14 Nisan 2018 Cumartesi

“Abla” 2017’nin son, 2018’in ilk üç ayının dökümünü yapar, önemlidir.


2017 senesinin dokuzuncu ayı ortalarında, on iki yıldır yaz-kış yaşadığı yazlığını kapatıp İstanbul’a giden “abla”nın amacı, üçüncü yaşını doldururken, -sözün tam anlamıyla-muhteşem bakıcı ablası mimarlık okumaya Rusya’ya giden torununun yuvaya alışıp toplum hayatına kendince katılmasında çekirdek aileye destek olmak.
 
Araya kızının, iki yaşından 2017 kışına dek oturduğu otuz dört yıllık evinden, taşınma sürecinin de karıştığı altı ay “abla” için zorlayıcı bir kendiyle yüzleşme, becerebildiğince eğitme dönemi olur. Ego’su, öfkesi ile yüz yüze gelir, gördüğü yüzleri de hiç beğenmez.

Aile Dizimi’ne katıldığı Doğal Sağlık Danışmanı’ndan “Yanılgılarımız” başlıklı meditasyon daveti alan “abla” çiçek ve mumlarla düzenlenmiş güzel öbeğin çevresindeki sandalyeye oturduğundan kalktığı ana dek, ne yanılgım olabilir ki, burada işim ne, diye düşünerek en büyük yanılgı içinde debelendiğinin farkına varabilmesi için, meditasyon bitiminde eve dek gecenin serinliğinde, yarım saat yürümesi gerekir.
 
Ana babasının geç vakte dek çalıştığı bir akşam yatmadan önce, diş fırçalama seansı sonrası ellerini yıkayan oğlancık “klem” ister. Annesinin seçimi, -“abla”nın ülkede salgın mı var, ne gerek diye karşı durduğu- etiketinden yüksek oranda mikrop öldürdüğünü bağıran sıvı sabun kuruttuğundan, ellerine krem sürülen çocuk alıştığı düzeni sürdürmek –kazandığı otorite alanını korumak- için diretir. Ego’su Sebastian bu fırsatı kaçırmaz, sağduyusu Basiret Hanım’a kulak vermesi gereken “abla”nın aklına, yüksek perdeden seslenir, kışkırtır. Beceriksiz anneanne “abla”, öncesinde bol bulamaç kremli ellerle ne izler bıraktığını bildiğinden karşı durursa da oğlan kararlı ve azimlidir, beklenildiği üzere güç çekişmesinin galibi olur. Kendisi ile kendisi arasında kalıp öfkeye kapılmamaya çalışan “abla”nın, burnunu çeke çeke odasına yollanan minik oğlanın ardından bakarken gözleri şefkatle dolar. Gözyaşlarının diğer nedeni ise hiç şüphesiz ego’su karşısındaki güçsüzlüğüdür.
 
Sınav soruları torunundan çok kızından çıkan, genel temizlik dışında ev işlerini bir yere dek üzerine almış “abla” bir zaman sonra bir bakar ki, dört artı bir evin hizmetçisi olmuş. Dağınıklığı sevmediği gerekçesiyle koşuşturup durmakla kalmaz, ev halkından pes perdeden de olsa yardım talep eder. Damadının saygılı “çok yoruluyorsunuz, yapmayın…”larına karşın kızının tepkisi çok daha serttir. O, annesinin, destek, paylaşım, en azından daha az cep telefonu, daha az candy crush, daha çok yüzüne bakılması talebine sertçe “karışma!” yanıtı verir.
 
“Abla”yı özellikle “karışma!” kısmı incitir, ona göre anne karışır, karışmalıdır; karışmayan kişi Gülizar Hanım’dır, her Pazartesi gelir ortalığı tepeden tırnağa pir-ü pak eder, emeğinin karşılığını alır gider, bir şeycik demez, hiç “karışmaz!”.
 
Beraberliklerinin altıncı ayı, -artık yaptığı kaçma planlarının tarot falında açıkça görüldüğü- 2018’in üçüncü ayı civarı, nobranlığı acı veren kızıyla ilişkisi, kendi yetersizlik duygusuyla mayalanıp kabarır artar ve öyle bir “yok artık, bu kadar da kötü değilim!” noktasına ulaşır ki, “abla” kendi değersizliği üzerine deri derin düşünerek yavaşça “kurban” halden muhteşem “öz değerini bilme” haline terfi eder.
 
60. yaşının en güzel hediyesi sayılabilecek bu terfi, işini yüklenip onu güçsüzleştirmiş, alanını işgal etmiş “abla”ya, rahatını seven egosuyla kendi arasında kalıp hırçınlaşan kızına ailesini, hükümranlığını, en önemlisi gücünü geri vermesini de sağlar; “ben en iyisini yaparım”dan, “ailen için senin yaptığın en iyisi olacaktır”a geçmek genç kadın için de olgunlaştırıcı muhteşem bir terfi anlamına gelecektir.
 
Arada Karma Dizimi’ne de katılan “abla” arkadaşlarına deneyimini şöyle bir maille anlatır: “Oturum, Doğal Sağlık Danışmanı salonunda, terapist hanımın düzenlediği bir küçük meditasyonla başladı. ‘Meditasyonun amacının, ego'nun yanıltmalarını taşıyabilecek talepler yerine, kişisel rehberlerden kişinin ihtiyacına uygun talep ya da sorulara ulaşma olduğunu’ söyleyen terapist hanım, meditasyon sonrası tek tek yanına aldığı kişilerin, rehberlerinden ne duyduğunu, gördüğünü sordu, ona göre de çalışmalar düzenledi. Bu yöntem, yaklaşım, bana Kryon metinlerinde sık sık karşılaştığım, yüksek benliğe yönelik ‘neyi bilmem gerekiyor?’ sorusunu hatırlattı.

Meditasyon sırasında, bana değil birlikte aynı yöne baktığımız, bir elinde kristal bir çubuk tutarken diğer elini sol omzuma koymuş sarıklı, cüppeli, sakallı yaşlı bir adam gördüm, üzerinde çalışmam için verdiği sözcük ŞİDDET idi.

Çok çok uzun bir zamandır öfkelendiğimde bazısı katlanılamayacak kadar ağır şiddet sahneleri gözümün önüne gelmekteydi ve beni çok fazlasıyla rahatsız etmekteydi; bunu nasıl halledeceğimi bilmiyordum, dahası halledebileceğimi de bilmiyordum.

Terapist hanım, kendimi ve "şiddet"i temsil etmek üzere iki kişi seçmemi istedi. Beni temsil eden kadın morfogenetik alana girer girmez, "şiddet"i temsil eden kadına yapıştı. O kaçtıkça beni temsil eden, paçasına yapışarak, yerde sürünerek onu izledi. Terapist hanım bunun üzerine çalışmaya, "korunma" enerjisini temsilen bir bey ekledi. "Korunma" araya girerek "şiddet"i alandan uzaklaştırdı ama beni temsil eden kadın onu geçerek ısrarla "şiddet"e yapışmaya devam etti. Taa ki "şiddet" beni temsil edeni itti, "korunma" tekrar devreye girdi. İzleyen uzun bir zaman aralığında enerjiler çalıştı, sonra terapist hanım beni temsil eden kadına "şiddet seni korumaz" dedi, bir süre daha geçti. Sonuçta beni temsil eden kadın karmanın oluştuğu bu noktadan -kişilerden başlangıçta bu noktaya gitmeleri istenmişti-, şimdiki yaşamına dönmesini temsilen salonun diğer ucuna yürüdü, kendisini nasıl hissettiği sorulduğunda "hafiflemiş olduğunu" söyledi.

Şiddete o tutkulu yapışma(m) hali çok tuhaftı...

Çalışma bittikten sonra terapist hanım katılımcılara, her birinin sorusuyla çalışmasını destekleyen bir yağ ve yanı sıra da bir öğüt verirken bana yasemin kokulu yağ verip yaşamın akışına izin vermemi önerdi.”

“Abla” sonradan bu çalışmayı anlatırken, “meğer” der dalga geçerek, “gerdek gecesi geline gözdağı vermek için kedinin bacaklarını ayıran damat benmişim!”
 
1946, 1958, 1970, 1982, 1994 yıllarında doğanların Çin Astrolojisi’ne göre Köpek Burcu mensubu olduklarını öğrenen 1958 doğumlu “abla”, kırk yıl öncesinden, annesinin arkadaşı dört oğlan büyütmüş hanımın “analık köpeklik Havva Hanım, analık köpeklik!” diye yakınışını hatırlar. “Öyle yapması gerektiği yanılgısı”yla, kendisine hapsettiği kızını özgürleştirip ülkesine, ailesine devrederken “abla” analık kodları taşıyan köpekliğinden bir parça sıyrılıp artık senbilirsinabla’nın hizmetinde; verme ile dengelemesi gereken “alma”, anne kadar “kadın olma”, olana olmayana rıza, akışa uyum, karar değiştirebilme en önemlisi kendini sevebilme konularında çalışmaya devam edecek…
 

“ABLA”YA GÖRE HAL VE GİDİŞ 24




“Abla” eski, otuz küsur yıllık evini yeniden açarken haliyle birçok alışveriş yapar. Yakındaki süper market bilmemnekadar’lık alışveriş için bilmemnereden indirimli mönü kuponu verir. “Abla”nın hiç hamburger yiyesi yok, ne yapsın, sinemaya gittiğinde film festivali öğrencileri kollar.

İki içecek verdiğinden iki kişiliğe benzeyen indirimli mönüyü devretmek üzere iki oğlanın yolunu keser, öğrenci olup olmadıklarını sorar. Olumlu yanıt alınca davasını anlatır, kuponu önerir. İkilinin daha bakımlı, şık ve yakışıklı olanı “bize verme teyze” der, yürür. Öteki yüzünde hafif bir gülümseme, gitmek ile kalmak arası kararsız; “arkadaşın bunu gurur konusu yaptı, sen al, kullanmasan da bir arkadaşına ver” diyen “abla”ya karşın bir ihtimal, ötekinin tepkisini göze alamadığından kuponu almaz, teşekkür edip uzaklaşır.

Yılmaz, yorulmaz “abla” bir başka ikiliyi gözüne kestirip yollarını keser, hikâyesini tekrarlar. Bereket bunlar daha ılımlıdır, sadece “abla”nın kuponu satmak isteyebileceğinden şüphelenmişlerdir. “Yok yahu!” der kuponun yerini bulmasından mutlu “abla”, “Biz yirmi yıl margarin yedik, hem de yokluğunda kuyruklara girerek; ben grafikerim, üstelik margarin reklamı yapan ajansta çalıştım. Biliyor musunuz, ambalajında hidrojenize diyor ya, işte ona bir hidrojen atomu daha eklendiğinde elektrik kablosu plastiği oluyormuş, yaa… Artık doktorlar zeytinyağı yiyin diyorlar.”

11 Nisan 2018 Çarşamba

“ABLA”YA GÖRE HAL VE GİDİŞ 23


MonoKL Edebiyat Yayını, bilimkurgu başyapıtı üç kitap: Silo, Vardiya, Toz; yazar Hugh Howey
Kimseyi kayırmayan, kahramanı olmayan, durumun sürekli beklendik -ya da beklenmedik- biçimde değiştiği, olması gerekenin olduğu, ne olduğunu bilemeyen roman kişileri tahminde bulunurken okuru da işin içine çekip yoran, neredeyse bir mekanikerin elinden çıkmışa benzeyen başyapıt dizisini “abla”, araya başka kitap koymaksızın, art arda –Silo, Vardiya, Toz- okumayı önerir. 
Kapak içinde Hugh Howey, Molly Fyde ve Wool gibi serilerin ödüllü yazarıdır… İlk kitabını Silo adıyla yayınlamayı uygun gördüğümüz Wool serisi yayımlandığı günden bu yana dünyada kırka yakın dile çevrilmiştir. MonoKL, Vardiya’dan sonra Toz’u da yayımlayarak Wool serisini nihayete erdirmekten mutluluk duyuyor.” denmekte… 
“Abla”, Silo ve Vardiya’yı okuyalı epey olduğundan, alıntılar TOZ’dan:
Sayfa 96:
“…İkili, yargıçların insanlar hakkında sükûnetle karara vardığı o odada karşılıklı durup birbirlerini süzdü ve Juliette içinde bir yerde, kavgadan kaçmaya dair o tanıdık dürtüyü hissetti yeniden. Buna kendi yaşlarındaki bir kadına yakışmayacak, bir mekanikerin ise asla yapmayacağı, yüzünü babasının göğsüne gömüp hüngür hüngür ağlama arzusu karşılık verdi. 
‘Seni tekrardan kaybetmek istemiyorum, dedi Juliette. ‘Ailemden geriye kalan tek kişisin. Lütfen bana bu konuda destek ol. ‘
Bu, dile getirilmesi zor bir şeydi. Savunmasız ve dürüstçe. İçinde Lukas’tan bir şeyler vardı artık; genç adamın ona kattığı bir parça.”
Sayfa 385:
“…‘Dursana’ diye bağırdı Charlotte. Kapıya doğru davrandı, yalnız gitmek istemiyordu. ‘Dur!’
Darcy tekrar tekmeledi. Kutu aradan kurtulmak üzereydi, yalnızca birkaç santim kalmıştı. Dronların arkasından bir silah daha ateşlendi fakat bu defa o tiz ıska sesi işitilmedi. Darcy’nin homurtusu vardı bir tek… Genç adam dizlerinin üstüne yığıldı, döndü ve öfkeyle arkasına ateş açtı. 
Charlotte asansörün içinden uzanıp adamın kollarını çekiştirdi. ‘Hadi gel!’ diye bağırdı.
Darcy uzanıp onun ellerini tekrardan asansörün içine ittirdi. Sonra omzunu kutuya dayadı ve Charlotte’a gülümsedi. Ve son bir kez ittirmeden önce şöyle dedi: ‘Önemli değil. Artık kim olduğumu hatırlıyorum.’…”
Hugh Howey, Toz’un son sayfasında seriyi şöyle sonlandırmış: 
OKURLAR İÇİN BİR NOT: 
2011’in temmuz ayında beni binlerce okurla buluşturan, dünyanın dört bir yanında imza günleri düzenlememi sağlayan ve hayatımı değiştiren kısa bir hikâye yazıp yayımladım. Wool’u (Serinin ilk kitabı olan Silo’nun açılış hikâyesi. Şerif Holston’ın bölümleri -editörün notu-) yayımladığım gün bunların olacağını hayal dahi edemezdim…”
“…Tek dileğim umut etmekten asla vazgeçmememiz. Her şeyin iyi ve kötü yanları vardır. Bulmayı umduğumuz şeyi bulur, görmeyi beklediğimiz şeyi görürüz. Eğer başımı hafifçe yana eğip gözlerimi kısarsam dışarıdaki dünyanın güzel göründüğünü öğrendim. Geleceğimiz parlak. Güzel şeyler olacak. 
Peki siz ne görüyorsunuz?”


MonoKL Edebiyat, bilimkurgu, Silo, Vardiya, Toz, Hugh Howey, Molly Fyde, Wool, dizi,

“ABLA”YA GÖRE HAL VE GİDİŞ 22


Şahane illustrasyonları İgor Sakurov’a ait; kırmızı, siyah kapağı grafiği muhteşem, Boris Akunin AZAZEL Bir Erast Fandorin Romanı, Alfa Basım, Yayım ve Dağıtım’dan...
Bölüm başlıkları, “abla”nın çok beğendiği bir yazı karakteriyle bold (siyah/kalın) olarak, 
İçinde Gevezelikten Başka Bir Şey Olmayan İkinci Bölüm, 26
Geleceğin İnsanının Ortaya Çıktığı Altıncı Bölüm, 76
Doğru Nefes Almanın Öneminin Çok İkna Edici Bir şekilde Kanıtlandığı On Beşinci Bölüm, 221 şeklinde sıralanmış.
Genç ve toy Fandorin’in başlarda, özellikle uzlaşmaz kapıcılarla diyaloglarını kahkahadan kırılarak okuyan “abla”, son derece akıcı kitabın sonunda, genç adamın birden olgunlaşmasına neden olan olayların devamını ya da diğer Fandorin kitaplarını dört –son zamanlarda üçüncü gözünün yeri de kamaşmakta olduğundan- beş gözle beklemekte!..
Sayfa 248’den: 
“Nedir bu ‘Azazel’?” diye atıldı Fandorin. “Bu iblisle sizin yetimlerinizin ne alakası var?”
“Azazel bir iblis değildir, yavrum. İnsanlığın kurtarıcısının ve öğretmeninin büyük bir simgesi. Tanrı bu dünyayı yarattı, insanları yarattı ve onları kendi başlarına bıraktı. Ama insanlar o kadar zayıf ve o kadar kör ki, Tanrı’nın dünyasını cehenneme çevirdiler. İnsanlık çok uzun zaman önce yok olacaktı, eğer insanların arasında ortaya çıkan özel kişilikler olmasaydı. Onlar ne demon ne tanrıdır, ben onlara civilisateur (Fransızca Uygarlaştırıcı) diyorum. Onların her biri sayesinde insanlık ileri sıçramayı başardı. Prometheus bize ateşi verdi. Musa bize yasa fikrini verdi. İsa bize ahlaki direnci verdi. Ama bu kahramanların en değerlisi Musevilerin insana kendisinin değerli olduğu hissini veren Azazel oldu. Enoh Kitabı’nda şöyle deniyor: ‘O insanlara sevgiyi götürdü ve onlara göklerde bilinen sırları açtı.’…”
“Abla” kitaplığının vazgeçilmezleri arasında yer alan, Hermes Yayınları 4. Baskı, Peygamber Enok’un Kitabı, sayfa 36’dan: 
“8. Bölüm
1. Azazil insanlara kılıç, bıçak, kalkan ve zırh yapmayı öğretti. Ayrıca onlara metal işçiliklerini gösterdi: Bilezikler, takılar, boya kullanımı, kaşların güzelleştirilmesi, en değerli ve seçkin taşların kullanımı ve topraktan çıkan maddelerin ve metallerin boyanması…” 
Sayfa 37’den: 
“…5. Azazil’in neler yaptığını, dünyaya nasıl tüm kötülükleri öğrettiğini, göklerin ebedi sırlarını nasıl ifşa ettiğini gördün…”

17 Mart 2018 Cumartesi

“ABLA”YA GÖRE HAL VE GİDİŞ 21

 “Abla”nın, kavraması zor bulsa da beğendiği bilimkurgu, Philip K. Dick’in yazdığı UBİK, Altıkırkbeş Yayını: Kitabın iç kapağındaki, başta kendisini gülümseten, “Kadıköy’ün yağmurlu ve puslu günlerinde hazırlanan bu kitap sizi uçurumdan aşağı atabilecek güce sahip olabilir. Herhangi bir ve özellikle izinsiz olarak iktibas edildiğinde Kadıköy’ün o bilinen, serin ve rutubetli lâneti, yıllar boyunca bunu yapanı takip eder, saçları dökülür, rüyasında sürekli olarak Kadıköy sokaklarından akın akın geçerek yıllık intiharlarını gerçekleştirmeye giden lemur sürüleri görür ve derin bir yalnızlığa gömülür” uyarısını sonradan çok ciddiye alır. Yalnızlık neyse de, yaşı ilerledikçe azalma eğilimine giren gümüş rengi dalgalı caanım saçlarının böyle amansız bir lanetle kendisini terk etmesi tehlikesini göze alamaz.


Efendi efendi, kitabın, iki planıyla H. G. Wells’in Zaman Makinesi’ni anımsatan şahane Archer Eczanesi bölümü başta, okuyup bayıldığı Tibet’in Ölüler Kitabı’nı referans almış reenkarnasyonla ilgili değinmelerinden söz etmekle yetinir. Yine de kabaca, kitabın konusunu; Glen Runciter, durdurucu, telepat, önbilici vb’den oluşma seçkin ekibinin başına gelenleri çözmeye çalışırken, yarı yaşamlı genç karısına danışan bir sağduyu organizasyonu patronudur, bir de her derde deva UBİK vardır; diyerek özetlemekten geri durmaz.


“Abla”nın, S. Spielberg’in, konusunu yine Philip K. Dick’in bir kısa öyküsünden alan Azınlık Raporu’ndan tanıdık “precog” gibi, kendi üretimi pek çok sözcükle desteklenmiş, geniş hayal gücü ürünü birçok teknik gereçle zengin, muhteşem mekânlar yaratan yazarın, diğer kitaplarının peşine düşmesi gayet tabiidir.

24 Aralık 2017 Pazar

"ABLA"YA GÖRE HAL VE GİDİŞ 20

Akaşa Yayıncılık'tan çıkmış Onikinci Kryon kitabı YENİ İNSAN, İnsanlığın Tekamülü, özellikle 30 Eylül - 6 Ekim 2015 tarihlerinde Kryon'un İsrail Turunda verdiği On Üç Mesaj, "abla"nın kafasını kurcalayan bir çok soruya derin yanıtlar verir: Bunlardan biri İsraillilerin neden, ne için "seçilmiş" oldukları sorusudur; Kryon onların Dünyaya Tek Tanrı anlayışını sunmaları için seçildiklerini bildirir. Öyle ki bu büyük görev şimdi de bu halkı, göbeğinde yaşadıkları onca nefrete karşın barış için çabalamaları gerekliliğine hatta zorunluluğuna taşır.

Kitaptan, aralarında Kryon'un İstanbul seminerine atıfta bulunduğu ilginç bazı bölümler:

Sayfa 210'dan: "...Dünya tarihinde, bugün kullandığınız elektrik bir adam sayesinde elde edildi. Şimdi bunu iyi dinleyin, çünkü bu tüm mesajın esasıdır: Halen kullanılan elektrik türü olan alternatif akımı bir bilimciler kurulu icat etmedi. Onu, elektriği inceleyen bir üniversite bilim grubu icat etmedi. Bir adam bu dünyaya Akaşik bir amaç ile geldi. O, sadece bu amaçla, doğru zamanda doğru yere gönderilmiş olan bir ruha sahipti. Hatta onun yapabileceği şeyler sınırlanmıştı ve o keşfedip geliştirdiği diğer şeyleri sürdüremediği için hayal kırıklığına uğramıştı. O, hedeflerine erişemediği hissiyle mutsuz olarak öldü. Evet, Nikola Tesla bu dünyaya tam zamanında gelmişti ve o öngörülemeyen bir etkendi..."

Sayfa 215'den: "...Bu yer, insanlığın dualitesini temsil eder. O, kendinizi yok etme seçimini temsil eder ve daima insan ırkının geleceğinin bir parçası olmuştur. Siz İnsan ırkını yok etmeyi dört kere neredeyse başarıyordunuz! Bu, bilinen tarih değil, bilinmeyen tarihtir. Siz tarihi ne kadar bildiğinizi düşünürseniz düşünün, bu tarihten önce de büyük bir tarih vardı. Ama sevgili varlıklar, bunun son şansınız olması gerekiyordu ve birden kehanetler ortaya çıkmaya başladı.

Mahşer Savaşı burada meydana gelecekti.... Bu, dualitenin, insanlığın sonunun, asla görmediğiniz ölçekte ölümlerin merkezidir.

Benim partnerimin yaşam sürecinde bir çokları kitlesel yıkım silahlarına ulaşabilir hale geldiğinden, kehanetler üzerinde odaklanılmaya başlandı. Dünyanın iki süper gücü Mahşer Savaşı için hazırlanmaya başlıyordu. Bu 3B tarihidir ve hiç de ezoterik değildir. Bu süper-güçler, çok uzun olmayan bir zaman önce, elli bin nükleer silahı birbirlerine doğrultmuşlardı ve Dünya Mahşer Savaşı'na hazırdı. Kehanet buydu ve şimdi siz bu yerin o kehanetle aynı adı taşımasının neden mantıklı olduğunu biliyorsunuz. Çünkü nihai dünya savaşını başlatacak olan çekişme noktası İsrail'deki sorunlar olacaktı. Mahşer Savaşı'nı başlatacak olan buydu. İsrail ile yapılmış olan antlaşmanın yükümlülükleri Birleşik Devletleri işe karıştıracaktı. Bu yükümlülükler, Sovyetler Birliği'nin antlaşmanın yükümlülüklerine aykırı olacaktı. Bu sürecin nasıl işlediğini bilirsiniz; siz bir bomba attığınızda tüm bombaları atmak zorunda kalırsınız. Savaş böyledir ve daima böyle olmuştur. Siz bir savaşı hemen kazanacak vasıtalara sahip olduğunuza inandığınızda, sınırlı ölçekte bir savaş yapmak çok zordur. O ya tam savaştır ya da değildir. O ya yaşamdır ya da ölümdür sevgili varlıklar, siz şu anda ölümün içinde oturuyorsunuz. Lütfen dinlemeye ve okumaya devam edin. Bunun nasıl mantıklı gelmiş olduğunu görüyor musunuz? İsrail'deki sorunlar nihai savaşı yaratacaktı ve bu yer "sıfır noktası" idi. Ya da öyle miydi?..."

Sayfa 217'den: "...Savaşın tek yol olarak görünmesi bir başka kölelik türünü temsil eder ve siz en sonunda bu düşünce köleliğinin eski topraklarından kurtulacaksınız. İnsanlar, en sonunda, savaşın geçmişe ait, çirkin ve asla çözüm oluşturmaz olarak görüleceği bir bilincin Vaat Edilmiş Topraklarına, yeni ve tekamül etmiş bir insan doğasına erişeceklerdir!

En sonunda, dünyanın bilgeliği savaşın savaşa yol açtığını, bunun bir hastalık olduğunu ve asla bir çözüm olmadığını anlayacaklardır. Sevgili varlıklar, eğer bu dünyadaki herhangi bir savaş çözüm olsaydı, başka bir savaş olmazdı, oysa savaşlar devam etmektedir.

Siz yavaş yavaş, yeni düşüncenin Vaat Edilmiş Topraklarına giriyorsunuz..."

Sayfa 219'dan: "...Maya halkı (ve diğerleri) beş bin yılı aşkın bir zamanı kapsayan uzun bir takvim yaratmışlardı ama o takvim 2012'de sona erdi. Eğer insanlık 2012 Aralığı'ndaki eşiği geçerse diye, yıllar önce (Ekinoksların Presesyonu'nun yeni bir döngüsünün başlangıcında başlayacak olan) yeni bir takvim yaratılmıştı. Maya takvimi kehanetine göre, eğer insanlık kendini yok etmeden önce o eşiği geçerse, bir Mahşer Savaşı olmayacaktı. Sizin ayrıca takvimi de yeniden başlatmanız gerekecekti. Bu İnsan bilincinin takvimidir..."

Sayfa 224'den: "...Şimdi bir başka konuya geçelim. Ben tarihten söz etmek istiyorum. Size, hepinizin işitmemiş olduğu bir bilgi vermek istiyorum: Dünyanın belirli bölgelerinde bu çok iyi bilinir ama burada o kadar iyi bilinmez. Bu bölgede, siz bölgenin tarihi le dolusunuz. Bu bölgede yaşamış olan peygamberlerle dolusunuz, daha fazla bir şeyle değil. Siz, benim şimdi söyleyeceğim şeyin farkında olmayabilirsiniz. Daha büyük bir tablo vardır ve ben onu özümsemenizi ve anlamanız istiyorum. Gidip onu araştırmanızı istiyorum, çünkü o Kryon'dan kaynaklanmadı. Ben size asla işitmemiş olabileceğiniz bir tarihi ve kehaneti sunacağım.

Biz İstanbul'dayken,* "Dünya'nın Bilinmeyen Tarihi" başlıklı bir mesaj sunduk. Biz bu mesajı orada sunduk, çünkü bölgede ve onun civarında, tarihçilerin anlayamadıkları, var olmamış olması gereken kültürleri, asla görülmemiş olan dilleri (çivi yazılarını) içeren yerlerle ilgili bir çok yeni keşif yapılmıştır. Sizin düşündüğünüzden çok daha eski bir tarih vardır. Bu bölgede bile, sizin düşündüğünüzden daha eski bir tarih vardır. Biz, Sümerlerden söz ediyoruz. Sümer Uygarlığı aslında dokuz bin yıldan eskidir ve bu bölgede var olmuştur. Gidip onu da araştırın.

Sevgili varlıklar, Lemurya denen yerden gelmiş olanlar, bu dünyada otuz bin yıldan daha eski olan bir Akaşa'ya sahiptirler. Şimdi, bu bölgede yaşayıp da bu mesajı dinleyenler, kanalı kapatmayın. Ona bir şans verin. İnsanlığın sizin düşündüğünüzden çok daha uzun bir zamandır burada olduğunun kanıtları vardır. Öyle ki bu bölge onun yanında genç kalır!

Aborijinler kadim yerli halktır. Biz yerli sözcüğünü tekrar tekrar kullanacağız. O, bir bölgedeki orijinal İnsan anlamına gelir. Yerliler, ilk halklar. Onların çoğunun bir ülkesi yoktur. Onların bir ailesi, bir kabilesi ve -sizin işitmemiş olduğunuz, onların kimliklerini temsil eden- kabilesel adı vardır. Aborijin halkının otuz bin yılı aşkın bir zamandır kendi toprağında bulunduğu belgelenmiştir. Çünkü o zamanlar orada fatihler yoktu. Avustralya tecrit olmuş bir kıtadır ve hiç bir şey ona dokunamamıştır. Onlar dışarıdan gelenlerle savaşlar yapmamışlardır. Böyle bir şeyi hayal edebilir misiniz? Avustralya hükümeti kendi yerli halkının bu kadar eski olduğunu belgelemiştir. Bu yerli halk otuz bin yıldır oradadır.

Bu da, İbrahim doğduğunda, Aborijinlerin kendi uygarlıklarında en az yirmi bin yıldır yaşıyor oldukları anlamına gelir. Bana inanıyor musunuz? Sizden bunu da araştırmanızı istiyorum. Bunu kendiniz araştırım ki size söyleyeceğim şeyi anlayabilesiniz. Sümerler daha yeni ortaya çıkarlarken bir yerli halkın yirmi bin yaşadığı bir kıta varken, nasıl olur da Sümer uygarlığı dokuz bin yıl önce uygarlığın başlangıcı olabilir? Bazılarınızın henüz işitmedikleri kehanetler vardır ve onlar bu dünyadaki ilk insanlardan gelmiştir. Bu kolektif bir kehanettir. Kolektif kehanet, o kehanetin farklı bölgelerde yaşamış ve birbirleriyle asla karşılaşmamış olan yerli kabilelerden kaynaklandığı anlamına gelir.

On bin yıllık aynı kehanetin, her iki taraftaki orijinal yerli halklar tarafından bilindiği yakın geçmişte keşfedilmiştir. Tekrar soruyorum: Siz Maya takvimini işitmiş miydiniz? Bir çoğunuz işitmediniz. Bazılarınız "O çok uzaktaki putperest kültürdeki gizemli bir şeydir" diyeceklerdir. Onlar putperest değillerdi! Onlar Tek Tanrı'ya -sizin bu bölgede yaptığınızdan farklı biçimde- inanıyorlardı. Onların Tek Tanrısı, tüm canlılarda merkezlenen Yaratıcı Kaynak idi. Her şey tek bir kaynaktan gelmişti ve onlar bunu biliyorlardı..."


 
*Kryon İstanbul Semineri, 11 Nisan 2015 Cumartesi, Bilinmeyen Tarih başlıklı Kanal Seansı Çevirisi:http://senbilirsinablablogu.blogspot.com.tr/2015/05/abla-nisanda-katldg-seminerin-bant.html

11 Aralık 2017 Pazartesi

"ABLA"YA GÖRE HAL VE GİDİŞ 19



2004'te, çocukluğunun odasını gelin odasına çevirdikleri kızını evlendirdikten bir yıl sonra ikilinin ekonomik olgunluğa ulaştığına hükmedip "yavaşlama" niyetiyle taşraya göçen "abla"nın, 1983'ten beri yaşadıkları evi, torunun doğumu sonrası giderek yetmez olur. 

Ülkenin hal ve gidişinden tedirgin küçük aile, "çocuğu nerede büyütsek, oraya mı, bu yana mı göçsek?" diye düşünürken, sonunda, daha geniş bir ev buldukları -"abla"nın neşeyle saptadığı üzere, Okmeydanı yakınlarından, zamanında, Okçular Tekkesi'nden atıldığı rivayet edilen oklardan en uzağa düşenini işaretleyen- nişan taşının* az ötesine taşınırlar.

Her iki evin konumunun benzerliği, iki ünlü hastanenin yanı başında olmakla kalmaz; hemen hemen aynı mesafede, teneffüslerde aynı anonsları tekrarlayan bir okul ile çok daha yakın bir de cami vardır.

Şehrin yaşamının göbeğinde olmayı isteyerek seçmiş damat ile kızı, eski ama bakımlı, çepeçevre güneş gören köşe dairenin pencerelerinden sızan, şehir, trafik, fazladan hastane trafiği, birbiri ardı sıra aralıksız geçen uçakların gürültüsüne fazlaca tepki göstermezler. 

Cami hariç; gecenin en karanlık, şafağın en yakın olduğu saatte, yan odadan gelircesine yakın, davudî sesle güzel makamla okunmasına karşın, -eskinin alçakgönüllü yayınını "abla"nın çok özlediği- yüksek perdeden ezan, küçük aileyi tam kadro ayağa diker, böylece bir ihtimal yeni komşularını da... 

"Hayya alessalah, Hayya alessalah (Haydin namaza) Hayya alelfelah, Hayya alelfelah (Haydin kurtuluşa)"* 

Büyük dinlerin sonuncusunun inananlarının, günde beş kez kurtuluşa davet edilişinin, bu denli yüksek perdeden yayınını, özellikle sabahın o saatinde ne yazık, davetten ziyade tehdit, sindirme, şantaj neredeyse terör olarak algılayan "abla" umutsuz değildir; her şeyin enerjinin bir biçimi olduğunu, bir yerde bir yığılma, aşırılık varsa bunun eninde sonunda dengelenme amacıyla tersine döneceğini kavrayalı, her şeyin bir zaman sorunu olduğunun bilincindedir.