14 Şubat 2014 Cuma

"Abla"nın, her türden sevgili için, Sevgililer Günü hediyesi önerisi:

Birmilyonkalem'den aldığı birincilik ödülü tam piyango biletini özenle vitrine yerleştirip kendisini Yeni Dünya'nın ikinci yılı 2014'ün, uzun süren bahar benzeri şefkatli ilk ayına bırakan "abla"nın geceleri, duygusal kalıntılardan arınmaların gerçekleştiğini düşündüğü zorlu rüyalarla geçer: Elbette başrol işlevsiz tuvaletlerle ilgilidir; ardından yarım kalmış, yaşanmamış aşklar sökün eder. Yarısının karşı tarafa ait olduğunu düşündüğü duygularından, sorumluluk sahibi "abla"nın, "bir şey beklemiyorum, bir şey vaat etmiyorum" diyerek haberdar ettiği eski sevgililer, geceler, rüyalar boyu yüzleşilerek tek tek salıverilir.
 
Günışığında daha çok, büyük sınav mekânı pazara inişlerinde -bir ay geçmeden çay sızdıran, tamir sırasında da sapı sıyrılan demlik benzeri olaylarla- sınanan "abla", eski ihtişamını çoktan yitirip bir tür taklide dönüşmüş öfke krizleri, kızgınlık, kıskançlık türünden duygularını hatırlamak zorunda kalır.
 
Alışkanlıklarını gözler; yıllardır sadakatle, gözüne iliştiği an istemsiz ayak hareketleriyle tam ortaya kaydırdığı mutfak paspası epeydir lavabonun önündedir, bornozunu nemli banyoda tutmakta ısrar etmez ama yarısının ziyan olduğunu gördüğü demliğe her sabah tepeleme bir çorba kaşığı çay koymaktan bir türlü vazgeçemez. Duygusal alışkanlıkları da gözaltındadır; empati kurarken kötülük ürettiğini fark eder etmez, orada kullanılacak zararsız cümle arayışına yönelir, bulur: Tutkuyla bağlı olduğu sitenin, -ortaklarının adını, ada parselini, araba plakasını ezberinde tutup göz göze gelindiğinde çatır çatır sayıp döken- 30 yıllık kapı görevlisi, gecikmiş mektubunu vermeye geldiğinde, evini satan -dolayısıyla artık bir "hain"- komşudan söz ederken, "abla", - sözü uygun biçimde sonlandıran-yeni cümlesini kullanma fırsatı bulur; sükûnetle "o" der, "öyle uygun görmüş..."
 
Arada, gürül gürül akarak Yeni Dünya'yı şekillendirmeye devam eden kozmik enerji/rahmete, -bir ihtimal eski beden(ler)i direnerek- tepki verirken "abla", tuhaf “kısa devre” örnekleri sergiler. Bahçıvanı ile konuşurken iki kez "sarmaşık" dediğinden emin "sarımsak"; "limontuzu" yerine kararlı bir şekilde "tuzruhu" demekle kalmaz, yürüyüş sırasında Güvercin kumsalında rastladığı ölü kuş için "martı" sözcüğünü ararken zihninde canlanan yelpaze, yelken imgelerine kapılır. Tanıdıkları, benzer sıkıntılarla dehşet içinde doktorlara koşarken o, sakince gözlemlerine devam eder. Yalnız değildir; Burhaniye'deki aktar "boza" soran (?) müşterisine üşenmeyip imalat sürecini uzun uzun anlatırken kısa devreden şüphelenip araya giren "abla", adamı, "hem leblebi de satar onlar..." diyerek kuruyemişçilere yönlendirir. Direncin ruhsal bedenlerine verdiği zahmeti gözlerken “abla”, fizik bedenindeki sıkıntıyı gözden kaçırır; ortanca kardeşinin, yılbaşında yanına kattığı sodyum bikarbonattan bir çay kaşığı kadarını suda eritip içerek sindirim sistemini rahatlatmayı akletmesi epey zaman alır.
 
Aklı uzun zamandır, diğer boyutlar konusuyla meşgulken bir gün, sokak kapısı girişindeki odunluktan tekerlekli arabasını doldurduğu sıra içeri bakar; demin içeride olduğunu bilerek, "Dünya'nın dönüşüyle bağlantılı olduğuna göre" diye düşünür "zamanı, formülden çıkarırsam, odun alırken içeride de masa önünde oturuyor olabilirim pek ala" fikrine varıp “boyut” kavramını kendisi için bir miktar kolaylaştırır.
 
Körlerin fil tarifine benzeyen "karma" kavramını ise çözmüştür; "her şey enerjiden ibaretse" der bilgiç bilgiç, "karma, orada burada birikip gerekli ivmeyi yakalayan enerjinin öteye beriye akıp dengelenme gayretinden ibaret olsa gerek". Kızının evine dolap yapan ustanın, çok ağır malzemeyi yaşlı yardımcısına, vicdanı elverip de nasıl beş kat taşıtabildiği meselesini "abla" -ev halkını neşelendirerek- şöyle çözümler; "önceki yaşamlarında usta, yardımcısı yaşlı adamın eşeğiydi bir ihtimal, şimdi karma dengeleniyor, yaşlı adam borcunu ödüyor". Eşte dostta, kendi yaşamında tanık olduğu, dengesiz, açıklanamaz bulduğu -artık pek ala boşanılabilecek zalim, bencil koca türünden bir türlü yola girmeyen- ilişkileri açıklamakta "karma dengelenmesi" formülüne varalı "abla", sokuşturulmuş çürük sebze meyve ile kazıklanmaktan da eskisi kadar şikâyetçi değil; "enkarnasyonlarımdan birinde, benzer enerji birikimine neden olabilecek bir şey yapmış olmalıyım"  deyip susarken, hizmetçilikten masajcı olma bilincine atlamasına yardımcı olduğu komşusunun, elleri dua pozunda "beni sen yükselttin Fatoş Abla" demesini de, aynı mantıkla "sen de bir yaşamda beni ayağa kaldırdın demek" diyerek karşılar. Bilir ki "iyi" ya da "kötü" değildir söz konusu olan, enerji enerjidir, kendi yasalarıyla davranır.
 
Ayandon Fırtınası ile bademlerin, papatyaların açmasına, börtü böceğin zamansız uyanmasına neden olan, verandada Sarman'la sarmaş dolaş uzun bahardan silkinip uyuyan sobayı gün boyu ara sıra attığı meşe ile uyanık tutan "abla" Ocak sonu vardığı, koordinatlarını beğendiği noktadan Sevgililer Günü'ne uzanır:
 
Ego'su Sebastian'ın güdümünde, sağduyusu Basiret Hanım'ın varlığından habersiz, kendisiyle arasının açık olduğu, en çok değersizlik, yetersizlikle boğuştuğu uzun yıllar boyunca, içindeki boşluğu doldurmasını beklediği sevgili arayışı sırasında "abla", hah, işte bu sefer tamam!" ile "ı ıh, şusu busu eksik, bu da değil yanılmışım" arasında gidip gelirken, aynı senaryoyu farklı isimlerle tekrarlayıp durduğunu birden fark ederek, en çok da tekrardan duyduğu rahatsızlık üzerine oyundan çıkar. İzleyen birkaç yılı da "…hayata, bedenine ihanet etmeyip, şöyle, böyle yapmasını..." öneren arkadaşlarına, acı çekmek istemediğini açıklama çabasıyla geçiren "abla", tam o aralar, "kendini sevmek, kendinin sevgilisi olmak" kavramlarıyla karşılaşır; bu nedir, nasıl yapacaktır?
 
Bilinen en eski yollardan biri, inziva ile başlar; sessiz, sade, yavaşlamış bir yaşam için Kuzey Ege'deki yazlık evi kışlığa çevirip 2005’te İstanbul'dan ayrılır. "Dağda ermek kolay, becerebiliyorsan pazarda er!" diyen arkadaşlarına hak vermekle beraber çok yakından tanıklık eder ki, kendini götürmeden çıkılacak dağ da yok.
 
Kendisine şah damarı kadar yakın Tanrısal parçasından gelen sesi duyabilmesi için "abla"nın, -1958 yılının beşinci ayı sonunda karlı bir günde, Dünya’nın Türkiye denen köşesinin Erzurum isimli bucağında beyaz bir kız bebek olarak doğmuş olması, ana babasının toplumdaki konumu, ekonomik durumu…- doğduğu andan başlayarak dayatılmış yargılardan üretip “kendisi” sanacak kadar benimsediği egosunun sessizleşmesi gerekir. O ise varlığını sürdürme çabasıyla monoloğunu sürdürür, "Dünya kötülükle dolu” der, “her şey, herkes yanlış". Bu uğurda can vermiş nicesinin akıbetine bakıp, gerekli bilinç düzeyine varılmamışsa, Dünya’yı kurtarmanın olanaksızlığını görmüş “abla”, ayaklarının bastığı yerden başlayıp önce kendini kurtarmaya sıvanmışken gündemine, “sorumluluk alması gerektiği” bilgisi düşer.
 
Yirmili yaşlarında, mezar taşında “özür dilerim” yazmasını dileyecek kadar sorumluluk duygusu taşımaktaysa da anlaşılan “abla” yanlış yere bakmıştır; odağını kendisine çevirir, kabahat samur kürk olmuş, kimse omzuna almamış demeyip, hatalarının sorumluluğunu yüklenmesi gerektiğini kavrar. Böylece üzerinden esaslı yük kalkacak olsa da bir tür aile geleneği olup, genlere işlemiş mükemmelcilik “abla”nın bünyesini kolayca terk edeceğe benzemez. Yine de geliş amacının, “kendini iyileştirmeye çalışırken Dünya’yı da iyileştirmek” olduğunu anlaması uzun sürmeyen “abla”nın rotası artık bellidir:
 
Cesaret ve dürüstlükle kusurlarını görecek, sorumluluk alıp açık yüreklilikle kabul edecek, ardından da, önce kendisini –sonra herkesi, her şeyi- hoş görüp kendini sevmenin yolunu döşeyecek. “Zaten iyi” olanlara evliya deniyor, onlar da yüz yılda bir geliyor, o zaman Dünya’ya kusurlu gelmiş olmakta utanılacak bir şey yok diye düşünür. Böylece en iyi öğrenci, en iyi öğretmen olarak kendi yöntemiyle –ki “abla” daha sonra bunu “kendi tarikatının biricik şeyhi ve müridi” olarak formüle eder- kendi sevgililiğine giden yola düşer.
 
Yol çetrefillidir, uyanık olmayı gerektirir; ego ile Tanrısal kimliğini ayırt ettikten sonra işi biraz daha netleşen “abla”, doğru, iyi, güzel seçimler yapabilmek için, gözlerini dört açar. Ufak tefek olaylarla sınanıp, ele geçirilme, suçlanma korkusu, yeterince iyi olmadığı kaygısı, kendisini önemsiz hissetme… türünden duygulara kapıldığı olur elbet ama bir sonraki sınavda daha iyi olacağını bilerek avunur.
 
Başlangıçta bir gün, kızıyla daldıkları derin sohbete dâhil olup, “e, nasıl olacak, nasıl yapacağız yani?” diye soran damadına “kendi hakkında iyi düşün!” diyerek start verdiğinde “abla”, “hiç zor değil," der, "Dünya’ya, taa bu yaşa gelişinin tüm şartları aynen yaratılamayacağına göre,” diye de yüreklendirir, “koskoca evrende senden bir tane var, bu da seni eşsiz ve çok değerli kılmaz mı?”
 
Çok yavaş da olsa sarmallanarak süren yükseliş yolculuğu sırasında “abla” en çok sessizlik, sadelik ve yavaşlamaya ihtiyaç duyar: 2006’da gazete okumayı, TV’de haber izlemeyi bırakır. Cep telefonu, kredi kartı edinmez. Her şeyin ihtiyaç olduğu tuzağını görerek yaşamını “gerçek” ihtiyaçlarıyla sınırlar. Olabildiğince temiz havada, toprağın üstünde, suyun yanında, güneşin altında yürür; bedenini dinler sade beslenir. “Her şey yolunda, iyiyim, seviliyorum, güvendeyim, mutluyum…” (ve neye ihtiyaç duyuyorsa o) duygusunun kaynağının içinde olduğunu keşfedeli, çekingen, küçücük bir çocuğa benzettiği huzur duygusunun kaynağından çıkıp benliğine yayılabilmesi, yerleşebilmesi için gerekli boşluğu yarattıkça, çevresini ıvır zıvırdan arındırmanın ödülünü alır.
 
Böylece “abla”nın, ebeveyn, evlât, kardeş, arkadaş, karşı cins, hemcins sevgili… her türden sevgili için alışılmadık hediye önerisi, “ona, kendi hakkında iyi düşünebilmesi için kendisiyle baş başa kalabilme fırsatı verin” olacaktır: İçinden gelen Tanrısal sesi duyabilsin diye sessizlik, koşuşturmayı bırakıp yavaşlayabilmesi için sorumluluklarını paylaşarak yardım, sadeleşebilmesi için tümüyle kendine ait boş bir oda.