7 Mayıs 2014 Çarşamba

“Abla”nın Nisan yolculukları: İlki İzmir, ikincisi Kapadokya, diğeri de… 4


2014 yılı Nisan’ının 27. Günü sabah, kahvaltıda, tümü son derece kibar, saygılı, güler yüzlü garsonlardan biriyle damadın tutturduğu “ne çok satılık yapı var, fiyatlar ne civarda…” konulu sohbette “…genelde yatırım amacıyla alınan konakların onarılıp satıldığı, arkadaki binayı bir armatörün, Rumlara satış yapılmadığından aracıyla aldırdığı, öndeki 450 m2, iki katta 14 oda ile 1000 m2 kapalı alana sahip yenilenmiş konağın 350.000 USD olan fiyatının bir yılda yarıya düştüğü…” bilgisi alınır.

Dönüş yolunda, Mustafapaşa’dan çıkıp Kaymaklı’dan geçerek (80 km) Ihlara Vadisi’ne de uğramayı planlayan üçlünün dikkatini çeken, Mazı köyünü geçer geçmez sağlı sollu, havalandırma bacalarıyla delik deşik tepelerin eteğine oyulmuş, kamyon girebilecek kadar geniş ağızlı mağaraların, izleyen yol boyunca rastlanılan birkaç büyük binaya ve yapılan patates hasadının hacmine bakıldığında depo amaçlı olabileceği sonucuna varılır.

Ihlara’ya 20 km kala gördükleri Narlıgöl*, Krater Gölü tabelasıyla sapan üçlü, yakınında bir kaç termal otel de yer alan küçük, dingin, güzel renkli su parçasını çepeçevre dolanır, fotoğraflar, yollarına devam ederler.

Ihlara Vadisi, köyden alışveriş sırasında öğrendikleri rota ile vardıkları otoparktan, yürüyerek ulaştıkları, vadinin başlangıcından 3250 m içerideki noktadan bilet alınarak girilen ve rahat inilen çok basamaklı merdivenle tabanına varıldıktan sonra yürüyüşe geçilen, 3750 m sonra (kültür emperyalizminin etkisiyle grubun Bellissima diye okuduğu) Belisırma noktasında bir girişi daha bulunan, bir 7750 m sonra da öteki ucu Selime’de sonlanan, Melendiz Çayı’nın yeşillendirdiği iki yanda yüksekliğin yer yer 150 m.ye ulaştığı kayalıklarda sayısız kilise barındıran 14 km’lik cıvıltılı güzel bir vadi.

Suda kayarak giden bir yılanı fotoğraflayıp Yılanlı Kilise’yi gezdikten sonra acıkmış üçlü, tüm grupların soluklandığı gözlemecide mola verir, yola devam edileceği için oradan döner, sıcakta tırmanışı zahmetli merdivenlerin başlangıcına yakın noktada Ağaçaltı Kilisesi’ni de gördükten sonra, yokuş yukarı olduğundan hemen herkesin tepkisini çeken otoparka yürür, yola koyulurlar. Vadinin bıçakla kesilmiş gibi duran diğer ucundaki Selime’de uzaktan gördükleri katedral, gördükleri kadarıyla bile etkileyici.

Giderek bulutlanan havada Aksaray, Ankara geride kalırken “abla”yı gülümseten bir kamyon arkası yazısı: “Tek hayalim tek hayalin olmak”.

Bir mola verip karın doyurmak için, yaklaşırken araştırıp karar kıldıkları,  artık seri biçimde yağan yağmurda Bolu’ya girip D 100 üzerinde, 1981’in son günlerinde “abla”nın kızını doğurduğu Bolu SSK Hastanesi’ni 200 m geçer geçmez karşılarına çıkan Haşim Restaurant’ta inerler. 1938 tarihli lokantanın biri iri yarı diğeri ufak tefek iki kurucusu, S/B bir fotoğrafta eski lokanta önünde, -ihtimal işin bu kadar uzun soluklu olabileceğini hiç akıllarına getirmeden- poz da vermeksizin durmakta… 

Temurhind, gül, kızılcık, kiraz sapı, keçiboynuzu, nane-limon… Osmanlı şerbetleriyle yapılan giriş ardından çok lezzetli mısır çorbası içtiğine, yemekler geldiğinde pişman olan grup, bir kap manda kaymağı alışverişi yaptıkları, işinin erbabı mekândan keşke daha aç gelmiş olsaydık diyerek ayrılırlar.

Bulutlar çökelmiş harika manzaralı dağlar arasından yağmurla kayıp giderken yol, İstanbul’a varmadan giderek kurur. Şanslı üçlü, Fenerbahçe’nin şampiyonluk coşkusunun sokaklara taşmasına az kala burun farkıyla eve kapağı atar; damat maç yorumlarını izlemek üzere TV’ye yönelirken uzak yakın çevreden silah patırtısı başlamıştır bile... Özel araba konforu bir yana “abla”, ikilinin planlamaksızın, bir tür güven duygusuyla kendilerini akışa bırakıp gezme tarzlarına bayılmıştır.

Başlıkta yolculuklarının, …diğeri şeklinde adlandırıp, nereye koyacağını bilemediği kısmını tam olarak kavrayıp yerine yerleştirebilmek için “abla”, bebek kedi sevme bahanesiyle –daha çok, izlediği sitede okuduğu yazılardan birindeki “…Beyninizin “Realite Projektörü” olarak tasarlandığını ve her günün her anında sizi bombardıman eden tüm itkilerden ve deneyimlerden “süreklilik” fikrini yaratmaya hizmet ettiğini anlamanızı istiyoruz. Bu, aslında deneyim ve realite süreksiz ve yanıltıcı olsa da süreklilik “yanılsaması” içinde yaşamanızı sağlar…” bilgisine paralel süreklilik arayışı ile- kızıyla, biraz da korkuyla yine damadın ofisine gider: Belli ki “abla” bu muhteşem enerjiden bir doz daha alabilmek niyetinde; ne yazık, kendisini eşekten düşmüş karpuza döndüren enerji –belki korku ya da yargı yüzünden- artık aynı değil!

Henüz yürümeye başlamadığı 9 aylıktan bu yana şakır şakır konuşurken, ofise ayak basar basmaz sesinin, sözünün tükenişini “yeni insan”ın telepatik iletişime yatkınlığının göstergesi olarak değerlendiren “abla”, ofis dolusu adam farklı frekanstaki arkadaşlarıyla farkına varmaksızın çalışırken en ağır darbeyi neden kendisinin aldığı sorusunu içsel/ruhsal bedeninin değişime, enerjiye açık olmasıyla açıklar. Dışsal/fizik bedeninin ayak uyduramadığı yüksek frekans ise bir tür tehdit olarak algılandığından, -genelde stres altında olduğu zamanlardaki gibi- kesilen soluğunu düzenleyebilmesi “abla”nın iki gün sonra Kuzey Ege’deki evine döndükten sonra birkaç gününü daha alacaktır.

Torununun sergisi için İzmir’e gittiklerinde, Kordon’da, kızının kolunda yürürken nasıl olup da sıyrılıp yere düştüğünü anlayamayan 80’li yaşlardaki komşusuna geçmiş olsun’a uğradığında “abla” kazayı kendince, “kozmik enerji/rahmetle, yeni boyutundaki Yeni Dünya için güncellenirken, eski model bedenlerimiz, değişim enerjisine açık olamadığımız için direnç gösterdiğinden, kısa da olsa bir süre bilincimizin askıya alınması gerekiyor” diye açıklar, ardından da böyle bir ameliyeyi anlatan Lobsang Rampa’nın İkinci Beden kitabını örnek olarak gösterir.

 
Ihlara Vadisi:


Ihlara Vadisi görselleri:


*Narlıgöl efsanesi:


Selime Katedrali görselleri
https://www.google.com.tr/search?q=selime+katedrali&tbm=isch&tbo=u&source=univ&sa=X&ei=n9hpU5zELMmByQPP_oGYAg&sqi=2&ved=0CCcQsAQ&biw=1093&bih=550

 
Haşim Restaurant

5 Mayıs 2014 Pazartesi

“Abla”nın Nisan yolculukları: İlki İzmir, ikincisi Kapadokya, diğeri de… 3

 

2014 yılı Nisan’ının 26. Günü sabah, bir gün önce, gün doğmadan uçurulan balonların 07:00 civarı inmeye başladıklarını öğrenmiş üçlü, fotoğraf çekmek üzere balon takibi için 06:30’da yola çıkar. Bir ara bağlar arasında yanlış yola girseler de, Ürgüp Açık Hava Müzesi yakınındaki kalkış alanını keşfedip, firmaların logolarını taşıyan karşılayıcı balon römorkları ardına takılarak, Zelve’ye kadar tüm araziye yayılmış iniş noktalarından ilkine ulaşmaları uzun sürmez. Koskoca bir balonun, altındaki 15-20 kişinin aralıksız fotoğraf çektiği sepetiyle, zeytin ağaçları üzerinde harı ayarlı alevle fosurdanarak duruşunu sabitledikten sonra, attığı kum torbasının üç kişi tarafından, inişi kolay noktaya çekilişi, römorka yerleştirilişi gibi seyri çok eğlenceli, muhteşem görüntüleri aşağıdan izlemek “abla”ya kalırsa, sepet içinde kaderine razı salınmaktan çok daha iyi.

 

Müşterisi yabancılar ağırlıklı Gül Konakları’na dönüp kahvaltı yapan üçlü, Sapanca çıkışı molada rastladıkları arkadaşlarının önerdiği CCR Otel’i keşfetmek üzere Göreme’ye 6 km mesafedeki Uçhisar’a giderken uğradıkları gün batımı terasında sıkma portakal suyu içerler; “abla”nın tezgâh düzenlemekte iki adama, Burhaniye’de pazarcılardan öğrendiği biçimde siftah ödemesi yapmasına imkân yok: “Sağ elinle, bak abla, ele vermeyeceksin, tezgâha atacaksın, atarken de besmele çekeceksin” talimatına karşın para, sert rüzgâra kapılmasın diye kavanozlar arasına sıkıştırılır, yola devam edilir.

 

Uçhisar’dan varmadan yolları üzerindeki Göreme Açıkhava Müzesi’ni gezen üçlü, Peribacalarına oyulmuş, bazısının girişinde mezarlar da bulunan, çokluk uzun bir masa görevi yapan yükselti çevresindeki kesintisiz sıradan oluşan mutfak, hücre/oda işlevli dar oyuklar ve kalabalık ibadet için tavanları –elbet gözler, bazısı yüzler kazınmış- resimli kiliseleri dolaşırlar.

 

Tazecik yapraklı kavakların filizî yeşil beneklediği, pembe, limonküfü, beyaz, hardal sarısı, somon… dalga dalga renkli, Peribacalı, mağaralı karakteristik manzaraya hâkim –en yüksek kısmında bayrağın dalgalandığı eski bir hisar bulunan- tepeye, taraçalar halinde yerleşmiş CCR otelin bar terası, kabaca ölçüm yapan “abla”ya göre 320 derece görüş açısı sağlamakta. Birer kahve içerken gözlerinin teki telefonunda olan kız damat ikilisi, iş bağlantılarını sürdürürken bir yandan da instagram’a bolca resim koyarlar. Eskiden olsa “kaldırın kafanızı, biraz da sağa sola bakın” diye vızıldanacak olan “abla” son dönem rahmet/kozmik enerji’den payına düşeni tümüyle almış belli ki, “ne güzel” diye düşünmekte, “pek çok insan aynı anda aynı duyguyu paylaşabiliyor bu yolla…”

 

Uçhisar geride kalırken fotoğraf molası verilen, bir başka vadiye bakan Salkım Tepesi, Hasan Dağı ile Erciyes’in kim bilir kaç milyon yıl önce püskürerek doldurduğu havzada en az bir o kadar zaman boyunca, Peribacalarının oluşumuna neden olan rüzgâr ve su aşınması izlerinin rahatça gözlenebildiği bir yer.

 

Üçlünün bir sonraki hedefi Göreme’ye yine 6 km, Zelve: Araba park edilir, bekçi yeraltı kentleri, “biri 7, diğeri 8 katlı” diye anlattığı Derinkuyu ve Kaymaklı hakkında bilgi verir. Acıkan üçlü, tırmandıkları onca basamağa değen, açık hava müzesine yukarıdan bakan, koca bir peribacası dibindeki Peri Kafeterya’da -kendi bahçelerinden- nefis ıspanaklı gözleme ve ev yapımı ayranla karınlarını doyurur; yeraltı kenti görmeye, Nevşehir üzerinden yaklaşık 30 km uzaklıktaki Kaymaklı’ya doğru yola koyulurlar.

 

Sırları henüz tam olarak çözülememiş yapılardan Kaymaklı Yeraltı Kenti, sekiz katın sadece dört katı gezilebiliyor olsa da, tek yönlü gidiş-dönüş bazı yerlerde alttan ve üstten bir de iki yandan daralarak, daralmaya neden olduğundan, -hava bacasının tüm katlara taşıdığı taze hava olmasa ne olur bilinmez- üçlü tarafından rekor denebilecek hızla gezilir. “Abla”nın okuyup gördüğünden aklında kalansa, zamanında çok büyük bir nüfusu barındıran yeraltı kentinin, bozulmadan çok uzun süre yiyecek saklanabilen depoları, dikey duran değirmentaşı büyüklüğünde taşın kaydırılmasıyla gizlenen saklanmaya yarayan uzunluğu belirsiz geçitleri, suyolları, hava kanalları… kazıldıkça büyüyen bir gizem.

 

Çıkışta soluklanılan çay bahçesi yanındaki mekân önünde, üzerinde çeşitli alkollü içkiler ile fiyat listesi yazılı bir tabela, “abla”ya, tüm yörede içkiye gösterilen hoşgörünün, turizm gelirlerinden eşit pay almaktan doğan hoşnutluktan kaynaklandığını düşündürür.

 

Ürgüp’e dönen üçlü, instagram aracılığıyla kendilerini izleyen bir arkadaşları, akrabasının işlettiği Ziggy’nin köy patatesi ile özel tatlısını önerince, muhteşem manzara sunan esintili terasa çıkıp haklı önerinin tadını çıkarır.

 

Sabah portakal suyu içtikleri günbatımı terası, Sunset Point tabelasının yönlendirdiği, seri biçimde bilet kesilen gişe önündeki kalabalığa bakılırsa sözü edildiği kadar iddialı. Giderek artan kalabalık, alkollü içki ile –satıcılardan birinin Japonlar istiyor diyerek getirdiği, “abla”nın Japonya gezisinden tanıdığı bir tür kraker dâhil çeşitli- kuruyemiş eşliğinde, terasın haklı ününe ün katarak güneşi uğurlar.

 

Üçlü “Ürgüp içinde, çarşıda bir tur atsak…” niyetiyle dolanır, kapı önlerine dek yayılmış antikaları karıştırarak ilerlerken, cama yapıştırılmış fotoğraflarda Nicholas Cage, Arif Sağ, Edip Akbayram, Serra Yılmaz… gibi ünlülerle yan yana yer alan aydınlık yüzlü bir adam kapıya gelir. “Abla”nın ilişik gazete kupürlerinden okuduğu –şüphesiz döneminin “yeni insan”larından- Eşekli Kütüphaneci Mustafa Güzelgöz’ün oğlu, babasının ışıklı muhteşem macerasını anlatırken “abla” birden, heykeli, ortanca kız kardeşini ziyaret için gittikleri sıra Maltepe Üniversitesi kampüsünde gördüğünü ve hikâyeyi de ilk kez ondan duymuş olduğunu hatırlar.

 

Çarşı içinde, tabelalarında gördükleri ağzı kalın bir köpükle sıvalı çömleklerin ne olduğu merakıyla bir lokantada mola veren üçlü, “buranın üzümü Emir ile Dimrit’tir, gerisi Kapadokya yöresi şarabı değildir” diyen becerikli garsondan hem yöre şarabı hakkında, hem de testi kebabı hakkında bilgi alırlar: “Yörenin toprağından yapılma, lezzeti de oradan gelir, sırsız testi içine konan, dana eti, domates, biber, soğan, sarımsak, baharat ve yöre otlarından fesleğen, kekik üç saatte pişer; ama ben pişmişini vereceğim” diyerek ağzı sıkıca hamurla kapatılmış sıcak testiyi kırması için damada uzatır. Satırın sırtı ile boyun kısmına indirilen darbeyle kırılan testiden çıkan, garsonun anlatımını hak etmeyen, malzemesi epey yufka yemek, üçlüyü hayal kırıklığına uğratır.

 

Çarşıdaki en geniş cepheli dükkânlar kuruyemişçilere ait; ayçiçeği çekirdeğinin bile sütle kavrulduğu yörenin bu konuda uzmanlığı pek geniş…

 

Uzun gün sonunda yorgun üçlü, ertesi sabah dönüşe geçileceği için erken yatma niyetiyle otele döner: “Soru”nun renkli neon ışıltısı yastığının altından çakıp sönmekte ise de, yörenin olağanüstü yapısı ve havasıyla kalp çakrasındaki acı hafiflemiş, dinginleşmiş “abla”, giderek “yeni insan”lardan biriyle karşılaştığı fikrinde netleşir.

 

Uçhisar CCR Hotel görselleri:


 

Peribacası

http://tr.wikipedia.org/wiki/Peribacas%C4%B1

 

Peribacası görselleri:


 

Kaymaklı Yeraltı Kenti

http://www.nevsehirkulturturizm.gov.tr/TR,74262/kaymakli-yeralti-sehri.html

 

Kaymaklı Yeraltı Kenti görselleri:


 

Eşekli Kütüphaneci Mustafa Güzelgöz


3 Mayıs 2014 Cumartesi

"Abla"nın Nisan yolculukları: İlki İzmir, ikincisi Kapadokya, diğeri de… 2

 
2014 yılı Nisan’ının 25. Günü 06:30 suları Okmeydanı’ndan Kapadokya yönünde yola çıkan üçlüyü kahvaltı için durdukları mola yerinde bir sürpriz beklemekte; eş dost grubunun değerli bir üyesi, “abla”nın doğum haritasını da çıkarmış arkadaşları, bir önceki gece Sapanca’da konakladığından aynı noktada mola vermiş. Mucize türünden, “hani sözleşilse olmaz!” karşılaşması değerlendirilir; uzun sohbet, “abla” “yolcu yolunda gerek” demese hiç bitmeyecek.
 
Aksaray’dan sonra, müziğin susmasından da anlaşıldığı kadarıyla 20 dakika kadar internet bağlantısının kesildiği, giderek kıraçlaşan coğrafyayı yorgan şefkatiyle örten yağmur bulutları altında, “abla”nın aklının hiç ermediği, yer isimlerinin zor anlaşıldığı İngilizce yönlendirmeyle sorunsuz alınan yol, yaklaşık 850 km sonunda 15:30 civarı, Ürgüp’e 5 km uzaklıktaki, eski adıyla Sinasos, Mustafapaşa’ya varır, küçük bir meydana bakan Gül Konakları’nda sona erer.
 
Yağmurla girdikleri avluya bakan odalardan birinde giriş yapılır, yöre haritası üzerinde izlenesi güzergâhlar belirlenir; üçlü, eşyalarını, arkadaki diğer konakta yer alan, taş avlu ortasındaki küçük gül kameriyesine bakan odalarına yerleştirene dek yağmur diner, hava aydınlanır, ısınır. Kahvaltıdan sonra, Ankara Aksaray arasına yol boyu dizili satıcılardan alışveriş yapıp elle kırılabilen lezzetli Kaman cevizi, sütle kavrulduğundan sütlü badem gibi yöreye özgü kuruyemişle ertelenen öğle öğünü için yine internete başvurup lokanta seçen kızıyla damadına takılan “abla”, gezinin tümü boyunca ikilinin gezme tarzını hayranlıkla izler.
 
Ürgüp’te bir tur atıp Göreme’ye devam eden üçlü Seten Restaurant için birkaç sokak tırmanır ve saat 17:30 olduğu için boş, geniş bir panoramaya bakan güzel bir odada; ıspanaklı paçanga, limon domates maydanoz ve soğanla folyoda pişmiş pastırma, yöreye özgü sulu minik bulgur köftesi, -“abla”nın Konya’da Mevlâna gezisi sırasında dergâhta tattığı- minik bamya kurusu yemeği, -servis yapan beyle “abla”nın tutturduğu, kabak çiçeği dolmasının pirinçli, dereotlu, zeytinyağlı Ege versiyonu sohbeti eşliğinde-, yörede halkın çekirdeği için yetiştirdiği kabağın çiçeğinden, kıymalı, bulgurlu, pul biberli yapılıp sarımsaklı yoğurtla servis edilen sıcak kabak çiçeği dolması, özgün biçimi korunmuş güzel mekânda keyifle yenir.
 
Çevreyle uyumlu, görgülü yapılaşmanın göz okşadığı çanağa yerleşmiş Göreme’ye hâkim tepede günbatımı, bulutların cilvesi yüzünden izlenemez. Üçlü, bir arkadaşlarının önerisi üzerine Zultanit isimli, Türkiye’de Muğla Milas’tan çıkan değerli taşın izini sürmeye girişirler. Göreme meydanına bakan bir dükkânda kesilmiş olarak satılan, zihin açıklığı, güven sağlayıp negatif enerjiyi emme türünden özellikleri olan taşın benzeri, -“abla”nın, babasının böyle bir yüzüğü olduğunu hatırladığı- Aleksandrite, Rusya’da çıkarılmakta. Tanıtım sırasında beyaz ve sarı ışık altında tamamen farklı berrak, birçok renge bürünen, “ülkede çıkarılan en değerli taş Zultanit” gerçekten büyüleyici.
 
Grup, günün yorgunluğuyla Gül Konakları’na dönüp birer kahve içerken yağmur kokusu yüklü tatlı ılık esintili avluda had safhada gebe kedi Kızım’ı sever, odalarına çekilirler. Yarı yarıya ahşabın yumuşattığı odanın girişinde kapının iki yanında ve bir de tepede küçük yuvarlak vitraylı pencereli taş duvarlar, tonoz tavan, duvarlar boyu yüksek raf, iki yatak, çift kapılı dolap, masa sandalye, ahşap girintide dolaba saklı buzdolabı ile küçük TV, geniş ferah, özgünlüğü armatürlere dek olabildiğince korunmuş banyo; rahat, ferah, sıcacık odasında, yol boyu uyumamış ve ne kadar yorgun olsa da “abla” TV’de Yalan Dünya’yı izlemeden uyumayacaktır.
 
Burcunun temel özelliği “habercilik” gereği, kendisini her zaman doğru bilmek ve bildirmekle sorumlu sayan “abla” sabah ezanıyla uyanır; yeni güne başlarken soruyu bıraktığı yerde bulur: “O neydi?.. Lütfen Tanrım,” diye seslenir bir kez daha, “anlamamı sağla”…
 
Ürgüp Görselleri:
 
Göreme Görselleri:
https://www.google.com.tr/search?q=G%C3%B6reme&tbm=isch&tbo=u&source=univ&sa=X&ei=XHljU-bYGYrYoASf5IHYDA&ved=0CCcQsAQ&biw=1093&bih=538
 
Mustafapaşa Gül Konakları:
 
Zultanit:

1 Mayıs 2014 Perşembe

"Abla"nın Nisan yolculukları: İlki İzmir, ikincisi Kapadokya, diğeri de… 1

 
50 yıldır sizinleyiz sloganıyla, 50 yılda ülkenin her yöresinden zahter, şıra, kızılcık, gelincik, gül şerbeti, turşu, koruk, şalgam suyu gibi çiçek meyve sebze tahıldan mamûl, kendine özgü bin bir içeceğini silip süpürmüş gazlı içecek markasının, becerikli reklamcı elinde şekillenmiş dokunaklı TV filmine gözü takıldıkça “milliyetçilik” konusundaki ısrara gülesi gelen “abla”, İstanbul’daki yükseköğrenimi sırasında, en masumu kurt başlı muştalarıyla yarattıkları dehşete yakından tanık olduğu sarkık bıyıklı gençlerin bir alt kuşağına, yine de, kötünün iyisi diyerek sözbirliği ettiği komşuları gibi, son iki seçimde oy verir.
 
“Abla”nın fedakârlığı sonuç vermez; partisinden ziyade borç içindeki belediye bütçesini selamete kavuşturmasıyla öne çıkmış beyefendi aday, belediye başkanlığını az farkla iktidar partisi adayına kaptırarak beldede hayâl kırıklığı yaratır. Ertesi sabah pazara inenlerin, arabada yarattıkları, gençlerin hırçın itirazlarıyla karışık yaşlıların mütevekkil “hayırlısı…” curcunasına, köyden, ufak tefek 60’lı yaşlarda Küçük Zeliha son verir; “biz halkız” der, “bizim herkesle, her yerde işimiz olur”.
 
Manzara belli olup, sonuç vermeyen itirazlar yapılırken havaya sinen gerilime dayanamayan “abla” dikkatini dağıtmak, daha da çok İzmir’in Tahtakalesi Kemeraltı’nı keşfetmek üzere, 2014 yılı Nisan’ının ilk günü, beyazlar giymiş iki kadının, sağ arka tekerlekleri altında kaldıkları iki otobüs tarafından ezilişi ama hiç zarar görmeyişi, beyaz giysilerinin bile tertemiz kalışı rüyasından dehşet içinde uyanıp hazırlanır, 8:00 servisiyle Karaağaç'a, oradan da 8:40'ta İzmir'e yollanır.
 
Yörenin otobüs firması Sebat’ın 11:30'da, metro durağı Egekent'te indirdiği “abla” hemen, aynı otobüsten inen bir öğrenciye yapışır. Büyük şans, o da Konak'a gitmektedir; “abla”ya İzban kartı aldırır, yükletir, birlikte Halkapınar'dan aktarmayla 12:30 gibi Konak Meydanı'na ulaşırlar. Uzun yol boyu yaptıkları kısmen ezoterik derin sohbet sonucu neredeyse akraba olmuş ikili vedalaşır, ayrı yönlere uzaklaşırlar. Bu genç öğrenci, araçların duruş kalkışları sırasında zarifçe uyarıp şefkatle kolladığı “abla”ya kalırsa, Yeni Dünya’yı şekillendirecek, güzel “yeni insan”lardan biri.
 
İzmir'in Tahtakalesi Kemeraltı, Tahtakale'nin üçte biri kadar olmakla beraber 250-300 TL'lik alışverişle –hediyelere iliştirilmek üzere iyi dileklerin yazılabildiği, kendi tasarımı minikartları üretirken kullandığı, boncuk, metal, ip türünden- acil ihtiyacını görse de, “abla”ya kalırsa, hem çeşit sınırlı hem de pahalı. Şenlikli sokakların açıldığı meydancıkların birinde mola verip bol aksesuarlı nefis döner de yedikten sonra işi 14:30 gibi biten “abla” yine metro ile Halkapınar'dan aktarma yapıp bu kez, yolun daha ucuz ve kısa olduğunu öğrendiği Aliağa'ya döner.
 
İzmir otogarından 16:00'da çıkan aracına Aliağa'dan 17:00'de binmeden önce Sebat yazıhanesinde beklerken, burunlu Austin otobüslerin süslediği 1930'lu yıllara ait eski fotoğraflarla dolu büyük çerçeveyi incelediğini gördüğü “abla”ya, firmanın kurucusunun oğlu 86 yaşındaki filinta gibi bey, "bu ben, bu babam" diyerek tek tek anlatır; sözlerini bağlarken de, "Kamil Koç'un elinde belge yok, kızları öyle diyor ama” der, “babamın ehliyeti 1925 tarihli, biz daha eskiyiz".
 
Karaağaç’ta inip taksi ile 19:00'da eve vardığında, Sarman’ın sevecenliği ve giderken ağız kısmına lastikle 10TL tutturduğu boş damacananın dolusuyla karşılanan “abla”nın günübirlik İzmir macerası başarıyla sonuçlanmıştır.
 
İlkokul ikinci ve üçüncü sınıf öğrencisi olduğu 60’ların sonlarında, babasının Niğde Aksaray’daki kaymakamlığı sırasında kim bilir kaç kez gidilmiş Ihlara Vadisi’nin en bâkir zamanına ait anılardan aklında hiç bir şey kalmamış “abla” epeydir Kapadokya, Kapadokya… diye sayıklamaktayken kızı ile damadı Nisan sonu birkaç günlük boşluk ayarlayıp Kapadokya’yı görmeye niyetlenirler.
 
“Tahtakale’ye uğrarım, bir de damadın ofisine kapılanan bebek kediyi severim” türünden planlarla Kapadokya grubuna katılmak üzere İstanbul’a varan “abla”, burada, allak bullak edici bir deneyim, adını koyamadığı bir şey yaşar.
 
2014 yılı Nisan’ının 23. Günü, çarşılar kapalıdır deyip bebek kedi sevme planını öne alan “abla” kızına takılır damadın Cihangir’deki ofisine varırlar. Çalışanlardan biri, bebek kedinin gömleğinin koluna girip uyumaya bayıldığı, kabarık saçlı genç bir adam, “abla”yı karşılaştıkları ilk andan başlayarak, tuhaf ve çok güçlü biçimde etkiler. Yüzüne, gözlerine bakamadığı, sırtı –bereket!- kendisine dönük çalışmakta olan gencin çevresinde belirip kaybolan, gözüyle görmediği ama rahatça resmedebileceği, tırtıklı kenarları birbirine geçmiş, biri turuncumsu diğeri yeşil iki parlak renkli alana “abla” parmak uçlarıyla dokunabilse, sanki gizem çözülecek! Sonraları bu muhteşem enerjinin, bir ihtimal “yeni insan”ların taşıdığı türden yüksek frekans düzeyiyle bağlantılı olabileceği fikrine varsa da “abla”, ofisten ayrılıp kardeşi ve arkadaşıyla buluşmaya gittiği Hayat Meyhanesi’nde ayrılık acısı ile aynı frekansta olsa gerek çok yoğun bir acıyı,-rakının sağaltıcı desteğine karşın- kalp çakrası*nda ağır biçimde yaşar. Dönüşlerinde kızıyla damadına bu karşılaşmayı, varlığı fark edilmeyen cam kapıdan hızla geçmeye çalışmak gibi diye açıklar.
 
Ertesi gün yağmurda Tahtakale’de alışveriş ederken, bir sonraki gün yola çıktıkları Kapadokya gezisi boyunca “abla”ya eşlik eden, aşkı aşan muhteşem duygu, kalp çakrasındaki ayrılık benzeri acı yanı sıra, aklında da çınlayıp duran “bu neydi?” sorusu.
 
 
Kemeraltı Çarşısı:
http://tr.wikipedia.org/wiki/Kemeralt%C4%B1_%C3%87ar%C5%9F%C4%B1s%C4%B1
 
Kemeraltı görselleri:
 
*kalp çakrası

17 Nisan 2014 Perşembe

“Abla”nın son duaları ile Nisan merdiveni meselesi.


En çok okunduğu sitede, taş çatlasa ayda ortalama 300 kişiye ulaşan “abla”, konu okuduğu kitaplar olduğunda reytinginin yarıya düştüğünü gördüğünden, bu kez, okuduğu duaları konu eder. “Evyapımı terapi”nin mucidi senbilirsinabla, aynı zamanda, kendi tarikatının biricik şeyhi ve müridi olduğu için de bu dualar, günün kozmik enerji/rahmet olanaklarına bağlı olarak sürekli güncellenirler.


Karatepe’ye, diplerinde kaplumbağaların hışırdadığı pembe, mor, sarı, mavi, beyaz çiçeklerle sarılı coşmuş katırtırnaklarının iç bayıltan kokusu eşliğinde tırmanıp inişlerini sürdürürken “abla”, sunduğu muhteşem bitki örtüsüyle yağmur izli toprak, oksijen yüklü hava, ensesindeki Güneş için Tanrı’ya, Gaia’ya, burada oluşunu sağlayan ebeveyni, kardeşleri, kendisi dâhil herkese bin bir şükür duasında repertuarına, kendi ayakları üzerinde erkenden durup sorumluluğunu üzerinden alan kızı ve onu sevgiyle kollayan damadı ile bu efendi adamı yetiştiren dünürlerini ekler.


Şimdide, anda kalabilme pratiği yaparken, izlediği sitede yayımlanan bir yazıdan öğrendiği “bu mükemmel bir an, şimdinin gücünde merkezlendim” dileğini bir başka yazıdan edindiği kalbinizde merkezlenin önerisiyle birleştirip harmanlar; “bu mükemmel bir an,” der, “şimdinin gücünde kalbimdeki sevgide merkezlendim.”


Dinlerde tekrarlanan isteyin verilecektir ibaresi “abla”nın kafasını her zaman kurcalamıştır. Tüm olasılıkları birlikte, enine boyuna düşünüp hesaba katmaya çalışırken tipik İkizler Burcu tavrı ile ne isteyeceğine bir türlü karar veremeyen “abla” sonunda kararı Tanrısal yanı yüksek benliğinin iradesine bırakmıştır; “sevgili Ben’im Varlığım, senin iraden olsun” derken, izin verdiğini söylemeyi ihmal etmez. Kendi talepleri de vardır elbet; Mısırlıların üçü eterik, üçü fiziksel altı beden saydıkları bilgisiyle “abla” “tüm bedenlerimin arınmasını, saflaşmasını, temizlenmesini diliyorum” der, “tüm bedenlerim onarılıyor, güçlendiriliyor, sağaltılıyor, yenileniyor. Tüm bedenlerim uyandırılıp, uyumlanıp, tamamlanırken sevgili Ben’im Varlığım, sürece göz kulak ol,” diyerek kendi sınırlılığının sorumluluğundan sıyrılır, “kusursuz olmasını sağla lütfen.”
 

“Neyi bilmem gerekiyor sevgili Tanrım?” diye sorar, Ben’im Varlığını işe koşar; “lütfen dikkatimi görmem gerekene çek, farkına varmamı, doğru seçimlerle iyi ve güzel bir yol tutmamı sağla.” İsteklerinin sonu yoktur; “beni temiz yeşilde, temiz mavide, temiz gövdede, temiz duygu ve düşüncede tut” diye de ekler.


Kendini sevme, uzun yıllar değersizlik, yetersizlik duygularıyla boğuştuğundan her zaman gündemindedir. Bulaşık yıkarken, kendisinden kaşınma talep eden poposuna sinirlenmez, deterjanlı elini tez canlılığının elverdiği ölçüde hızlıca durular, bedeninin bu isteğini karşılar kaşınır, bulaşığa sonra devam eder. Yeni geliştirdiği, kendini sevme çalışmalarının bir alt başlığı “canım ne isterse ölçütleri” uyarınca beslenme tarzını, bedenini dinleyerek düzenler. Pazarda dolaşırken tezgâhları inceler, şu yenilmeli, üstüne bu dökülmeli, yanına bilmem ne eklenmeli… yaygarasına boş verip canı ne çekiyorsa onu alır; yıl boyu tek kase yoğurt yemeyen “abla” şimdilerde sıkı bir koyun yoğurdu küründedir. Temiz gövde için, zeytinyağını pişirmez, buharda haşladığı sebze ya da enginar-bakla, kereviz-pırasa gibi ikilileri kendi sularında hafifçe pişirip zeytinyağı ile tuzu soğuduktan sonra ekler. Kuruyemişli bakliyatlı şekersiz aşure taslakları, çökelekle sarımsak, sirke, biber-domates salçalı baharat karışımı, avokado bal zerdeçal üçlüsü… “abla”nın, damadının sizinki füzyon mutfağı dediği, kendisi dışında pek kimsenin iltifat etmeyeceği türden lezzetler. Canı iki haftada bir, bir paket pastırma dışında et çekmez; bedeniyle birlikte hızla değişirken, nasılsa, bayıldığı patatesi son kez yılbaşında yemiştir. Gündelik öğünlerini, 11:00-12:00 civarı geç kahvaltı, 16:00- 17:00 suları erken akşam yemeği ile ikiye indirmiş olsa da, zamanında, akşamları tükettiği tartışmasız bir kilo civarı meyveye, eskiye göre epey isteksiz “abla”, beynin eski alışkanlığı arsız komutlarını duymazdan gelebilmek için işbirlikçisi ellerini, tığla ha babam bir şeyler örerek meşgul tutar.


Nisan başında, izlediği sitede, yazılardan birinde, bir Nisan merdiveninden söz edilir; yazıyı okuyup ilgilenen eşe dosta yönlendiren “abla” konuyu hemen ders programına katar. Bu ayın enerji/rahmet dalgası, aklının erdiği kadarıyla, kişinin, ihtiyacına göre niyet ettiği herhangi bir konuda daha iyi olmasını sağlayacak çabayı destekleyecektir.


Düşünüp netleşerek kararını veren “abla” “salıverme” üzerine çalışmaya niyetlenir. Epeydir sezgi düzeyinde, fazla kilolarının, tırnağındaki mantarın, arada bir zonklayıp birkaç cehennem azabı gün ardından cayan yirmilik dişinin bile, bir şeylere yapışmış olmasının kanıtı olduğunun farkında “abla” için bu salıverme çalışması, kendini hapsettiği daraşmalıktan kurtulup muhteşem olasılıklara genişlemesini sağlayacak eşsiz bir fırsat olsa gerektir.


Nasıl yaşanacağı bilgisi edindiği büyüme sürecinde üzerine yapışan şöyle olmalı, böyle denmeli, şu biçimde davranılmalı, buna çoooook dikkat edilmeli türünden bütün “…meli”, “…malı”lar başta olmak üzere “abla”; kendisini, düzeni bozulur kaygısıyla yaşamına kimseyi sokmamaya azmettiren özgürlüğünü yitirme korkusunu, parasız kalırım da yerine yenisini koyamam kaygısıyla bozulur huzursuzluğunu, lâzım olduğunda olmaz, gelen gidene mahcup olurum elim böğrümde kalır deyip bir şeyleri stoklama gayretini, döndüğümde bulamam sanıp yürüyüp gidememelerini, hatta birkaç harften ibaret bir tür mantraya dönüşmüş 10 yıllık eski bir gönül bağını salıvermeye sıvanır. Kızına da telefonda “bir tez yazar gibi” diye tüyo verir, “neye ihtiyacın olduğunu ara, bul, netleş, yoğunlaş ve dile”.

 
Son duasını buna göre düzenleyen “abla”, yürürken, ne dediğine dikkat ederek, her bir sözcüğü gözünde canlandırarak, kendi sesini duyacak biçimde dua eder: “Sevgili Ben’im Varlığım, tüketici mor alevin parıltısında Nisan merdiveninde tırmanırken, işlevini tamamlamış, tüm bedenlerimde yapıştığım ya da bana yapışmış, her ne varsa, tümünü gönül rızasıyla, sevgiyle salıveriyorum; beni güçlendir, başarılı kıl.”


Bereket sitede bu mevsimde, “abla”nın parkuru üzerinde kimsecikler yok. “Bir gören olsa” diye kıkırdar, “köyün delisi damgası yemek işten değil!” derken, aldığı deniz ya da çam kokusu yüklü derin soluğu karnındaki en derin noktaya dek yollar, içinde dolandığını imgeler, gitmesi gerenin yüklendiği varsayımıyla yavaşça salıverir.

20 Mart 2014 Perşembe

"Abla"dan bir kaç kitap: Dilsizin Kızı, Cadı Avı, Kinyas ve Kayra, Daha, İmkânsızın Şarkısı, Galîz Kahraman

 
Evinde her daim, aynı zamanda okunmakta –oradan oraya taşımaya üşendiğinden biri yatağının başucunda- iki kitap bulunan “abla”, ezoterizm, araştırma, roman, son zamanlarda çoklukla polisiye… okur da okur: Ruhi Mücerret, Korkma Ben Varım, Dublörün Dilemması ile Murat Menteş’i tanır, derin içsel yaklaşımına bayılır. Maj Sjöwall ile Per Wahlöö’nün yazdığı, tümünü okuduğu Martin Beck serisini keşfeder, yargılarından yoksulluğuna, dönemi içinde sadelikle aktardığı öykülerini çok beğenir.
 
Yaz boyu okuduğu kitaplar arasından, beğendiklerinden bir kaç satır kopyalamayı akıl ettikleri üzerine yazmayı görev bilen "abla"ya, hüzünlü öyküsüne karşın en iri kahkahayı attıran, Everest Yayınları'ndan, yazarı Pavlos Matessis, Dilsizin Kızı. Sayfa 116'dan: "...Yurtseverlik teması üzerine kurulu bir başka eserde de bir Türk vardı sahnede. (Fakat Alman SS üniforması vardı üstünde.) Devşirmek için bir çocuk kaçırmaktadır. Adriana, elinden çocuğu alınan bir anne rolünde, rüzgâr gibi dalar sahneye. Sırası gelmeden önce yemek yapmaktadır, haydi sahneye çıkıyorsun, diye çağırdıklarında. Ne söyleyecektim ben diye sorar; çocuğunla ilgili, derler, hatırlatmak için. Tamam, siz yemeğe bakın, yanmasın, diyerek sahneye çıkar, SS giysili Türk'ü kucaklar, Yavrum benim! der; ben senin kaybolmuş annenim! Türk ne yapsın, (Tasi canlandırmaktadır Türk'ü), diz çöker, anne! diye haykırır. Ve izleyiciler alkışı basar..." İkinci Dünya Savaşı sırasında babaları Arnavutluk’a savaşmaya giden ailenin, hayatta kalma çabasını tüm içtenliğiyle anlatan kitap “abla” göre, okurun pek çok insanî kavramı dürüstlükle sorgulamasını sağlar.
 
Küçük kız kardeşinin önerisiyle okuduğu ilk Hakan Günday kitabı Az için "abla", "akıl almaz şiddeti anlatırken ustalıkla taklalar attırdığı söze hükmederek okura da kahkahalar attıran yazarının üstün becerisi, "abla"ya kalırsa, ancak ve ancak -kendisinin de- mensubu olduğu belagat burcu İkizler'den kaynaklansa gerek" diye yazmış.*
 
Komşusu -yazarla arkadaş oğlu, Daha’nın kapağının çizeri- hanımdan alıp okuduğu -Az’a kıyasla çok daha sert bulduğu- ikinci kitaptan "abla", daha çok içsel bir anlatımı not eder: Om Yayınevinden, Hakan GündayKinyas ve Kayra, sayfa 518'den: "...Annem elindeki kitabı kapatmış, konuşmamızı seyrediyordu. Dinlemiyordu. Sadece tadını çıkarıyordu. İki çocuğunun yeniden bir araya gelip önemsiz konularda, önemsiz planlar yapmalarını zevkle izliyordu. Hayattaki en huzur verici şey, önemsiz projeler yapmaktı. Çünkü işlerin önemi artınca, verdikleri acı da büyüyordu. Bunu sadece annem değil, hepimiz öğrenmiştik. Sıradanlıktan geçiyordu kurtuluşumuz. İlk seçimlerde iktidardaki partiye oy vermeye yemin ettim o an. Yığının içinde olmalıydım. Sıcak tutardı!.."
 
Okuduğu son Hakan Günday kitabı Daha, Doğan Kitap'tan; Depo’daki ülke ve itaatle ilgili bölümüne bayılan “abla”nın, lav kıvamında öfkesi çok bereketli yazarın, kaza sonrası fizik beden içerisinde dolaştığı sıra olduğu gibi, bir gün huzura açılan kapıyı da keşfedebileceğini düşündüğü kitabın 29. sayfasından: "...Özellikle de Harmin ve Dordor kardeşler. Bu hayatta görüp görebileceğim en garip adamlardı ve onları gerçekten de seviyordum. Çünkü onlarla hayat, yok gibiydi. Hiçbir kuralı olmayınca, hayat da yavaşça buharlaşıp havaya karışıyordu. Ne zaman, ne ahlak, ne babam, ne de korku kalıyordu. Bulundukları yerdeki asgari medeniyeti derhal çöle çevirip, o çölün kumundan da dev bir ayna yapıp üstüne ruj rengi kanla veda mesajları yazacak kadar vahşiydiler..."
 
Kapağında “Önyargı öldürür” yazan Cadı Avı’nı çok sürükleyici ve “puslu” konusunda da epey aydınlatıcı bulan “abla”ya göre anlatılan, ne fantastik ne de önyargı ile ilgili… Kadının cinselliğiyle yargılanıp, yasaklanmasının, cezalandırılmasının kökeni, yüzyıllar sonra kadınlığına yeniden bin bir zahmetle sahip çıkışı elbette, bir kadın olan “abla”yı derinden etkiler. Doğan Egmont Yayıncılık (Dex), Devin O'Branagan, Cadı Avı, sayfa 258'den harika bir ezoterik anlatım: "...Denver, tanrılarla birlikte uçuyordu. Kara kuzgunların, kızıl atmacaların, altın renkli kartalların, beyaz akbabaların eşliğinde gökyüzünün yükseklerinde daireler çizerken, coşkuyla dolup taşıyordu içi. Yanında uçan kuşlar hayvanlar âlemine ait değillerdi oysa; görünümleri Denver'ı andırıyordu. Onunla Gal, Cheyenne, İnka dillerinde konuşurlarken -Denver İnkalarla babası üzerinden uzaktan akrabalığı olduğuna kanaat getirmişti- gizemli hakikatleri ileten sözcüklerini anlayabiliyordu. İlahi gerçekliğin tahayyülü zor doğasını kavramaya başladıkça ruhu daha da yükseldi. Bakışları aşağı kaydığında, yeryüzünü, maddi yanılsamanın yaratılması için iç içe dokunmuş rengarenk ışıklardan oluşan harikulade bir ağ olarak gördü. Kanatlarını destekleyen hava, görünen hayatı dokuyan kudretli usun kendisiydi. Önce tüyleri, sonra cildi, sonra kanıyla organları değişime uğramaya başladı yavaşça; en sonunda kendi özünden başka bir şey kalmamıştı geriye ve bu öz, kudretli usla birlik içindeydi. Gücün içinde olduğu bu yerde, yeni bir desen dokumaya girişti. Kendi için ulu bir kuşun biçimini tasarlayarak, bir kez daha tanrılarla uçmak için yükseldi..."
 
Eş dostun “Öykü aslında 500 sayfadan fazla etmez” fikrine katılsa da “abla”, tekrarlar yüzünden şişmişe benzeyen 1200 küsur sayfalı Murakami kitabı 1Q84’ü 1.5 ayda, beğeniyle okur: Boyutlar arası geçiş kafasını kurcalayan konulardandır, ilgili anlatımlara hele çift ay’a bayılır. Doğaüstü görünen bir tür transferle hamile kalan kahramanın, ömür boyu ortalama 300-400 yumurta yaptığını bildiği kadın bedeniyle, “abla”nın ezoterik bir metinde okuduğu, ortalama enkarnasyon sayısı 300-400’dür, bilgisi arasındaki paralellik büyüleyicidir. Ölü keçinin/varlıkların ağız-boğaz yollarının boyut kapısı olarak kullanılışı anlatımları ise, “abla”nın kendi kültüründeki, ölülerin çenelerinin bağlanması geleneğine bir anlam kazandırır.
 
Önemli bir döneme sakince tanıklık eden, vurucu bir gelişme için 200’lü sayfalara kadar sabretmek gereken, Doğan Kitap'tan Haruki Murakami, İmkânsızın Şarkısı, sayfa 218'den: "...-O zaman anladım ki hepsi de rasgele işler yapıyorlar. O koca koca söylevleriyle, sadece ve sadece yeni kız öğrencilerde hayranlık uyandırmak ve ellerini eteklerinden içeriye sokmak için böbürlenip duruyorlar. Bundan başka düşündükleri bir şey yok. Sonra da, dördüncü yıla geldiklerinde, Mitsubishi'de, İBM'de veya Fuji Bankası'nda işe alınmak için saçlarını kestiriyorlardı, sonra da Marx'ı hiç okumamış güzel bir genç kadınla evleniyorlar ve çocuklarına olmadık, gülünç adlar veriyorlardı. Bütün bunların içinde, eğitim-endüstri işbirliğinin yok edilmesi nerede kalıyor? Öylesine gülünç ki insanın ağlayası geliyor. Ve öteki genç öğrenciler, onlar da yamandı. Hiçbir şey anlamadıkları halde, bilgiç bilgiç gülüyorlardı. Ve sonra da bana aptalmışım gibi davranıyorlar, anlamasam bile anlıyormuş gibi görünmemi öğütlüyorlardı..."  
 
Galîz Kahraman, "abla"nın her kitabını çıkar çıkmaz edinip okuduğu, espri anlayışına bayıldığı son -yazarın kapak resmini de çizdiği- İhsan Oktay Anar kitabı İletişim Yayıncılık yayını; sayfa 30'dan: "Öyle ki talih yâver giderse bu, "El, Eli, Eliyle, Elledi" gibi bir cümle olur ve şiir müsabakasında büyük ödülü kazanırlardı. Ama daha çok, deliryum ile demans arasındaki sanatkârane sahada kol gezen bu şahıslar, zemine domuz kanıyla bir yıldız çizerek köşelerde  mumları yaktıktan sonra, kukuletalarını da başlarına geçirip işte bu anlaşılmaz sözleriyle Şeytan çağırsalardı, sadece o değil, bütün cin taifesi gelip kulak kabartır ve onların ilmine artık hayran olduğundan Karanlık Melek, insanoğluna derhal secde ederdi. Hoş! Benzetmek gibi olmasın, bu sözlere sadece Şeytan değil, kadın kız da tav olurdu. Çünkü o gece Ümmü Gülsüm Kıraathânesi'nde toplanan bu münevverlerin mezhebi ille bir "izm" ile açıklanacak olursa, seçilmesi gereken uygun kelime 'priapizm' idi. Yazdıkları ve yazacakları her bir metin, söyledikleri her bir söz, cins-i lâtife bir çük teşhiri, bir priapist manifestoydu. Lâkin işin can alıcı noktası, edep yerini edebî bir şekilde gösterebilmekti..." Maceralarını kahkahalar atarak okumuş olsa da “abla”, İdris Amil Efendi’nin nasıl olup da “hazretleri” mertebesine ulaştığını kavrayamaz; belki diye düşünür yazarı bir başka kitabıyla bu konuyu açıklığa kavuşturacaktır.
 
*Hakan Günday romanı Az hakkında “abla”nın yazdıkları: