21 Eylül 2018 Cuma

“Abla”ya Göre Hâl ve Gidiş 41 (Mars ile Uranüs kare açıda)

 
Cep telefonundan habersiz komşusu kızını yollar, tezgâhı başında minikart üretmekte “abla”yı, öğleden sonra çaya çağırır; anneleri gibi kızları da “abla”nın çok sevdiği insanlar: Net bir şekilde kıza ve telefon numarasını kaydetsin diye aradığı anneye gelmeyeceğini bildiren “abla” kendince güçlü, karşı tarafı tatminden çok uzak gerekçesini aktarır:“Ben bu komşuluk işini beceremiyorum” der, “komşuluk ilişkilerinde çok üzüntüler yaşadım, o yüzden beni affedin”.
“Abla”, öncelikle orada olmayan kişilerin, sonra da bolca politikanın konuşulduğu oturumlardan elinden geldiğince uzak durmaya çalışır. 2006’dan beri gazete okumayıp TV izlemeyip sonunda televizyonsuz hayata geçmiş “abla” kendini olabildiğince temiz tutmaya çalışırken, amacı ne denli iyi niyetli olursa olsun bu toplantılar, emsal de teşkil ettiğinden, diğer katılımcıların, “aaa, ona gittin, bak bana gelmezsen darılım” türü sitemlerine yol açıp iyice zorlayıcı hale gelir.
Yazlık yaşamının başlarında, nasıl dengeleyeceğini ya da gönül kırıklığına neden olsa da reddedebileceğini bilmediğinden uyduğu, ona kahvaltı, buna kahve, şuna çay davetleri bir süre sonra, başka türlü geçirmek istediği zamanının tümünü işgal eder. İşin kötüsü bu katılımların hiç biri yeterli olmaz, insanlar hep daha fazlasını isterler; kahvaltıysa öğle yemeğine kalmazsan kırılır, çaysa –neredeyse- yatıya kalmadığına küserler. Bu sevgi yumağı –görünen- ilişkiler sürerken bir yandan aralarında imza toplar, yokluğunda ağaçlarını keserler, oturumlarda söylediklerini çarpıtıp kocalarını kıskanır “abla”yı birilerine yamamaya çalışır, başını bin türlü derde sokarlar.
Yaşamında ilk defa bir daveti, bu derece net –acımasız- biçimde geri çevirmeyi kendisi bile kavrayamazken, bu çok sevdiği insanları incitmemiş olmayı uman “abla”, birkaç gün öncesinin Mars, Uranüs kare açısı*ndan şüphelenir: Şimşekli, gök gürültülü fırtına sembolleriyle anlatılan bu durum hızlı, sürprizli değişimlere, beklenmedik gelişmelere yol açarmış. Fırtına sonrasında huzur ve dinginlik vadeden yazı, bunca gerginlik içinde  “güven” duymayı önerir.
Yaşamı boyunca “başkalarının beklentilerini karşılayarak sevgiye ulaşacağı” yanlış bilgisini geride bırakıp “önceliğin kendi duygularının, isteklerinin olması gerektiği” bilincine yeni yeni varmış “abla” yarattığı fırtınanın, sevginin desteğiyle en biçimde yorumlanacağına “güven” duyar ve şimdilik mağdur görünenler için içtenlikle, huzur dinginlik içeren derin aydınlanma diler.
 
*https://moralev.com/2018/09/18/haftanin-enerjisi-elektrik-ve-ani-aydinlanma/

“Abla”ya Göre Hâl ve Gidiş 40 (Stephan Micus ve Jo Nesbo)

 
 
Kızının küçük ailesinin, torundan sonra artık sığamayıp taşındığı eski evine yeniden yerleşirken “abla” ev telefonu ile cep telefonu ödemelerinin birbirine çok yakın olduğunu görür ve yıllardır cansiperane sürdürdüğü direnişe son verir. Biraz da kız kardeşlerinin olupbittisiyle, cep telefonu olanlar –ki epeydir bir numara belirtmeksizin hiçbir iş yapılamadığından kardeşinin, damadın numarasıyla tuhaflıklar yaşamaktadır- safına katılır. Az zaman sonra damat, “abla”yı, telefonundan reklamsız müzik dinleyebileceği bir istasyona kaydeder.
İzleyen günlerde kendine sevdiği şarkılardan derleme yaparken Dean Evenson’la karşılaşıp müziğine hayran olan “abla” Stephan Micus ile çarpılır! İnternet’te araştırırken “Bu etkinlik gerçekleşti, kaçırdığınız için üzgünüz” başlığını görüp “benim kadar değil!” diye söylenir; önceki yıl Mayıs’ta Zorlu PSM’nde bir konser vermiş Stephan Micus’u, ne yazık o yeni keşfetmiştir. Böylece, pek çok enstrüman gibi sesini de çok etkili kullanan sanatçı ilk sırasına yerleşir. Albümlerini tekrar tekrar dinlerken “abla”nın en sevdiği parçalar: Sowing Wind, Dancing Clouds, Part 9: Child, For Ceren And Halil, Brother Eagle…
 
Müzik yazısı yazmanın -kendinde bulunmayan türde- uzmanlık gerektirdiği duygusuyla konuyu meraklısına bırakan “abla” yazısının ikinci kısmını, gözde yazarlarından Jo Nesbo’nun son kitabı Polis’e ayırır.
“Shakespeare Yeniden” Projesi kapsamında yazdığı, sevgilisi Lady ile kirli polis Machbeth ikilisinin kahramanı olduğu şahane Machbeth yorumunun hemen ardından yayınlanan, diğer tüm kitaplarını ayıla bayıla okumuş, “yeniden olsa, yeniden okurum” fikrindeki “abla”, Jo Nesbo’nun son kitabı Polis’i koşup ilk fırsatta almakta gecikmez.
Sık sık ters köşeye yatırdığı okuyucunun dikkatini, sürükleyici hikâyede tutmada olağanüstü becerikli yazarın, -Machbeth karakteriyle paralellikler yakaladığı kirli polis müdürü Michael Bellman’ınki gibi- derinlikli karakter analizleriyle dolu kitabından; polis danışmanı psikolog Stale Aune, “abla”nın serinin başından bu yana gelgitlerini izlediği, çok sevdiği Harry Hole’a şunu söyler: “…çevrendeki dünyanın sana bel bağladığı zamanda içmeye başlıyorsun, çünkü sorumluluk alamıyorsun, emeklerin boşa gitmesini istiyorsun. İskambilden ev yapıyorsun, bitirmek üzeresin, ama üzerindeki baskı o kadar büyük ki, bir vuruşta iskambilleri yere deviriyorsun. Yenilgiyi böyle savıyorsun başından…”
 

“Abla”ya Göre Hâl ve Gidiş 39 (Hayvan Sevgisi(zliği)

 
Kedi bağımlılığı*ndan kurtulana dek uzun yıllar sınırlı sorumlu bir kedisever iken “abla”nın, tüm sevgisinin odağı torunundan sonra kediseverliğinden eser kalmaz; köpek milletiyle ise ilişkisi oldum olası belirli sınırlar içindedir.
 
Belirli sınırlar, “abla” açısından, yürüyüşlerine Martı Koyu’ndan katılan üç beşiyle Karatepe’ye çıkmış iseler, dönüşte köpeklerin katılma noktasında kalmaları, demek. Tırmanıp indikleri sıra, kendi aralarında yaptıkları gibi, iletişim için popo koklama eylemlerini savuşturma amacıyla “abla”nın geliştirdiği, kısa bir sopayı belinden aşağıda çepeçevre çevirme alışkanlığı, kaçınılmaz olarak kol kasları için faydalı bir egzersize dönüşür.
 
Böylece sürüp giderken, bir kaç günlüğüne ziyarete gelen, kendisinden çok daha hayvan sever kız kardeşi köpeklerle göz kontağı kurar, ablasının esirgediği güzel sözlerle seslenir, onlara isimler verir. Demeye kalmadan başlangıçta, biri Afgan tazısı kılıklı, diğeri daha iri sokak köpeği ikisi gelir, biri veranda girişine, diğeri sokak kapısı önüne postu serer.
 
Kardeşler Martı Koyu plajına paralel caddeden döndükleri bir seferinde, basket sahasıyla çocuk bahçesi civarını mesken tutmuş beş altı tane krem rengi sokak köpeği ile atışmaya başlayan tazı kılıklı, kendisini köpeği sandığından, dönüp dönüp canhıraş “ıyyyk” feryatlarıyla “abla”nın bacaklarına sarılmakta! Buna benzer birden fazla it dalaşı ortasında kalmış deneyimli “abla” ise, hayvanlara arabuluculuk yapma derdindeki kardeşiyle hızlıca alanı terk etmenin en iyisi olduğu bilincinde.
Sitenin sınırını belirleyen çevre yolunda gelip geçen arabaların kaportasına, çarpan diş sesiyle saldırma, kendi kendine gelin güvey hevesli korumaların bir diğer tatbikatı.
 
Yürüyüş sonrası kardeşler denize girerler; iki köpek peşleri sıra iskelede, çıkana kadar beklemede. Sudan çıkmakta olan bir kadın, “abla”nın “bizim köpeklerimiz değil, arkamıza takıldılar, tersine inandıramıyoruz” yollu açıklama/savunmasını, nazik biçimde, rahatsızlığını belirten köpekli kakalı örneklerle, şikâyetle karşılar.
 
Kız kardeşi İstanbul’a döner, “abla”nın ona bağlandığını umut ettiği köpekler, son üç yıldır yaz kış sebeplendikleri Hoca’nın Yeri önündeki kumsala dönmez. Bununla kalmaz, “abla”ya takılır, en kalabalık zamanda Gemiyatağı plajının kadrolu iki köpeği ile kapışırlar.
 
“Abla” peşine takılmasınlar diye evine hırsız sessizliği ve ustalığı içinde girip çıkar olsa da, gün boyu yağmurun bile caydıramadığı köpek sayısı bir ara altıya ulaşır. Milletin şüphelendiği gibi yiyecek vermek ne kelime, hayvancıklara yağmurlu havada su yok!
 
Nihayet, ötekinin yanı sıra, birkaç gün önce son olarak, Burhaniye pazarına giden “abla”yı durağa bırakan tazı ertesi gün görünmez. Gemiyatağı Koyu’nu bir anda eskilerin nüfus sayımı manzarasına büründüren Poyraz’ın, değerli katkısından şüphelenen “abla” derin bir nefes alır.
İzleyen günlerde yürüyüşünü, söz konusu çetenin mekânından uzak, denizden kopuk, tümden farklı bir rotadan Karatepe’ye varıp dönecek şekilde düzenler.
 
Kendisiyle ilgili nihaî tanısı ise, bir köpek sever olmadığı, olmayacağıdır.
 
*“Abla”nın kedi bağımlılığından nasıl arındığının hikâyesi:

12 Eylül 2018 Çarşamba

“Abla”ya Göre Hâl ve Gidiş 38 (Küfür ve şiddet)

 
Marslı’nın yazarı Andy Weir’in yeni kitabı, Ay’da iki bin kişinin yaşadığı Artemis kentinde büyümüş Suudi Arabistan vatandaşı kaynakçı Müslüman babanın kızı, “abla”nın pek hoşlanmadığı küfürbaz Jazz’in, zengin olmayı planlarken kahraman oluşunu anlatır.
 
“Abla” küfürden, özellikle cinsel küfürden hoşlanmaz; hele kadın kısmının, Jazz örneğindeki gibi, kadın kısmını aşağılayan küfürleri yemek tarifi verir gibi rahatlıkla dillendirmesine aklı hiç ermez.
 
“Abla”ya göre, tarafların eşit biçimde katılıp tatmin olduğu, sevgiyle yaşanan cinsellik, “birlik bilincinin, bir olmanın” alçakgönüllü ufacık bir biçimi, şekli, görünümüdür ve son derece saygın bir olgudur.
 
Diğer yandan, “belli bir bilinç düzeyinin deneyimi” olduğunu düşündüğü, kişioğlunun-kızının en uç küfürlerinin cinsel birleşme ile ilgili oluşu “abla” için tam bir bilinmez:
Küfür hali, cinselliğe, en güçlü içgüdülerden biri olması yüzünden zarar vermese de gözlemine göre, kişioğlu-kızına DEĞERSİZLİK türünden büyük hasar verir. Küfürbaz kişioğlu-kızı cinselliği yaşadığı sıra elinde olmaksızın, farkına varmaksızın kendini aşağılar. Sorumluluk alıp soruşturmak, kaynağına inecek gücü bulmak, yüzleşmek, katlanmak zordur; kişioğlu-kızı kendisini, kendisi bir, seksi yaşayan iki olmak üzere en azından ikiye böler: Değersizlik kadar büyük bir hasar daha.
 
“Abla”ya kalırsa, ülkede sıklıkla yaşandığı gibi, özellikle kişioğlunun platonik aşkta yücelttiği kişi kızını, cinsellik işin içine girer girmez hor görüp eziklemeye başlamasının nedeni bu, kendini değersiz hissetme duygusudur; ucunun neredeyse, sıklıkla şiddete dayandığı görülür, ne yazık…

“Abla”ya Göre Hâl ve Gidiş 37 (Sünnet ve kadın gerginliği)

 
“Abla”nın küçük kız kardeşi anlatmakta; “Galiba Halk TV’ydi, Edremit Kitap Fuarı’nda bir söyleşiyi izliyordum, zaplayıp diğer kanallara da baktığımdan adı aklımda kalmamış bir katılımcı, ‘Sünnet ile kesilen deri, erkek cinsel organındaki çok duyarlı bölgeyi ortaya çıkarıyor,’ dedi, ‘bu da cinsel ilişkinin kısa sürmesine, erken boşalmaya ve kadının tatmin olmamasına neden oluyor. Kadınlarımız bu yüzden hep gergin…’ Oturumu yöneten spiker bir şaşkınlık yaşadı, ne diyeceğini bilemedi…
 
Annelerinin kuşağının, hemen hiç tatmin yaşamadan ömürlerini tamamladığından çok emin “abla”, kendi kuşağının, gazetelerin Güzin Abla’lı, Haydar Dümen’li köşeleri yanı sıra, magazin basınının üç beş sayıda bir ısıttığı seks içerikli yazılar dolayısıyla konuya aşina olduğu fikrinde. Kızının kuşağının ise kendisininkine göre çok daha rahat dillendirebildiği, “abla”ya göre hakkı ile de verilesi konu, çok önemli.
Annesi hukukçu olduğundan, büyürken, “kadınlık görevini yerine getirmeme”nin boşanma sebebi olduğu kulağına çalınmış “abla”, tersinin, “erkeklik görevini yerine getirmeme”nin, neredeyse hiç konuşulmayan eşcinsellik türü özel şartlara bağlı bir durum olup hiç de diğeri gibi algılanmadığını, değerlendirilmediğini gözler.
 
“Abla”ya göre, fuarın tüm kayıtlarını izlemeye sabrı yetmediğinden ismini veremediği, teşhisi net, açık sözlü bu kişi, ifadesiyle dikkatleri bu konuya çekerek önemli bir iş yapmıştır.

“Abla”ya Göre Hâl ve Gidiş 36 (Sopa ve kozalak)

 
Kuzey Ege’ye dönüşünün ertesi sabahı Gemiyatağı Koyu’ndaki evinden çıkan “abla”, Martı Koyu’ndan geçerken eklenen, önceki yıldan tanışı, kendisiyle yanak yanağa dans eder gibi yürümeyi seven kahverengi beyazlı Afgan tazısı kılıklının yanı sıra siyah, siyah beyaz, kirli beyaz, sayıları üç ile beş arası değişen köpekle gündelik Karatepe yürüyüşlerine başlar.
 
Yakın zamanda, “sağlıklı bedenlerde bile kolların en zayıf yerler olduğunu” söyleyip “abla”nın dikkatini konuya çeken masajcı komşusu, birkaç hareket önerse de, her şeye her zaman kendi yorumunu katma eğilimindeki “abla” hemen, yürüyüşlerine orta boy bir kozalak ekler. Çamların bol olduğu tepeye tırmanışı başında, araç girişini engelleme amaçlı, kuytudaki bariyeri geçer geçmez, yol boyu sağlı sollu serili kozalaklardan birini seçer. Önden arkaya alıp vererek, göğsü önünde ileri geri, içten dışa, dıştan içe daireler çizerek, başı üzerinde el değiştirerek, yoruldukça ev yapımı daha hafif figürlerle kol kaslarını yürüyüşü boyunca çalıştırır.
 
Yaklaşık 400 m. olduğu söylenen Karatepe’nin, yangın tehlikesine karşı buldozer marifetiyle açılmış toprak yollarında yavaş yavaş tırmanırken çaprazlar yapıp yürüyüşünü zora sokan köpek tayfası, “abla”nın ikinci günden sonra gözde aksesuarı kozalağı, sopasıyla değiştirmesine neden olur.
Böylece “abla”, evden çıkarken, önceki yıl budamalardan ganimet bir dalın budaklarını törpüleyerek yaptığı sopasıyla, tırmanıp inişi boyunca, kozalak figürlerine benzer biçimde, faydası ilgilenenlerin yaratıcılığına kalmış egzersizlerine devam eder.

8 Eylül 2018 Cumartesi

“ABLA”YA GÖRE HÂL VE GİDİŞ 35

 
İthaki Yayıncılık’tan Artemis’in yazarı, kitabı film de olmuş Marslı’yı yazan Andy Weir.
Kitap, tek kişilik tenha Marslı’ya oranla çok daha kalabalık, Ay’daki yerleşim Artemis’de büyümüş, -bir diğer bilimkurgu üçlüsü Silo, Vardiya ve Toz’un, gayretli, efendi mekanikeri Juliette’i anımsatsa da- “abla”nın pek hoşlanmadığı küfürbaz, yelloz Jazz’ın maceralarını eğlenceli bir dille anlatır. Andy Weir, bir bilimkurgu klasiği “abla”nın çok beğendiği Ay Zalim Bir Sevgilidir’den etkilenmişliğini şöyle ortaya koyar:
S.15’ten: “Bu kaçağın sorumlusu ben değilim ki?! Dışarı çıkarken sorun yoktu!”
“Bu iş sonuç odaklıdır. Ay zalim bir sevgilidir. Elbisenin neden arıza yaptığına bakmaz. Baktı elbisen arıza yaptı, seni öldürüverir…”
 
Ay Zalim Bir Sevgilidir:
Silo, Vardiya ve Toz:

“ABLA”YA GÖRE HÂL VE GİDİŞ 34

 
Nobran: (Sıfat), davranışı kaba, sert, gönül kırıcı olan (kimse).
“Abla”ya göre tek evlâdı, kızı, nobrandır; üstelik bir tek o değil, kuşağının, “abla”nın “yeni insan” dediği kısmı, aynı şekilde “nobran”lık ile malûldür. Nobranlığın yaygınlığını fark edip, uzun mücadeleden sonra yolundan, tavrından kıl kadar sapmadığını gördüğü kızının sözlerine kırılıp davranışlarına üzülmeyi bıraktığında “abla” bu yeni olguyu incelemeye girişir.
 
“Elalem ne der?”, “Komşu ayıplamasın”, “Annemiz üzülmesin”, kendisi, kardeşleri ve arkadaşları için en önemli düsturlar iken, artık 30-40’lı yaşlardaki bu çocuklar için bunun hiç anlamı yoktur. Dışarıdan bakana kendilerini Dünya’dan soyutlamış görünürler, hatır için istemedikleri hiçbir şeyi yapmaz, sevdikleri, istedikleri şeyi rahatça dile getirir, elde ettikleri için de minnet duymazlar. Eser miktarda yetersizlik duygusu taşıyanların bile öz değerleri yüksektir, temelde çok değerli oldukları bilincinin ışıltısını taşır.
 
“Yeni insan”ın iyi ya da kötü değil sadece farklı olduğunu anladığında “abla” bir başka gerçeğe daha ulaşır: Yeni insan’dan şikâyetçi, nasıl davranacağını, onlarla ne yapacağını bilemeyen şaşkın eşe dosta, “Biz” diye sorar, “hâl ve gidişten memnun muyuz?”; yanıtlar, “Değiliz, değiliz ama annemiz üzülmesin, komşu ayıplamasın, elalem ne der, türü korkularımız yargılarımız dolayısıyla ömrünü tamamlayıp köhnemiş yapıları değiştirme gücümüz yok.”
“Nobran dediğimiz bu çocuklar için bizim korkularımız yargılarımız anlamsız; onlardan hatır için şunu, bunu yapmasını istediğimizde aldığımız tepki bu yüzden, oysa onlar son derece basit biçimde, uygun bulmadıklarını yapmıyorlar.”
“Ve onlar bizim yapamadığımızı yapacaklar; hatır hatırına yıllardır sürüklenen, devrini tamamlamış, ölmüş ama gömülmemiş kurumları gömecek, ebeveyn ile ilişkilerinden başlayarak istedikleri gibi yeniden düzenleyecekler, beğendikleri Dünya’yı yaratacaklar.”
 
“Bize düşen,” der “abla”, artık hiçbirimize hizmet etmediği kesin ego’muzu bir yana bırakıp elimizden geldiğince onların yollarını temizlemek.”

“ABLA”YA GÖRE HÂL VE GİDİŞ 33

 
Bir de, en az korkular kadar hasar veren kaygılar var, diye düşünür “abla”; bunların başını sağlığın yitirilmesi endişesinin çektiği fikrindedir. Yapılan harcamalara bakılırsa bu endişe, devasa sağlık sektörünün itici motorudur.
 
Şubat’ta yaptırdığı son çekap’tan, nasıl olmuşsa kötü kolesterolü düzeldiğinden, kendisini yıllardır, her gün kullanılacak ilaca bağlayamayan doktorundan azar işitmeden çıkan “abla”yı, sağlık sektörü eli boş döndürecek değildir. Bu defa da tansiyonunu izlemeye karar verirler, hatta binadan çıkmadan bir kez daha ölçülen tansiyon normal sonuç verse de kendisine, “bir hafta izlensin” talimatı verilir.
 
Sabah akşam, yakın çevredeki eczaneleri tek tek ziyaret eden “abla”, çok da kayda değer iniş çıkış göstermeyen tansiyonunu sabırla not eder. Evdeki konuşmalara kulak verip “sana ne yapıyorlar anneanne?” dediğinden bir iki seferine torununun da eşlik ettiği macera, sonuçlara göz atan doktorunun “Bir de yazlıkta izleyin bakalım” demesi üzerine “abla” tarafından kesinlikle sonlandırılır. Kardeşlerine, arkadaşlarına “Beni,” der, “içimde patlamaya hazır bir bombayla yaşadığıma inandırmaya çalışan sağlık anlayışını reddediyorum!”. “Kontrolden sağlıklı çıkmışken ve temel ihtiyacım kendimi iyi hissetmek iken, olası hastalıklar fikrine gömülüp diken üzerinde yaşamak istemiyorum.”
 
Ruhun sonsuzluğuna, pek çok bedenle bir o kadar deneyim yaşadığı reenkarnasyon fikrine gönülden bağlı, bakımına özen ve saygı gösterdiği -bu enkarnasyonundaki evi- bedeninin, sevgiyle desteklediği altmışlı yaşları başında “abla”, sağlıklı yaşama iddiası ile üretilen kaygıya, “ne oluuuuur, ne olmaz, şu, şu, şu tahlilleri, incelemeleri yapalım” dehşetiyle cepleri, cüzdanları, banka hesaplarını dibine dek boşaltan sağlık mafyası kışkırtmalarına kapılmaya sonuna dek direnecek; normal doğumla geldiği Dünya’dan normal ölümle ayrılmayı deneyecek!