyip teşhis koyup durumu, “Niye böyle karakterler yazıyorsunuz, kim böyle adamlara âşık olur?” diye de sorgular.
“Abla”ya kalırsa bu, yayındaki –azmettirici- TV dizileri ile zulme uğrayan kadınlar Mars halkındanmış gibi, bağlantı kurma yetisinden yoksun TV izleyicisine farklı bir bakış sunan, gözlemciliğini yüksek farkındalıkla harmanlayan akıllı kadın Gülse Birsel’in bir anlamda, aynı coğrafyayı paylaştığı türdeşine armağanıdır.  
Ve “abla”, yükselmekte olan bilinç düzeyinin, bu armağanı desteklediğini, mesajın yerini bulup tekâmülü hızlandıracağını bilir.
 
*https://moralev.com/2018/11/27/burada-simdi-yanlis-olan-bir-sey-yok-bas-melek-michael-mikail/ 

“Abla”ya Göre Hâl ve Gidiş 54 (Bohemian Rhapsody ve Bir Bilge: Freddie Mercury)

 
Her zaman en beğendiği filmler arasında kalacak olan Olağan Şüpheliler’in yönetmeni Bryan Singer’ın yönettiği Bohemian Rhapsody, “abla”nın etkisinden kurtulmak için çabalamak zorunda kaldığı filmlerden…
Faruk, bir Zerdüşt; birer bavulla ülkelerini terk edip İngiltere’ye göçmüş ailesi, babanın tekrarladığı “iyi niyet, iyi söz, iyi eylem” düsturu uyarınca yaşayıp giderken, havaalanında çalıştığı ara izlediği müzisyenlere katılır. Ortaya koyduğu sıra dışı müzik başlangıçta, piyasanın genel bakışı dışında kalır. Ne mutlu ki –yeni adı ve burcu Başak’ın gezegeni Merkür soyadıyla- Freddie Mercury, kendisi için doğru, uygun insanlarla bir aradadır, hızla üretmeye başlar.
O arada yaşamı boyunca seveceği kadınla, bir zaman sonra da kendisinin bir başka yüzüyle tanışır. Para ve ün çevresine, kendisini sömürmekten başka bir niyeti olmayanları da çeker; yanılmasına, ailesi saydığı grubundan kopmasına neden olur. Bütün bu harala gürele içinde Freddie Mercury, hangi sesin ne kadar tiz olması gerektiğini hiç bocalamadan bilir. Davul üzerinde bozuk paralar, su vs. kullanarak tınının derinine dalar, muhteşem sesini etkileyebileceğini düşünerek, dişleriyle ilgili sıkıntı duysa da bir şey yapmaz.
25 Kasım 1991’de öldüğünde “abla”, bir bilgenin daha, -sevap ile günah arasına sıkışmış, kendini ifade ne kelime, suçluluk duygusuyla yandığı cehennemini ayağı dibinde yaratmış ademoğlu/kızının tersine-, Dünya’dan, tam olması hatta hepimizin yapması gerektiği gibi, şarkısını söyleyip sahneden ayrıldığının bilincindedir.
 

15 Kasım 2018 Perşembe

“Abla”ya Göre Hâl ve Gidiş 53 (Museo ve değersizlik)

 
Vizyona gireceği için Filmekimi’nde görmezden geldiği Museo ile nihayet buluşan “abla” filmi çok beğenir.
Meksika’da, tarihin en büyük müze soygununu planlayıp gerçekleştiren Juan (öfkeli, üzgün, gerçekten bücür Gael Garcia Bernal) ile çocukluk arkadaşı Milton (ürkek yüz ifadesiyle çok etkili, Juan’ın uydusu Leonardo Ortizgris)nın çaldıkları parçalar o kadar değerlidir ki, paha biçilemezken satılmaları mümkün olmaz. Söz konusu müzeyi ve parçaları Meksika gezisinde yerlerinde görmüş “abla”, Juan’ın, ölülerin ruhlarından özür niyetine, bir dizi boncuğu harabelere bıraktığı sahnede ve title’a eşlik eden gece sesleri arasında duyulan vahşi çığlığın, park içinde konakladıkları gece ürkerek dinlediklerini, sabah “ağaçlarda yaşayan bir maymuna ait olduğunu” öğrendiklerini hatırlar.
Yarattığı atmosferle “abla”yı saran film bir de, Juan ile kendisini özdeşleştirmesine neden olan değersizlik duygusu üzerine derinleşir. Ailenin en küçüğünün bile “bücür” diye seslendiği, babasının “seni aldıracaktık” dediği, istenmemeden gelen değersizlik duygusuyla büyüyen Juan, veterinerlik mezuniyetini uzattıkça uzatır. Soygun da “abla”ya göre onun, kendisini istemeyen ailesini protesto biçimidir.
Kendinden bilir; genç kızlığında yarattığı flört odaklı anarşi ortamıyla ailesini bayağı zorlamışlığı vardır. Bu da belki, kendisini, –“abla”nın bile hak verdiği, elbet haklı nedenlerle- istemeyen annesi ile hesaplaşmasıdır.
Filmin son sahnelerinden birinde Juan, sabaha karşı evine girer, buzdolabı kapağından babası ile küçüklüğünün fotoğrafını alır; içine sinmez, ebeveyninin uyuduğu odaya girer seslenir. Babasının “Her şeyin, paran vardı?” sorusuna yanıt bulamadan öylece dikilir. Kolay değildir; “abla” içindeki derin değersizlik duygusu ile istenmeyen çocuk olma bağlantısını kurup kendi yanıtını bulabilmek için on yıllık inziva dâhil, 20 yıl uğraşmıştır.
Filmin başına yerlilerin, tonlarca ağırlıktaki yağmur tanrısının, hayatlarından, geleneklerinden yağmalanmasını gözyaşlarıyla çaresizce izleyişlerini gösteren belgeseli koyan yönetmen Alonso Ruizpalacios’un, bazı parçaları hayatına değer katsın diye çalan Juan arasındaki paralelliğe dikkat çekişine hayranlık duyan “abla”, bu muhteşem film dolayısıyla bir kez daha tekrarlar:
“Ebeveynler” der, “bakabilecekleri kadar değil, sevebilecekleri kadar çocuk sahibi olmalıdırlar.”

“Abla”ya Göre Hâl ve Gidiş 52 (Antika Titanik ve Felsefe)

 
Ön kapağında, kadrajın bir yanından girip karşı kenarından çıkan hareketli bir Titanik resmi taşıyan Hakan Karataş tasarımı kapak, “abla”nın grafik tasarım yılları dâhil görmediği türde hareketli, neşeli.
Diğer kitapları, Dublörün Dilemması, Korkma Ben Varım ve Ruhi Mücerret’i bayılarak okuyan “abla”nın, Murat Menteş’in son kitabı Antika Titanik’i atlaması düşünülemez. İzin alınmadan alıntı yapılamaz kaydına saygı göstererek, “Google Map’ten görülebilen şişman” türünden, kendisini kahkahalara boğmuş şahane benzetmelere –en az yarım sayfa- örnek veremeyeceği için üzgündür.
184. sayfada belirtildiği gibi, “Tümden şakasına yazılmış bir metin ciddi ve güzel bir felsefe eseri olabilir” diyen Wittgenstein (1889-1951)’a gönülden katılan “abla” kitabın bilimkurgumsu polisiye süsü verilmiş bir felsefe kitabı olduğunu belirtmekle yetinir.
Açık zihinle sindirerek, her cümlenin hak ettiği saygıyı görebileceği hızda, yavaşça okunmasını önerir.
 
 

“Abla”ya Göre Hâl ve Gidiş 51 (Şikâyet edeceğine ve Hayata Sarıl Lokantası)

 
Kız kardeşlerinin hediyesi cep telefonu ile sosyal medyanın bir kısmında belli belirsiz varlık göstermeye başlamış “abla”, aldığı mail üzerine, Hayata Sarıl Lokantası’nı araştırır. 1958 model oluşundan kaynaklanan, yazının daha başında fantastik gördüğü girişimin yürüyemeyeceği güçlü önyargıları gereği, başlamadan bittiğine hükmettiği muhteşem girişim, hayretle görür ki bir yaşında!
Taksim’e gittiği sıra, Kurabiye Sokak’a uğrar ve eliyle koymuş gibi, -usta şeflerin mönüsüne katkıda bulunduğu- Hayata Sarıl Lokantası’nı bulur. Balkabağı çorbasını, ızgara karnabaharını yerken yan masadaki iki hanım ve garson delikanlıyla söyleşir. O ara projenin annesi Ayşe Hanım gelir; “abla”nın hayranlıkla “ben korkağım, sizinki büyük cesaret” diye dillendirdiği kutlamayı alçakgönüllülükle dinler.
Onca dikkatine, özenine karşın “abla”, kendisi dâhil, herkes her şeyden şikâyet ederken bu kadın, büyük ihtimal eş dostun “olur iş değil; yapma, etme”lerine kulak asmayıp bu olmayacak işe kalkışmış.
Karatahtada;
“2 Kasım 2017-2 Kasım 2018 akşamları 26.675 tabak ücretsiz yemek servisi yaptık, 4/6’ü evsiz, toplumda yok sayılan arkadaşlarımızdan oluşan ekibimiz;
38 saat psikolojik destek aldılar
24 saat aşçılığa giriş eğitimi
3 saat endüstriyel hijyen eğitimi
Akşamları 250+ gönüllü desteğe geldi.
Temel İhtiyaç Derneği (TİDER) ile çalışıyoruz.” yazılı…
“Askıda” bedeli 10 TL; mekânın her köşesine sinmiş, birlikte büyük, güzel bir iş yapıyor olmanın yarattığı duygu paha biçilmez!
“Abla” sosyal medyada, son keşfini, “Şikâyet edip ‘her şey ne kötü’ diye ağlanacaklarına bunu yapıyorlar, şahane değil mi?” diyerek duyurmuş.
17-18 Kasım 2018, hafta sonu Tüyap Kitap Fuarı’nda Ayşe Tükrükçü, Kibele yayınlarından dördüncü basımı yapılan, akla zarar yaşam öyküsünü anlattığı kitabı Ayşe’yi, geliri “hayatsız kadınlar”a aktarılmak üzere imzalayacak.

6 Kasım 2018 Salı

“Abla”ya Göre Hâl ve Gidiş 50 (Tom Sawyer’ın tahta perdesi ve daha az çizgi film)


 

Anne babası düzensiz çalıştıkları sıra torununu okuldan alıp eve getiren “abla”, arada gün boyu ona eşlik ettiğinde görür ki, eskinin çizgi film izleme denetiminin yerinde yeller esmekte. Oğlan nasıl olmuşsa “beş dakta dahaaaa!” diye diye uzatarak, neredeyse evde olduğu sürece ekrana bakar olmuş.
 
Mark Twain’in yazdığı, maceralarını çocukluklarında severek okudukları Tom Sawyer, bir seferinde bir kabahati dolayısıyla, geniş bir tahta perdeyi boyama cezası alır. Başlar boyamaya ama iş bitecek gibi değil… Yavaşça, yaptığı işi çok seviyormuş pozuna bürünür, bir iki fırça sallar, geri çekilir hayranlıkla bakar, biraz daha boyar, bir sanat başyapıtına bakar gibi başını yana eğer, huşuyla seyreder. Böyle böyle çalışırken çevresinde biriken oyun arkadaşları heveslenir, her biri bin bir pazarlıkla, biraz da kendisi boyasın ister. Sonunda tahta perde, Tom’un ağaç dibinde kestirdiği sürede güzelce boyanır.
 
Anneanne halıya oturur, resim defterinde bir sayfa açar kalemleri saçar; robot, mermi tren, köpekbalığı artık o ara gündem neyse, resme başlar. Küçük oğlan üç beş dakika sonra yavaşça koltuktan iner, anneannesinin karşısına oturur bir kalem alır. Konuşa söyleşe, köpekbalığını beslemek için suya attıkları üçgenleri, kareleri, daireleri “lengalenk” boyamaya dalarlar. Çaktırmadan TV’yi kapatan anneanne, heves ateşinin küllenmesine izin vermeksizin kısa aralıklarla odadan çıkıp gidip gelerek, sebze ayıklar, yemek bile pişirir.
 
Çizgi film konusunda oğlan ısrarlı davranırsa “abla” inatlaşmaz, TV’nin sesini kısarlar; oğlancığın gözü kaysa da asıl konu artık tahta perdenin boyanmasıdır.

“Abla”ya Göre Hâl ve Gidiş 49 (Yosun ve hayatı denizlere taşımak)

 
4. Tasarım Bienali Okullar Okulu’nun altı mekânından İstiklâl Caddesi civarındaki dördünü gezen “abla” bakalım neler öğrenmiş:
Pera Müzesi’ndeki Ölçekler Okulu’ndan aklında kalan; değişik modellerde ince belli çay bardakları dolu kutu, oturanların yüz ifadeleriyle çalışan karşılıklı iki koltuk, ellerle ifade edilen duyguları anlatan eğlenceli bir video kaydı.
Akbank Sanat’taki Bozum Okulu’nun “abla” için en güzel parçası, caddeden geçenlerin de görebileceği şekilde yerleştirilmiş, aynı zamanda bir iki cümlelik gündelik sohbet de yapabilen bir tür çay araba robotu.
Yeni binasının yarı şeffaf cephesinden ahaliyi kucaklayan İlhan Koman yapıtı Akdeniz ile Yapı Kredi Kültür Sanat’taki Akışlar Okulu, “abla”nın ilgisini çeken donanımlı bir nakış atölyesini barındırır. Bir başka alanda, yaşanılan ülkede kazanılan, ejder uçurtma, karpuz seçimi, pazarlık, -Afrika’da- kulübe yapımı türünden becerilerin başka ülkelerde anlamını yitirebileceği konulu çalışmalar sergilenmekte. Bangkok’ta tüm bir mahallenin değişik aşamalarını gerçekleştirdiği, tapınaklar için üç metal şeritten bin zahmetle tas üretimini anlatan videoda 83 yaşındaki kadın “tüm aşamaları yapabilen bir tek kendisi olduğunu” söyler.
Arter’deki Dünya Okulu’nun alt katları, deprem olasılığı ve önerileri üzerine düzenlenmiş. Üzücü, ürkütücü konulardan uzak duran “abla”yı sevindiren, tsunami olmayacağı saptanmış Haliç’te su üzerinde barınabilmeyi mümkün kılan katlanabilir evler. Yakında Koç Müzesi’nde sergilenebileceği duyurulan, çok iyi planlanmış minik ev, “abla”nın şimdi bile kalkıp taşınabileceği güzellikte.
Yakında Rus yazar Belyaev’in yazdığı bilimkurgu Su Adamı’nı okuyup çok etkilenmiş “abla” için en üst katta bir sürpriz! Dünya’nın dörtte üçünün sularla kaplı oluşunun anlamının araştırılıp iklim koşullarının sabit oluşu, yerçekiminin düşüklüğü gibi üstünlükleri dolayısıyla hayatın denizlerde sürebileceğini öneren yazar, anne karnında solungaç solunumu yaptığımızı hatırlatır.
Kap kacak üretilebilen, plastiğe temiz bir seçenek getiren yosun, on üç kat hızlı çoğalmasıyla besin problemini de çözümleyebilecek bir deniz ürünü.
Gördükleri arasında “abla”nın aklına en çok yatan, giderek kalabalıklaşan Dünya’da barınma, beslenme gibi temel ihtiyaçların -uzaydakinden çok daha- kolayca karşılanabileceği denizlere, hayatın taşınması fikridir.

“Abla”ya Göre Hâl ve Gidiş 48 (Yeni İnsan ve mimarlık)

 
Torununun bakıcı ablası, “abla”ya göre, yirmili yaşlarda görünen bir bilge; ev halkının oybirliğiyle karar verdiği üzere, küçük oğlana annesinden, anneannesinden çok daha iyi bakmıştır. Ev içinde kendisiyle bağı olmayan her şeye, duruma, olaya kör, sağır ve dilsizdir. Saygılı, sınırlarını bildiği sorumluluk sahibi, ego’ya bulaşmamış dozunda duygusal, disiplinli; ellili yaşlarda bir öğretmenin sükûnetine, olgunluğuna sahip şahane bir Yeni İnsan.
Mimarlık eğitimi için Rusya’ya gittiğinde, bebek bakımı yanı sıra ev işlerini de paylaşmış olduklarından, temizlik için biri gerekir. Meyve isimli temizlik şirketinden ilk gelen, küçük oğlunu o gün için babasına bırakmış, cep telefonuyla durumu sürekli izleyen, sigara içen, omzuna yakın çatal batmışa benzeyen bir yara izi taşıyan dertli bir genç kadın. Evine, özeline tanıklık edecek, yaşamlarını paylaşacakları kişi “abla” için önemli; bu kadıncağız hiç içine sinmez.
Aldığının yarısını çalışana veren, sigorta yaptığını söyleyip yapmayan şirketin yolladığı, bir sonra gelen hanım, şanslarına titiz, hızlı çalışan, öğle yemeğinde üst üste iki satır söyleşseler kendine fazla görüp “çok oturdum, çok konuştum” deyip fırlayan cinsten.
“Abla”nın çok aklı yatsa da, anlaşılan, berikilerin de hanımın içine sinmesi gerekmekte… Birkaç geliş sonrası “abla” ailesine ısınan ve kölelik şartlarında çalıştığı şirketten ayrılan hanım düzenli olarak gelip gitmeye başlar.
Torununu büyüttükten sonra, kızının, eşinin memleketine taşınmasıyla oğlancığın özlemi dayanılmaz olunca Gülistan Hanım kendine bir iş aramıştır. Doğu’da Alevî’lerin çoğunlukta olduğu memleketlerini, terör başladığında, yaşlıların, kendilerine “biz yaşlıyız, bizi ellemezler ama bunlar sizi rahat bırakmaz” demesi üzerine terk ederek, İstanbul’a göçüp sıfırdan başladıklarını anlatır. “Dedem mahsulü satarak her ay iki ev parası kazanırmış; şimdi topraklar boş, işleyen yok.”
Bir başka sohbette, Fatih’te oturdukları sıra alt kata gelip giden kadın kalabalığını soruşturan komşusunun aldığı yanıtı, grup başının “sus” işareti yapıp ifadeyi elini yatay durumda boğazına dayayarak “gırtlak kesme” figürüyle tamamlayışını anlatır. “Biz kızı kursa yolladık,” der, “…diğer kızlarla. Etüd diye gece video göstermişler, duvarlarda tılsımlar falan asılı, gitmem bir daha dedi, yollamadık iyi ki…”
Farkındalığı yüksek, aydın Gülistan Hanım’ın çalışkan kızlarından küçüğü mimarlık okur. Yazın Erasmus’la Venedik’e gider, internetten bir başka kız öğrenci ile iki aylığına bir ev kiralar, merkeze uzak evlerinden staja yürüyerek gider gelirler.
“Yeni İnsan” dediği mimarlık öğrencisi bu kızlar, “abla” emindir, yeni Dünya’yı bizlerden çok daha iyi, güzel ve doğru olarak yeniden inşa edecek olanlardandır.