17 Nisan 2014 Perşembe

“Abla”nın son duaları ile Nisan merdiveni meselesi.


En çok okunduğu sitede, taş çatlasa ayda ortalama 300 kişiye ulaşan “abla”, konu okuduğu kitaplar olduğunda reytinginin yarıya düştüğünü gördüğünden, bu kez, okuduğu duaları konu eder. “Evyapımı terapi”nin mucidi senbilirsinabla, aynı zamanda, kendi tarikatının biricik şeyhi ve müridi olduğu için de bu dualar, günün kozmik enerji/rahmet olanaklarına bağlı olarak sürekli güncellenirler.


Karatepe’ye, diplerinde kaplumbağaların hışırdadığı pembe, mor, sarı, mavi, beyaz çiçeklerle sarılı coşmuş katırtırnaklarının iç bayıltan kokusu eşliğinde tırmanıp inişlerini sürdürürken “abla”, sunduğu muhteşem bitki örtüsüyle yağmur izli toprak, oksijen yüklü hava, ensesindeki Güneş için Tanrı’ya, Gaia’ya, burada oluşunu sağlayan ebeveyni, kardeşleri, kendisi dâhil herkese bin bir şükür duasında repertuarına, kendi ayakları üzerinde erkenden durup sorumluluğunu üzerinden alan kızı ve onu sevgiyle kollayan damadı ile bu efendi adamı yetiştiren dünürlerini ekler.


Şimdide, anda kalabilme pratiği yaparken, izlediği sitede yayımlanan bir yazıdan öğrendiği “bu mükemmel bir an, şimdinin gücünde merkezlendim” dileğini bir başka yazıdan edindiği kalbinizde merkezlenin önerisiyle birleştirip harmanlar; “bu mükemmel bir an,” der, “şimdinin gücünde kalbimdeki sevgide merkezlendim.”


Dinlerde tekrarlanan isteyin verilecektir ibaresi “abla”nın kafasını her zaman kurcalamıştır. Tüm olasılıkları birlikte, enine boyuna düşünüp hesaba katmaya çalışırken tipik İkizler Burcu tavrı ile ne isteyeceğine bir türlü karar veremeyen “abla” sonunda kararı Tanrısal yanı yüksek benliğinin iradesine bırakmıştır; “sevgili Ben’im Varlığım, senin iraden olsun” derken, izin verdiğini söylemeyi ihmal etmez. Kendi talepleri de vardır elbet; Mısırlıların üçü eterik, üçü fiziksel altı beden saydıkları bilgisiyle “abla” “tüm bedenlerimin arınmasını, saflaşmasını, temizlenmesini diliyorum” der, “tüm bedenlerim onarılıyor, güçlendiriliyor, sağaltılıyor, yenileniyor. Tüm bedenlerim uyandırılıp, uyumlanıp, tamamlanırken sevgili Ben’im Varlığım, sürece göz kulak ol,” diyerek kendi sınırlılığının sorumluluğundan sıyrılır, “kusursuz olmasını sağla lütfen.”
 

“Neyi bilmem gerekiyor sevgili Tanrım?” diye sorar, Ben’im Varlığını işe koşar; “lütfen dikkatimi görmem gerekene çek, farkına varmamı, doğru seçimlerle iyi ve güzel bir yol tutmamı sağla.” İsteklerinin sonu yoktur; “beni temiz yeşilde, temiz mavide, temiz gövdede, temiz duygu ve düşüncede tut” diye de ekler.


Kendini sevme, uzun yıllar değersizlik, yetersizlik duygularıyla boğuştuğundan her zaman gündemindedir. Bulaşık yıkarken, kendisinden kaşınma talep eden poposuna sinirlenmez, deterjanlı elini tez canlılığının elverdiği ölçüde hızlıca durular, bedeninin bu isteğini karşılar kaşınır, bulaşığa sonra devam eder. Yeni geliştirdiği, kendini sevme çalışmalarının bir alt başlığı “canım ne isterse ölçütleri” uyarınca beslenme tarzını, bedenini dinleyerek düzenler. Pazarda dolaşırken tezgâhları inceler, şu yenilmeli, üstüne bu dökülmeli, yanına bilmem ne eklenmeli… yaygarasına boş verip canı ne çekiyorsa onu alır; yıl boyu tek kase yoğurt yemeyen “abla” şimdilerde sıkı bir koyun yoğurdu küründedir. Temiz gövde için, zeytinyağını pişirmez, buharda haşladığı sebze ya da enginar-bakla, kereviz-pırasa gibi ikilileri kendi sularında hafifçe pişirip zeytinyağı ile tuzu soğuduktan sonra ekler. Kuruyemişli bakliyatlı şekersiz aşure taslakları, çökelekle sarımsak, sirke, biber-domates salçalı baharat karışımı, avokado bal zerdeçal üçlüsü… “abla”nın, damadının sizinki füzyon mutfağı dediği, kendisi dışında pek kimsenin iltifat etmeyeceği türden lezzetler. Canı iki haftada bir, bir paket pastırma dışında et çekmez; bedeniyle birlikte hızla değişirken, nasılsa, bayıldığı patatesi son kez yılbaşında yemiştir. Gündelik öğünlerini, 11:00-12:00 civarı geç kahvaltı, 16:00- 17:00 suları erken akşam yemeği ile ikiye indirmiş olsa da, zamanında, akşamları tükettiği tartışmasız bir kilo civarı meyveye, eskiye göre epey isteksiz “abla”, beynin eski alışkanlığı arsız komutlarını duymazdan gelebilmek için işbirlikçisi ellerini, tığla ha babam bir şeyler örerek meşgul tutar.


Nisan başında, izlediği sitede, yazılardan birinde, bir Nisan merdiveninden söz edilir; yazıyı okuyup ilgilenen eşe dosta yönlendiren “abla” konuyu hemen ders programına katar. Bu ayın enerji/rahmet dalgası, aklının erdiği kadarıyla, kişinin, ihtiyacına göre niyet ettiği herhangi bir konuda daha iyi olmasını sağlayacak çabayı destekleyecektir.


Düşünüp netleşerek kararını veren “abla” “salıverme” üzerine çalışmaya niyetlenir. Epeydir sezgi düzeyinde, fazla kilolarının, tırnağındaki mantarın, arada bir zonklayıp birkaç cehennem azabı gün ardından cayan yirmilik dişinin bile, bir şeylere yapışmış olmasının kanıtı olduğunun farkında “abla” için bu salıverme çalışması, kendini hapsettiği daraşmalıktan kurtulup muhteşem olasılıklara genişlemesini sağlayacak eşsiz bir fırsat olsa gerektir.


Nasıl yaşanacağı bilgisi edindiği büyüme sürecinde üzerine yapışan şöyle olmalı, böyle denmeli, şu biçimde davranılmalı, buna çoooook dikkat edilmeli türünden bütün “…meli”, “…malı”lar başta olmak üzere “abla”; kendisini, düzeni bozulur kaygısıyla yaşamına kimseyi sokmamaya azmettiren özgürlüğünü yitirme korkusunu, parasız kalırım da yerine yenisini koyamam kaygısıyla bozulur huzursuzluğunu, lâzım olduğunda olmaz, gelen gidene mahcup olurum elim böğrümde kalır deyip bir şeyleri stoklama gayretini, döndüğümde bulamam sanıp yürüyüp gidememelerini, hatta birkaç harften ibaret bir tür mantraya dönüşmüş 10 yıllık eski bir gönül bağını salıvermeye sıvanır. Kızına da telefonda “bir tez yazar gibi” diye tüyo verir, “neye ihtiyacın olduğunu ara, bul, netleş, yoğunlaş ve dile”.

 
Son duasını buna göre düzenleyen “abla”, yürürken, ne dediğine dikkat ederek, her bir sözcüğü gözünde canlandırarak, kendi sesini duyacak biçimde dua eder: “Sevgili Ben’im Varlığım, tüketici mor alevin parıltısında Nisan merdiveninde tırmanırken, işlevini tamamlamış, tüm bedenlerimde yapıştığım ya da bana yapışmış, her ne varsa, tümünü gönül rızasıyla, sevgiyle salıveriyorum; beni güçlendir, başarılı kıl.”


Bereket sitede bu mevsimde, “abla”nın parkuru üzerinde kimsecikler yok. “Bir gören olsa” diye kıkırdar, “köyün delisi damgası yemek işten değil!” derken, aldığı deniz ya da çam kokusu yüklü derin soluğu karnındaki en derin noktaya dek yollar, içinde dolandığını imgeler, gitmesi gerenin yüklendiği varsayımıyla yavaşça salıverir.

20 Mart 2014 Perşembe

"Abla"dan bir kaç kitap: Dilsizin Kızı, Cadı Avı, Kinyas ve Kayra, Daha, İmkânsızın Şarkısı, Galîz Kahraman

 
Evinde her daim, aynı zamanda okunmakta –oradan oraya taşımaya üşendiğinden biri yatağının başucunda- iki kitap bulunan “abla”, ezoterizm, araştırma, roman, son zamanlarda çoklukla polisiye… okur da okur: Ruhi Mücerret, Korkma Ben Varım, Dublörün Dilemması ile Murat Menteş’i tanır, derin içsel yaklaşımına bayılır. Maj Sjöwall ile Per Wahlöö’nün yazdığı, tümünü okuduğu Martin Beck serisini keşfeder, yargılarından yoksulluğuna, dönemi içinde sadelikle aktardığı öykülerini çok beğenir.
 
Yaz boyu okuduğu kitaplar arasından, beğendiklerinden bir kaç satır kopyalamayı akıl ettikleri üzerine yazmayı görev bilen "abla"ya, hüzünlü öyküsüne karşın en iri kahkahayı attıran, Everest Yayınları'ndan, yazarı Pavlos Matessis, Dilsizin Kızı. Sayfa 116'dan: "...Yurtseverlik teması üzerine kurulu bir başka eserde de bir Türk vardı sahnede. (Fakat Alman SS üniforması vardı üstünde.) Devşirmek için bir çocuk kaçırmaktadır. Adriana, elinden çocuğu alınan bir anne rolünde, rüzgâr gibi dalar sahneye. Sırası gelmeden önce yemek yapmaktadır, haydi sahneye çıkıyorsun, diye çağırdıklarında. Ne söyleyecektim ben diye sorar; çocuğunla ilgili, derler, hatırlatmak için. Tamam, siz yemeğe bakın, yanmasın, diyerek sahneye çıkar, SS giysili Türk'ü kucaklar, Yavrum benim! der; ben senin kaybolmuş annenim! Türk ne yapsın, (Tasi canlandırmaktadır Türk'ü), diz çöker, anne! diye haykırır. Ve izleyiciler alkışı basar..." İkinci Dünya Savaşı sırasında babaları Arnavutluk’a savaşmaya giden ailenin, hayatta kalma çabasını tüm içtenliğiyle anlatan kitap “abla” göre, okurun pek çok insanî kavramı dürüstlükle sorgulamasını sağlar.
 
Küçük kız kardeşinin önerisiyle okuduğu ilk Hakan Günday kitabı Az için "abla", "akıl almaz şiddeti anlatırken ustalıkla taklalar attırdığı söze hükmederek okura da kahkahalar attıran yazarının üstün becerisi, "abla"ya kalırsa, ancak ve ancak -kendisinin de- mensubu olduğu belagat burcu İkizler'den kaynaklansa gerek" diye yazmış.*
 
Komşusu -yazarla arkadaş oğlu, Daha’nın kapağının çizeri- hanımdan alıp okuduğu -Az’a kıyasla çok daha sert bulduğu- ikinci kitaptan "abla", daha çok içsel bir anlatımı not eder: Om Yayınevinden, Hakan GündayKinyas ve Kayra, sayfa 518'den: "...Annem elindeki kitabı kapatmış, konuşmamızı seyrediyordu. Dinlemiyordu. Sadece tadını çıkarıyordu. İki çocuğunun yeniden bir araya gelip önemsiz konularda, önemsiz planlar yapmalarını zevkle izliyordu. Hayattaki en huzur verici şey, önemsiz projeler yapmaktı. Çünkü işlerin önemi artınca, verdikleri acı da büyüyordu. Bunu sadece annem değil, hepimiz öğrenmiştik. Sıradanlıktan geçiyordu kurtuluşumuz. İlk seçimlerde iktidardaki partiye oy vermeye yemin ettim o an. Yığının içinde olmalıydım. Sıcak tutardı!.."
 
Okuduğu son Hakan Günday kitabı Daha, Doğan Kitap'tan; Depo’daki ülke ve itaatle ilgili bölümüne bayılan “abla”nın, lav kıvamında öfkesi çok bereketli yazarın, kaza sonrası fizik beden içerisinde dolaştığı sıra olduğu gibi, bir gün huzura açılan kapıyı da keşfedebileceğini düşündüğü kitabın 29. sayfasından: "...Özellikle de Harmin ve Dordor kardeşler. Bu hayatta görüp görebileceğim en garip adamlardı ve onları gerçekten de seviyordum. Çünkü onlarla hayat, yok gibiydi. Hiçbir kuralı olmayınca, hayat da yavaşça buharlaşıp havaya karışıyordu. Ne zaman, ne ahlak, ne babam, ne de korku kalıyordu. Bulundukları yerdeki asgari medeniyeti derhal çöle çevirip, o çölün kumundan da dev bir ayna yapıp üstüne ruj rengi kanla veda mesajları yazacak kadar vahşiydiler..."
 
Kapağında “Önyargı öldürür” yazan Cadı Avı’nı çok sürükleyici ve “puslu” konusunda da epey aydınlatıcı bulan “abla”ya göre anlatılan, ne fantastik ne de önyargı ile ilgili… Kadının cinselliğiyle yargılanıp, yasaklanmasının, cezalandırılmasının kökeni, yüzyıllar sonra kadınlığına yeniden bin bir zahmetle sahip çıkışı elbette, bir kadın olan “abla”yı derinden etkiler. Doğan Egmont Yayıncılık (Dex), Devin O'Branagan, Cadı Avı, sayfa 258'den harika bir ezoterik anlatım: "...Denver, tanrılarla birlikte uçuyordu. Kara kuzgunların, kızıl atmacaların, altın renkli kartalların, beyaz akbabaların eşliğinde gökyüzünün yükseklerinde daireler çizerken, coşkuyla dolup taşıyordu içi. Yanında uçan kuşlar hayvanlar âlemine ait değillerdi oysa; görünümleri Denver'ı andırıyordu. Onunla Gal, Cheyenne, İnka dillerinde konuşurlarken -Denver İnkalarla babası üzerinden uzaktan akrabalığı olduğuna kanaat getirmişti- gizemli hakikatleri ileten sözcüklerini anlayabiliyordu. İlahi gerçekliğin tahayyülü zor doğasını kavramaya başladıkça ruhu daha da yükseldi. Bakışları aşağı kaydığında, yeryüzünü, maddi yanılsamanın yaratılması için iç içe dokunmuş rengarenk ışıklardan oluşan harikulade bir ağ olarak gördü. Kanatlarını destekleyen hava, görünen hayatı dokuyan kudretli usun kendisiydi. Önce tüyleri, sonra cildi, sonra kanıyla organları değişime uğramaya başladı yavaşça; en sonunda kendi özünden başka bir şey kalmamıştı geriye ve bu öz, kudretli usla birlik içindeydi. Gücün içinde olduğu bu yerde, yeni bir desen dokumaya girişti. Kendi için ulu bir kuşun biçimini tasarlayarak, bir kez daha tanrılarla uçmak için yükseldi..."
 
Eş dostun “Öykü aslında 500 sayfadan fazla etmez” fikrine katılsa da “abla”, tekrarlar yüzünden şişmişe benzeyen 1200 küsur sayfalı Murakami kitabı 1Q84’ü 1.5 ayda, beğeniyle okur: Boyutlar arası geçiş kafasını kurcalayan konulardandır, ilgili anlatımlara hele çift ay’a bayılır. Doğaüstü görünen bir tür transferle hamile kalan kahramanın, ömür boyu ortalama 300-400 yumurta yaptığını bildiği kadın bedeniyle, “abla”nın ezoterik bir metinde okuduğu, ortalama enkarnasyon sayısı 300-400’dür, bilgisi arasındaki paralellik büyüleyicidir. Ölü keçinin/varlıkların ağız-boğaz yollarının boyut kapısı olarak kullanılışı anlatımları ise, “abla”nın kendi kültüründeki, ölülerin çenelerinin bağlanması geleneğine bir anlam kazandırır.
 
Önemli bir döneme sakince tanıklık eden, vurucu bir gelişme için 200’lü sayfalara kadar sabretmek gereken, Doğan Kitap'tan Haruki Murakami, İmkânsızın Şarkısı, sayfa 218'den: "...-O zaman anladım ki hepsi de rasgele işler yapıyorlar. O koca koca söylevleriyle, sadece ve sadece yeni kız öğrencilerde hayranlık uyandırmak ve ellerini eteklerinden içeriye sokmak için böbürlenip duruyorlar. Bundan başka düşündükleri bir şey yok. Sonra da, dördüncü yıla geldiklerinde, Mitsubishi'de, İBM'de veya Fuji Bankası'nda işe alınmak için saçlarını kestiriyorlardı, sonra da Marx'ı hiç okumamış güzel bir genç kadınla evleniyorlar ve çocuklarına olmadık, gülünç adlar veriyorlardı. Bütün bunların içinde, eğitim-endüstri işbirliğinin yok edilmesi nerede kalıyor? Öylesine gülünç ki insanın ağlayası geliyor. Ve öteki genç öğrenciler, onlar da yamandı. Hiçbir şey anlamadıkları halde, bilgiç bilgiç gülüyorlardı. Ve sonra da bana aptalmışım gibi davranıyorlar, anlamasam bile anlıyormuş gibi görünmemi öğütlüyorlardı..."  
 
Galîz Kahraman, "abla"nın her kitabını çıkar çıkmaz edinip okuduğu, espri anlayışına bayıldığı son -yazarın kapak resmini de çizdiği- İhsan Oktay Anar kitabı İletişim Yayıncılık yayını; sayfa 30'dan: "Öyle ki talih yâver giderse bu, "El, Eli, Eliyle, Elledi" gibi bir cümle olur ve şiir müsabakasında büyük ödülü kazanırlardı. Ama daha çok, deliryum ile demans arasındaki sanatkârane sahada kol gezen bu şahıslar, zemine domuz kanıyla bir yıldız çizerek köşelerde  mumları yaktıktan sonra, kukuletalarını da başlarına geçirip işte bu anlaşılmaz sözleriyle Şeytan çağırsalardı, sadece o değil, bütün cin taifesi gelip kulak kabartır ve onların ilmine artık hayran olduğundan Karanlık Melek, insanoğluna derhal secde ederdi. Hoş! Benzetmek gibi olmasın, bu sözlere sadece Şeytan değil, kadın kız da tav olurdu. Çünkü o gece Ümmü Gülsüm Kıraathânesi'nde toplanan bu münevverlerin mezhebi ille bir "izm" ile açıklanacak olursa, seçilmesi gereken uygun kelime 'priapizm' idi. Yazdıkları ve yazacakları her bir metin, söyledikleri her bir söz, cins-i lâtife bir çük teşhiri, bir priapist manifestoydu. Lâkin işin can alıcı noktası, edep yerini edebî bir şekilde gösterebilmekti..." Maceralarını kahkahalar atarak okumuş olsa da “abla”, İdris Amil Efendi’nin nasıl olup da “hazretleri” mertebesine ulaştığını kavrayamaz; belki diye düşünür yazarı bir başka kitabıyla bu konuyu açıklığa kavuşturacaktır.
 
*Hakan Günday romanı Az hakkında “abla”nın yazdıkları:

14 Şubat 2014 Cuma

"Abla"nın, her türden sevgili için, Sevgililer Günü hediyesi önerisi:

Birmilyonkalem'den aldığı birincilik ödülü tam piyango biletini özenle vitrine yerleştirip kendisini Yeni Dünya'nın ikinci yılı 2014'ün, uzun süren bahar benzeri şefkatli ilk ayına bırakan "abla"nın geceleri, duygusal kalıntılardan arınmaların gerçekleştiğini düşündüğü zorlu rüyalarla geçer: Elbette başrol işlevsiz tuvaletlerle ilgilidir; ardından yarım kalmış, yaşanmamış aşklar sökün eder. Yarısının karşı tarafa ait olduğunu düşündüğü duygularından, sorumluluk sahibi "abla"nın, "bir şey beklemiyorum, bir şey vaat etmiyorum" diyerek haberdar ettiği eski sevgililer, geceler, rüyalar boyu yüzleşilerek tek tek salıverilir.
 
Günışığında daha çok, büyük sınav mekânı pazara inişlerinde -bir ay geçmeden çay sızdıran, tamir sırasında da sapı sıyrılan demlik benzeri olaylarla- sınanan "abla", eski ihtişamını çoktan yitirip bir tür taklide dönüşmüş öfke krizleri, kızgınlık, kıskançlık türünden duygularını hatırlamak zorunda kalır.
 
Alışkanlıklarını gözler; yıllardır sadakatle, gözüne iliştiği an istemsiz ayak hareketleriyle tam ortaya kaydırdığı mutfak paspası epeydir lavabonun önündedir, bornozunu nemli banyoda tutmakta ısrar etmez ama yarısının ziyan olduğunu gördüğü demliğe her sabah tepeleme bir çorba kaşığı çay koymaktan bir türlü vazgeçemez. Duygusal alışkanlıkları da gözaltındadır; empati kurarken kötülük ürettiğini fark eder etmez, orada kullanılacak zararsız cümle arayışına yönelir, bulur: Tutkuyla bağlı olduğu sitenin, -ortaklarının adını, ada parselini, araba plakasını ezberinde tutup göz göze gelindiğinde çatır çatır sayıp döken- 30 yıllık kapı görevlisi, gecikmiş mektubunu vermeye geldiğinde, evini satan -dolayısıyla artık bir "hain"- komşudan söz ederken, "abla", - sözü uygun biçimde sonlandıran-yeni cümlesini kullanma fırsatı bulur; sükûnetle "o" der, "öyle uygun görmüş..."
 
Arada, gürül gürül akarak Yeni Dünya'yı şekillendirmeye devam eden kozmik enerji/rahmete, -bir ihtimal eski beden(ler)i direnerek- tepki verirken "abla", tuhaf “kısa devre” örnekleri sergiler. Bahçıvanı ile konuşurken iki kez "sarmaşık" dediğinden emin "sarımsak"; "limontuzu" yerine kararlı bir şekilde "tuzruhu" demekle kalmaz, yürüyüş sırasında Güvercin kumsalında rastladığı ölü kuş için "martı" sözcüğünü ararken zihninde canlanan yelpaze, yelken imgelerine kapılır. Tanıdıkları, benzer sıkıntılarla dehşet içinde doktorlara koşarken o, sakince gözlemlerine devam eder. Yalnız değildir; Burhaniye'deki aktar "boza" soran (?) müşterisine üşenmeyip imalat sürecini uzun uzun anlatırken kısa devreden şüphelenip araya giren "abla", adamı, "hem leblebi de satar onlar..." diyerek kuruyemişçilere yönlendirir. Direncin ruhsal bedenlerine verdiği zahmeti gözlerken “abla”, fizik bedenindeki sıkıntıyı gözden kaçırır; ortanca kardeşinin, yılbaşında yanına kattığı sodyum bikarbonattan bir çay kaşığı kadarını suda eritip içerek sindirim sistemini rahatlatmayı akletmesi epey zaman alır.
 
Aklı uzun zamandır, diğer boyutlar konusuyla meşgulken bir gün, sokak kapısı girişindeki odunluktan tekerlekli arabasını doldurduğu sıra içeri bakar; demin içeride olduğunu bilerek, "Dünya'nın dönüşüyle bağlantılı olduğuna göre" diye düşünür "zamanı, formülden çıkarırsam, odun alırken içeride de masa önünde oturuyor olabilirim pek ala" fikrine varıp “boyut” kavramını kendisi için bir miktar kolaylaştırır.
 
Körlerin fil tarifine benzeyen "karma" kavramını ise çözmüştür; "her şey enerjiden ibaretse" der bilgiç bilgiç, "karma, orada burada birikip gerekli ivmeyi yakalayan enerjinin öteye beriye akıp dengelenme gayretinden ibaret olsa gerek". Kızının evine dolap yapan ustanın, çok ağır malzemeyi yaşlı yardımcısına, vicdanı elverip de nasıl beş kat taşıtabildiği meselesini "abla" -ev halkını neşelendirerek- şöyle çözümler; "önceki yaşamlarında usta, yardımcısı yaşlı adamın eşeğiydi bir ihtimal, şimdi karma dengeleniyor, yaşlı adam borcunu ödüyor". Eşte dostta, kendi yaşamında tanık olduğu, dengesiz, açıklanamaz bulduğu -artık pek ala boşanılabilecek zalim, bencil koca türünden bir türlü yola girmeyen- ilişkileri açıklamakta "karma dengelenmesi" formülüne varalı "abla", sokuşturulmuş çürük sebze meyve ile kazıklanmaktan da eskisi kadar şikâyetçi değil; "enkarnasyonlarımdan birinde, benzer enerji birikimine neden olabilecek bir şey yapmış olmalıyım"  deyip susarken, hizmetçilikten masajcı olma bilincine atlamasına yardımcı olduğu komşusunun, elleri dua pozunda "beni sen yükselttin Fatoş Abla" demesini de, aynı mantıkla "sen de bir yaşamda beni ayağa kaldırdın demek" diyerek karşılar. Bilir ki "iyi" ya da "kötü" değildir söz konusu olan, enerji enerjidir, kendi yasalarıyla davranır.
 
Ayandon Fırtınası ile bademlerin, papatyaların açmasına, börtü böceğin zamansız uyanmasına neden olan, verandada Sarman'la sarmaş dolaş uzun bahardan silkinip uyuyan sobayı gün boyu ara sıra attığı meşe ile uyanık tutan "abla" Ocak sonu vardığı, koordinatlarını beğendiği noktadan Sevgililer Günü'ne uzanır:
 
Ego'su Sebastian'ın güdümünde, sağduyusu Basiret Hanım'ın varlığından habersiz, kendisiyle arasının açık olduğu, en çok değersizlik, yetersizlikle boğuştuğu uzun yıllar boyunca, içindeki boşluğu doldurmasını beklediği sevgili arayışı sırasında "abla", hah, işte bu sefer tamam!" ile "ı ıh, şusu busu eksik, bu da değil yanılmışım" arasında gidip gelirken, aynı senaryoyu farklı isimlerle tekrarlayıp durduğunu birden fark ederek, en çok da tekrardan duyduğu rahatsızlık üzerine oyundan çıkar. İzleyen birkaç yılı da "…hayata, bedenine ihanet etmeyip, şöyle, böyle yapmasını..." öneren arkadaşlarına, acı çekmek istemediğini açıklama çabasıyla geçiren "abla", tam o aralar, "kendini sevmek, kendinin sevgilisi olmak" kavramlarıyla karşılaşır; bu nedir, nasıl yapacaktır?
 
Bilinen en eski yollardan biri, inziva ile başlar; sessiz, sade, yavaşlamış bir yaşam için Kuzey Ege'deki yazlık evi kışlığa çevirip 2005’te İstanbul'dan ayrılır. "Dağda ermek kolay, becerebiliyorsan pazarda er!" diyen arkadaşlarına hak vermekle beraber çok yakından tanıklık eder ki, kendini götürmeden çıkılacak dağ da yok.
 
Kendisine şah damarı kadar yakın Tanrısal parçasından gelen sesi duyabilmesi için "abla"nın, -1958 yılının beşinci ayı sonunda karlı bir günde, Dünya’nın Türkiye denen köşesinin Erzurum isimli bucağında beyaz bir kız bebek olarak doğmuş olması, ana babasının toplumdaki konumu, ekonomik durumu…- doğduğu andan başlayarak dayatılmış yargılardan üretip “kendisi” sanacak kadar benimsediği egosunun sessizleşmesi gerekir. O ise varlığını sürdürme çabasıyla monoloğunu sürdürür, "Dünya kötülükle dolu” der, “her şey, herkes yanlış". Bu uğurda can vermiş nicesinin akıbetine bakıp, gerekli bilinç düzeyine varılmamışsa, Dünya’yı kurtarmanın olanaksızlığını görmüş “abla”, ayaklarının bastığı yerden başlayıp önce kendini kurtarmaya sıvanmışken gündemine, “sorumluluk alması gerektiği” bilgisi düşer.
 
Yirmili yaşlarında, mezar taşında “özür dilerim” yazmasını dileyecek kadar sorumluluk duygusu taşımaktaysa da anlaşılan “abla” yanlış yere bakmıştır; odağını kendisine çevirir, kabahat samur kürk olmuş, kimse omzuna almamış demeyip, hatalarının sorumluluğunu yüklenmesi gerektiğini kavrar. Böylece üzerinden esaslı yük kalkacak olsa da bir tür aile geleneği olup, genlere işlemiş mükemmelcilik “abla”nın bünyesini kolayca terk edeceğe benzemez. Yine de geliş amacının, “kendini iyileştirmeye çalışırken Dünya’yı da iyileştirmek” olduğunu anlaması uzun sürmeyen “abla”nın rotası artık bellidir:
 
Cesaret ve dürüstlükle kusurlarını görecek, sorumluluk alıp açık yüreklilikle kabul edecek, ardından da, önce kendisini –sonra herkesi, her şeyi- hoş görüp kendini sevmenin yolunu döşeyecek. “Zaten iyi” olanlara evliya deniyor, onlar da yüz yılda bir geliyor, o zaman Dünya’ya kusurlu gelmiş olmakta utanılacak bir şey yok diye düşünür. Böylece en iyi öğrenci, en iyi öğretmen olarak kendi yöntemiyle –ki “abla” daha sonra bunu “kendi tarikatının biricik şeyhi ve müridi” olarak formüle eder- kendi sevgililiğine giden yola düşer.
 
Yol çetrefillidir, uyanık olmayı gerektirir; ego ile Tanrısal kimliğini ayırt ettikten sonra işi biraz daha netleşen “abla”, doğru, iyi, güzel seçimler yapabilmek için, gözlerini dört açar. Ufak tefek olaylarla sınanıp, ele geçirilme, suçlanma korkusu, yeterince iyi olmadığı kaygısı, kendisini önemsiz hissetme… türünden duygulara kapıldığı olur elbet ama bir sonraki sınavda daha iyi olacağını bilerek avunur.
 
Başlangıçta bir gün, kızıyla daldıkları derin sohbete dâhil olup, “e, nasıl olacak, nasıl yapacağız yani?” diye soran damadına “kendi hakkında iyi düşün!” diyerek start verdiğinde “abla”, “hiç zor değil," der, "Dünya’ya, taa bu yaşa gelişinin tüm şartları aynen yaratılamayacağına göre,” diye de yüreklendirir, “koskoca evrende senden bir tane var, bu da seni eşsiz ve çok değerli kılmaz mı?”
 
Çok yavaş da olsa sarmallanarak süren yükseliş yolculuğu sırasında “abla” en çok sessizlik, sadelik ve yavaşlamaya ihtiyaç duyar: 2006’da gazete okumayı, TV’de haber izlemeyi bırakır. Cep telefonu, kredi kartı edinmez. Her şeyin ihtiyaç olduğu tuzağını görerek yaşamını “gerçek” ihtiyaçlarıyla sınırlar. Olabildiğince temiz havada, toprağın üstünde, suyun yanında, güneşin altında yürür; bedenini dinler sade beslenir. “Her şey yolunda, iyiyim, seviliyorum, güvendeyim, mutluyum…” (ve neye ihtiyaç duyuyorsa o) duygusunun kaynağının içinde olduğunu keşfedeli, çekingen, küçücük bir çocuğa benzettiği huzur duygusunun kaynağından çıkıp benliğine yayılabilmesi, yerleşebilmesi için gerekli boşluğu yarattıkça, çevresini ıvır zıvırdan arındırmanın ödülünü alır.
 
Böylece “abla”nın, ebeveyn, evlât, kardeş, arkadaş, karşı cins, hemcins sevgili… her türden sevgili için alışılmadık hediye önerisi, “ona, kendi hakkında iyi düşünebilmesi için kendisiyle baş başa kalabilme fırsatı verin” olacaktır: İçinden gelen Tanrısal sesi duyabilsin diye sessizlik, koşuşturmayı bırakıp yavaşlayabilmesi için sorumluluklarını paylaşarak yardım, sadeleşebilmesi için tümüyle kendine ait boş bir oda.

2 Ocak 2014 Perşembe

"Abla", geride kalırken, Yeni Dünya'nın Birinci Yılı 2013'ün, kendince kısa bir değerlendirmesini yapar.

Gezi yazıları dışında hemen hiç yazmamışken, bir de, "tek satır iletişimi" dediği sosyal medyaya kaptırdığı okurları için sızlanan "abla", Ezoteriklerin, Yeni Dünya'nın İkinci Yılı diye adlandırdıkları 2014 başında, Yeni Dünya'nın Birinci Yılı 2013'ün, becerebildiğince kısa bir değerlendirmesini yapmaya niyetlenir:

Kızının doğumu sonrasında, oradan öteye yol olmayabileceği ihtimaliyle hiç plan yapmadığı otuz yıl öncesindeki gibi, Mayaların "Zamanların Sonu" dedikleri 21 Aralık 2012 sonrasına da iş bırakmayan "abla", Aralık başında bir gün, kıyamet/tufan provası yağmur eşliğinde Kuzey Ege'deki evinden ayrılır, az bir eşya ile, adının kökeninin -çapa anlamına Anchor, Ancyra, Anküra- vaadine sığınıp Ankara'ya göçer. 

Mısırlı bilge bir rahibin, öğrencisi Yunanlı filozofa söylediği,"Dünya, sizin Nuh Tufanı diye bildiğinizin, onlarcasına sahne oldu" sözleri uyarınca suların karalarla yer değiştireceği türü söylemleri çok ciddiye almasa da "bir ihtimal, ama bir ihtimal!" diyerek ortanca kız kardeşinin AŞTİ terminali yakınındaki evine, yeni bir Dünya umuduyla giren "abla" ne görsün!? Söz konusu su baskınının, üst kattaki dairenin banyosundan gelen sızıntı biçimindeki alçak gönüllü demosu evi çoktan mağaraya çevirmiş; 10 yıldan bu yana çok az kalınan evin parkeleri kabarıp dağılmış, sağlam olanları tahta kurtlarını beslemiş, kapılar şeklini yitirmiş, tavanın bir kısmı ufalanıp antreye yağmış! Küçük odalardan birinde kuru bir köşede hayatını sürdürebileceğini sandığı ablasının, pek sert "burada kalmayı hakaret addederim!" çıkışı üzerine bir koşu terminale gidip dönüş bileti alan ortanca ile akşam saatleri yola çıkan "abla", neye niyet neye kısmet, gece, İstanbul'da kızının evindeki yatağında uykuya varır. 

Her ne kadar söz konusu "kıyamet"in, namazdaki "kıyam", yani ayağa kalkmak, dahası "bilincin yükselişi" anlamına geldiğini bilse de, "abla"nın aklının bir köşesi 2012 sonunda, kış başlangıcı gün dönümünde, Dünya Ana/Gaia'nın kısmen de olsa, sonuncusunu yaklaşık on bin yıl önce deneyimlediği tufan benzeri bir silkinişe tanık olacağı düşüncesiyle pusludur.

2012 Aralık'ının 20. günü, karın beyaza boyadığı Balık Pazarı'nda kaya kaykıla vardığı Cumhuriyet İşkembe Salonu'nda tuzlamasını içip beyin salatasını beklerken başı üzerinde asılı TV'den "abla"nın naklen öğrendiği, Şirince'de kurtarılmak üzre bekleyen kalabalık beklenenin çok altında ve devlet erkanınca yapılan açıklamalara bakılırsa, dünyalık beklentisi içindeki esnaf da sıkı kontrol altındadır. Kaynağı belirsiz, birileri tarafından kurtarılma fikri "abla"ya tanıdık gelse de, gönlü çoktandır, herkesin ancak kendi kendini kurtarabileceği düşüncesinden yanadır.

21 Aralık 2012 sabaha karşı uykusu seyrelen "abla" alacakaranlığa kulak verir: Apartmanlar üzerinden teklemeden geçen uçakların rutin seslerini, adam boyu olduğu kuşkusuz hoparlörden patlayan sabah ezanı izler, belli ki her şey yolundadır; yine de salonda damatla, hafiften dalga geçerek de olsa durum değerlendirmesi yaparken, alışageldikleri Dünya'nın halâ ardında olup olmadığını kestiremedikleri perdeyi açmakta acele etmezler. Sonraları, ertelendikçe korku ve kaygıyla beslenen kısmi doğal felaketler için yeni tarihler ortaya atılırsa da, içeriği belli mailleri artık okumadan silmeye başlamış "abla"nın, Kryon metinlerinden aklında kalıp yüreğini serinleten, insan bilincinin kritik eşiği aştığı Dünyanın, toplu yok oluşa neden olacak doğal afetlerle karşılaşmayacağını bildirdiği "Korkmayın, Tanrı bunca yol aldıktan sonra sizin bir taş altında ezilmenize izin vermeyecektir" sözleriyle biten mesajıdır.

2013 Şubat'ı başında, aralıklı olarak seminerlerine katıldığı hocasıyla yaptıkları üç günlük çalışma sonunda "abla" değerlendirmelerin yapıldığı final konuşmasında kendini "mezun" ilan eder; "...tüm kusurlarıma karşın ben, tam bu halimle Tanrı'nın eşsiz güzellikte bir parçası olduğuma inanıyorum," der, "iyi, güzel, doğruyum ve tam olmam gereken yerdeyim, burada oluşum bunun kanıtı..."

Bağımlısı olduğu gereçlerden saçılan titreşimlerle kirli, büyük kent insanının boğucu öfkesine karşın, "abla"nın ego'su Sebastian giderek sessizleşirken sağduyusu Basiret Hanım'ın bilge fısıltıları daha net duyulur. Bilgi toplamayı bir yana bırakıp, sezgiyle, yüreğinde ışıldayan huzuru inzivada yakalamış "abla", epeydir sinemada yeni bir söz, bakış, duruş bulamadığı bahanesiyle, 31 yıl boyunca sadakatle izlediği film festivalini boşlayıp 2013 Nisan başı Kuzey Ege'deki evine döner; daha sonra da eşe dosta, yıllardır -içinde ne çok şey öğrenmiş olduğu- sinema salonlarında kaçırdığı nice Nisan için yakınacaktır.

Yeni Dünya'nın Birinci Yılı 2013, herkes ile birlikte "abla" için de, Işık İnsan olma yolunda "yeniden yüklenme" yılı olur: Ay ve Güneş tutulmaları, gün dönümü, gün tün eşitliği, gök cisimlerinin sıralanışları gibi gök olaylarının yeryüzüne aktardığı, bilinçte yükseliş sağlayan kozmik enerjiler/rahmetle -elbet farkındalık, algı, yargısızlıkla... doğru orantılı olarak- Gaia'nın tüm çocukları yıkanır da yıkanır. Mayıs sonunda başlayan, Ezoteriklerin İndigo Devrimi olarak adlandırdıkları, şiddete kahkaha ile yanıt veren Gezi Olayları "abla"ya kalırsa bilincin yükselmekte oluşunun çok belirgin göstergelerindendir.

Dünya Ana/Gaia dalgalar halinde rahmetle yıkanırken Temmuz'un üçüncü haftası ile Ağustos'un ilk yarısını kapsayan Aslan Kapısı geçişi "abla"yı çok zorlar; öyle ki, aşırı yüklendiği bir noktada, tavana seslenerek bu kadarını kaldıramayacağını, gerekirse yeniden yüklenip daha hazırlıklı olarak gelmek üzere geçişe hazır olduğunu bildirir. Neyse ki yoga hocasının kendisine aktardığı, -pek içine sinmeyen sonuçları ile değil süreçleriyle kendisini sürükleyen- Jean-Christophe Grange kitapları "abla"nın zihnini epeyce oyalayarak dengesini korumasını sağlar. O aralar, öfkelerine sıkıca sarılmış, TV'leri karşısında beddua edip duran komşularıyla karşılaştıkça, "ben" der, "Allah, bilinçlerini yükseltsin, diye dua ediyorum."

Denize girer yüzer; Gaia'ya, suya, toprağa, ateşe, havaya, öğrenmesini sağlayan iyilik / kötülük, güzellik / çirkinlik, doğruluk / yanlışlığa teşekkür ederek yaptığı uzun yürüyüşlerde "abla", her şey için binlerce kez şükrettiği Tanrı'sına "...dilime doğru sözleri koy" diyerek yalvarır, "ve olması gereken yerde sessizliği..."

2013 Kasım başı'nda"abla"nın izlediği sitedeki bir yazıya göre, "...hem tam hem de parçalı Güneş tutulmasının sağladığı ışık kodları Afrika’yı 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında ona saldıran derin karanlıktan kurtaracak ve tekrar Işığa yükselmesini sağlayacak. Afrika muhtemelen Gezegendeki en ihmal edilmiş kıtadır. Gezegendeki en büyük kıtalardan birinin tarihi hakkında çok şey bilinmiyor, yalnızca İnsan Yaşamının başlangıç noktası olduğu söyleniyor. Afrika orijinal “Mu” idi..." 

2013 Kasım sonu ise Gaia'ya, yaklaşık 26 bin yıl sürecek yeni bir zaman döngüsünün, Kova Çağı'na geçişin enerjilerini aktarır; en büyük korkularından, özgürlüğünü yitirme saplantısını salıvermesine yardımcı olabilecek rahmet dalgasının etkisini kısa zamanda gözleyen "abla", iradesinin kontrolünü şartsız olarak ilk kez Tanrı'ya bırakır ve daha önce bir türlü dilinin varmadığı "bütünün en yüksek hayrı için sevgili Tanrı'm senin iraden olsun" diyebilmeyi nihayet başarır.

2013 Aralık başında okuduğu yazı ise "yaşamın, eski kalıpları tekrarladığını" söyler; "Yeni Dünya'yı oluştururken alışkanlıklarınızı gözleyin, kendinizden bile beklemediğiniz değişiklikler yapmaktan korkmayın, saçınızı, giyim tarzınızı değiştirebilirsiniz mesela..." diyerek yenilikler yaratmayı önerir. Gecenin bir saati, filmin reklamlara takılan sonunu beklerken, bozulmasın diye oturmadığı divanın yanındaki plastik taburede tünediğini fark eden "abla", misafir odaları geleneğinin neredeyse 50 yıllık izini taşıyan "bozulmasın!" alışkanlığıyla yüzleşir. İlk eylemi, pazardan aldığı yatak takımını, epeydir sobanın yanına taşıdığı yatağına serip "yıkanmadan temiz çarşafa yatılmaz!" kalıbına kafa tutarak banyo yapmadan yatmak olur.

Kendi tarikatının, biricik şeyhi ve müridi "abla", vaktiyle yarattığı, inandığı, kendini yolundan alıkoyan nice engeli fark edip temizleyerek, her geçen günle duygusal açıdan daha dengeli, yaşamla daha uyumlu olur. Bilincinin, sonsuz yükseliş dışında bir hedefi, nihai bir noktası olmayıp spirallenerek yol aldığını sezdiği tekamülünde, sonsuzluk kavramı artık "abla" için eskisi kadar anlaşılmaz değildir.

30 Eylül 2013 Pazartesi

"Abla" grubu gezinin son günü Singapur'da serbestçe dolaşır; gece dönüşe geçer.

20 Temmuz 2013 Cumartesi sabahı, acentenin Malezya gezisine ilgi duymayan dörtlü, kahvaltıdan sonra masaya yaydıkları şehir haritalarıyla günün rotası saptar sokağa dökülürler.
 
İlk durak Raffles Hotel girişinde, kuzenin tanıtımını duyduğu, bambu gibi özel tekstil ürünleri satan dükkan; ardından, çevresine odalar dizili, yüksek ağaçların gölgelediği bakımlı zengin bahçe ortasındaki havuzuyla eski otelin, güzelim binaları fotoğraflanır.
 
İkinci durak, şehir turunda uzaktan görüp programa aldıkları Flyer. Bir kaç yıl önceki Brezilya-Arjantin-Şili gezisi sırasında Buenos Aires metrosunda kapkaça uğradıklarını unutmuşa benzeyen "abla" ile ortanca bu kez tümüyle güvenli görünen, temiz pak Singapur metrosuna iç huzuruyla inerler. Bir gençle, hiç üşenmeden çantasını karıştırıp gözlüğünü taktıktan sonra burnuna dayadıkları haritaya bakıp dörtlüye yol gösteren hanımın desteğiyle, salimen Flyer'a ulaşılır.
 
Her yerde olduğu gibi girişte durdurulan dörtlü, görevlilerce, dört ayrı fonda kullanılmak üzere fotoğraflanır. Soğuk, karanlık ilk salonda Flyer'ın teknik özellikleri, teknik üstünlük taşıyan ekranlarla anlatılmakta; türlü malzeme ile üretilmiş sanatsal objelerin bulunduğu ikinci salonu geçen grup, önlerindeki kalabalık Hintliler ardı sıra, hiç duraklamaksızın dönmekte tekerleğin 12 kişilik kapsüllerinden birine çocuklu bir kaç çiftle birlikte bindirilir. Aşağıda yemyeşil bahçe ortasındaki balıklı havuz ufalırken körfez manzarası genişlemekte. Liman çevresine tuhaf ama ilginç mimarileriyle yayılmış güzel binalar grupça fotoğraflanırken "abla" notlar alır: Havalandırmadan okaliptüs kokusu gelen tekerleğin çapı 150 m., hizmete 2008'de açılmış, tam dönüş 30 dakika sürüyor; isteyenler için kapsüller belli süre kapatılıp yemek servisi, kutlama, ufak tefek tören yapılabiliyor.
 
Uzaktan baktığında "abla"ya Stonehenge*'i hatırlatan Marina Bay Sands, günün üçüncü durağı: Yürüyerek ulaştıkları kapılarından biri, alt katında buz pateni alanı da barındıran alışveriş merkezi girişi. Yorgun dörtlü marketten, Türk malı -"sugar" gibisinden tuhaf tanıtımıyla, şekerpare- kayısıyla karşılaştıkları çeşitli meyve arasından, Güney Amerika'dan tanış dalda domates, Jack's Fruit ve papaya seçer; -buzlu, naneli, sütlü Seylan çayı türünden- içecek alır dışarı çıkar. Eflatun renkli nilüferlerle yapraklarının temiz suyu örttüğü havuz kenarına dizilir, sabah kahvaltısı kruvasanlarını katık edip öğle yemeklerini yerler. Bir kaç metre önlerindeki bina girişini örten cam yarı küre üzerinden kayarak inen, emniyet şeritleriyle bağlı, kasklı cam siliciler bir bağımsız film sahnesi gibidir. Ortalıkta polis yok, temizlikçi çok. Seslerden anlaşıldığı kadarıyla, suyun öte yanındaki statta bağımsızlık bayramı provaları sürmekte.
 
Biraz dinlenen grup sorup soruşturup Marina Bay Sands ana kapısına ulaşır, yukarı çıkmak için bilet alır. 56. kattaki güverte biçimli taraça Flyer'dan da yüksek, 200 m: Yerden 200 metre yüksekte palmiyelerin gölgesinde havuza giren otel müşterilerini ayıran yarı şeffaf duvarın berisinde, Singapur'u çepeçevre dolanarak fotoğraflarken aşağıda gördükleri, geniş yer kaplayan bahçelere gitme niyetindeki grup aşağı iner.
 
Uğradıkları, yolları üzerindeki -muskalar ve mumyalama sırları ile iki Amerikalının konu edildiği iki geçici serginin ilgilerini çekmediği- lotus formlu Bilim Sanat Müzesi'nde, dörtlüye, genç, çok güzel bir kız yardımcı olur: Adı İniki'dir, bu adı taşıyan kasırgadan bir kaç hafta sonra doğmuştur, ailesi İngiliz, İtalyan, Hintli ve Amerikalılardan oluşmaktadır. Dörtlü kendisini çok beğense de o, dudağı kenarındaki doğum lekesinin kendisini çirkinleştirdiği düşüncesindedir.
 
Sıcak günün son durağı Gardens by the Bay: James Cameron'ın yönettiği Avatar filminde kullanılan ağaçlara modellik eden, dikey gövde tepesindeki -bazıları diğer ağaçlara bağlı- metal dallara, aşağıdan ekilen bitkilerin uzayıp sarılmasıyla elde edilen dikey bahçeler, kanallar çevresinde çiçekler, özel iklim gerektiren yağmur ormanı için kapalı bir bölüm...  Tekerlekli sandalyelerde yaşlılar, pusetlerde bebekler, 5 çocuklu 37 yaşındaki anne ile "kabap"lı sohbet, kenarda yere yaydığı örtü üzerinde bebeği ile haşır neşir bir başka anne; Güneydoğu Asya'nın bu kısmı, yaşlıların, öncelikle çocukların mutluluğu gözetilerek planlanmış gibi.
 
Dönüş yolunda metroya giderken ağırlıklı mor renkli yerel giysili kızlar oğlanlar gruplar halinde, neşe içinde el sallayarak bayram provaları için kafilelerle stada gidip dönmekteler. Dörtlü sabah izlediği yolu gerisin geri yürür, metroya iner, adam başı tek yön metro bileti 1.30 S.$ ödeyerek kolayca başlangıç noktasına varır. Otele dönüş yolunda halkın alışveriş ettiği, yemek yediği dükkanlar, oteller, açık sokak pazarları, lokantalarıyla çok renkli, hareketli Bugis bölgesinde sokak aralarına giren dörtlü, çok istese de taşıma zorluğu yüzünden tropik meyve alamaz.
 
Akşam saatleri otelde buluşulur. Katılımcıları ülkeye dönüş için Changi Havaalanı'na taşıyan otobüsün, ön camının ortasında ufak bir Budist anma köşesi. "Yolculuğumuz 10 saat 30 dakika sürecek" der -"Çarşı"dan söz ederken mavi gözleri gururla parlayan- rehber, "Bavullar 23 kiloyu aşarsa kilo başına 7 Euro ödemeniz gerekecek. 23:50'de havalanacağız, en az 40 dk. önce kapıya gelin, uçaklar beklemez, özellikle burada!"
 
İkinci "oyuncak" silah, bereket, gayretli THY görevlisinin çabasıyla olabildiğince sorunsuz, Singapur'da bırakılır. Ertesi sabah erken saatlerde ülkeye varıp bagaj bandı başında vedalaşırken beraber yine yolculuk etme dileği belirten katılımcılar İstanbul'un, bazısı Türkiye'nin çeşitli yerlerine dağılırlar.
 
 
 
Singapur Flyer görselleri:
 
Marina Bay Sands görselleri:
 
Gardens by the Bay görselleri:
 

27 Eylül 2013 Cuma

Sekizinci gün "abla" grubu, Singapur'da şehir turu sonrası Sentosa Adası'na gider.

19 Temmuz 2013 Cuma sabahı aşağıdaki kilisenin şen şatır çanlarıyla uyanan "abla" grubu Singapur şehir turu için hazırlanır, arabaya yerleşir.
 
Yola koyulur koyulmaz, "Beş adet üniversite var" diye başlar rehber, "Stamford Caddesini izliyoruz. Sir Thomas Stamford Raffles, 1819'da Singapur'un modern tarihini başlatan İngiliz. Uygunluğu dolayısıyla kiralayıp bir liman kuruyor burada. Banka, sigortacılık, ticaret gelişmeye başlıyor. Gelir açısından Singapur Dünya sıralamasında ilk on içinde. Balıkçılık, turizm diğer gelir kaynakları. Singa-Pura, Aslan Şehir anlamında. Şehrin sembolü aslan başlı balık..."
 
National Orchid Garden Orkide Parkı: Çok soğukta yetişenler için klimalı özel bir bölümün yaratıldığı parkta, önlerindeki etiketlerde adları yazılı yüzlerce orkide, görevlilerce, bebek özeniyle bakılmakta. Vanda Joachim isimli bir kadının melezlediği -ulusal çiçek seçilen- orkideyi, kokulular, etçil olanlar, ünlülerin isimleri verilmiş özel üretim orkideler izler.
 
Şehir turu devam ederken rehber, alışverişe gidecekleri uyarır: "Serbest piyasa ekonomisi burada en cafcaflı haliyle yaşanır. Aynı malın değişik fiyatları olabilir. Çin Mahallesi'nden alışveriş yaparken dikkat edin, memlekete dönüşte içinden taş çıkan kamera gördük, hatta ekranda yükleniyor yazısı, sadece kasa laptop... Orchard Road üzerindeki AVM'lerde her markanın kendi dükkanı var, oralardan bakabilirsiniz."
 
"...Bu bölge elçilikler ve pahalı evlerin bulunduğu bölgedir. Devlet sosyal konutlar yapar ama satış, kaynaştırmak amacıyla, etnik grupların nüfusa oranları gözetilerek yapılır. Müslüman, Hıristiyan eşit, %15, Budist %50... Malezya ve Endonezya'da bazı bölgelerde su sıkıntısı çekilir; Singapur atık suyu 40 Cent'ten alır, temizler, 2 Dolar'a satar... Sağda Hard Rock Cafe, solda Tayland Konsolosluğu... Orcard Bulvarı önemli AVM'leri barındırır. En eski binalardan Raffles Otel'de gecelemek 700-7000 USD... Solda bir Anglikan Kilisesi, Parlamento, Singapur Nehri, ticaret ve finans merkezi gökdelenleri, sağda bir Hindu tapınağı, burada hepsi yan yana, yine sağda bir Budist tapınağı..."
 
Buluşma için yer ve zaman kararlaştırıp Çin Mahallesi girişinde dağılan gruptan "abla" ile ortanca gezinirken bir kuytuda, çocuklar için düzenlenmiş bir para müzesi keşfeder gezerler. Camekanlarda orkide, panda, eski ressamlar, kutsal objeler hatta kedinizle düzenlenmiş paralar, para basımında kullanılan gereçler.
 
Buluşulur, şehir turu devam eder: "9 Ağustos 1965 Bağımsızlık Günü'dür, yaklaştığı için evler bayraklarla süslü... Binlerce dolar aidatla üye olunan Kriket Kulübü, İngiliz yaşamından izler... New Bridge Road üzerindeyiz, sağda Marina Bay Sands, solda eski ve pahalı İngiliz oteli Fullerton, sağda Opera Binası**... Ülke 2. Dünya Savaşı sırasında kısa süre Japon işgali altında kaldı. Padang Meydanı solda, Koloni dönemi binaları sağda..."
 
Küçük bir parktan geçip bir kaç basamakla inilen su üzerindeki taraçadan gözlenen: Ağzından su fışkıran efsanevî, balık gövdeli aslan başlı Merlion heykelinin bulunduğu alan kalabalık. "Singapur'un merkezi" der rehber, heykelin arkasında finans merkezlerini barındıran gökdelenlerden yüksek geniş bir duvar, "Karşıda Marina Bay Sands, Opera binası, lotüs biçimli Bilim Sanat Müzesi..."
 
Etkileyici manzara, kim bilir kaçıncı kez, bir de "abla" takımınca fotoğraflanır, arabaya binilir. "Taksimetrelerini 3.00, 3.20, 3.40, 3.90'dan açan beş altı çeşit taksi vardır" der rehber, "bir de önermeyeceğim siyah Mercedes'ler vardır, en pahalısıdır, genelde havaalanı bağlantılı çalışırlar. Gece 22:00'den sonra gece tarifesine geçerler." Japon işgalini anlatan anıt önünden geçen grubun öğleden sonraki programı Sentosa Adası turudur.
 
Adaya giderken yolda, katlarında bahçeler olan binaları beğenen "abla", Singapur'un, park ve bahçelerdeki özen açısından sadece, bir kaç yıl önce gördükleri Japonya ile kıyaslanabileceği fikrindedir. Grup teleferikle önce bir AVM'nin tepesine uğrar oradan devamla Sentosa Adası'na varır. "Turistik amaçla düzenlenmiş adada yerleşim yok" der rehber, "ana adaya teleferik dışında tünel ve karayollarıyla da bağlı."
 
Adada ilk durakta, ülke tarihinin Malay, Hint, Çin, Avrupalı ilk yerleşimcileri ağzından anlatıldığı film gösterisini, incelikli detayları muhteşem, mumya müzesi izler. Gezi boyunca, -"abla"nın aklından daha önceleri neler olduğu, hatta Merlion hikayesinin aslı nedir soruları geçse de- Hong Kong ve Bangkok'ta olduğu gibi Singapur'da da tarih İngilizlerle başlamakta. Müzenin ilk sahnesi, İngilizlerin bir masa çevresinde buluştuğu diğerleriyle anlaşmalarını, gereçleri, eşyaları sergiler. Balıkçı köyünün ilk zamanlarında su üzerinde yapılan basit ticaret (1891); kauçuk ağaçlı botanik bahçesi (1893); özgün giysileriyle Arapların, Avrupalı ve Musevilerin (1840) Yeni Liman'a çıkmaları -martı sesleri eşliğinde- kendi paralarıyla ticaret yapmaları; tek odada yaşamları sergilenen ilk Çinliler (1890); liman ve dok (1890-1920); okuma yazma bilmeyen bir Çinli mektup yazdırırken, Çinli berber ve ailesi -bebek sesi eşliğinde-; terzi, duvar işçisi Malaylar; Hintli sütçü dükkanı önünde topaçla oynayan çocuklar; camı kırık resim, duvarda kurşun delikleriyle Japon işgali... Özenle düzenlenmiş ev içleri, giysiler, sesler, neredeyse kokularla Malay, Hint, Çin, Avrupalıların yaşam ve törenleri anlatan çok başarılı sahneler "abla"da büyük hayranlık uyandırır. Sergi, fonunda her bir etnik grubun bayrağının yer aldığı, her fırsatta tekrarlanan kaynaştırıcı Singapur is my family mesajıyla sona erer.
 
Foklarla Pembe Yunusların, çocuk çığlıklarıyla şen, eğlenceli gösterisini, başları üzerinde geniş yüzgeçleriyle dalgalanan koca balıkların süzüldüğü tüp akvaryum izler. İçinde, yürüyen bantlar üzerinde yol alırken katılımcılardan birinin, aynısının İstanbul Bayrampaşa'da olduğu bilgisi verdiği akvaryumun temalarından biri, çocukları suların kirliliği konusunda bilinçlendirmek.
 
Dünyadaki ve Türkiye'deki emsallerinin aynı fastfood lokantasında ayak üstü atıştırdıktan sonra kumsalda ses, ışık, lazer ve su gösterisi Sentosa's Songs of the Sea için kıyıya inen grup, mahşer kalabalığı içinde bir yerlere ilişir. Uzakdoğu kültürüne -coğrafi açıdan bunca yakınlığına- karşın, tümüyle Amerikan müzikalleri formatındaki gösteri, zenginliğin çoklu etnik kökenleri huzurla örttüğü adada, "abla"ya bile tuhaf görünmez.
 
Sentosa Adası'na teleferikle gelen katılımcılar otobüsle otellerine dönerken rehber, ertesi akşam dönüşe geçecek gruba oda boşaltma, çıkış, uçuş saati hakkında bilgi verir.
 
 
**"Abla"nın, gezi programları sıkı izleyicisi kuzeninden ek: 
"Singapur'daki opera binasının dışını, kavuna benzeyen yeşil büyük meyvenin (içinden turuncu esas meyveleri çıkan) tırtıklı dış kabuğundan esinlenerek yapmışlar."

 
 
National Orchid Garden görselleri:
 

Merlion görselleri: 
 
Opera Singapore görselleri: 
 
Sentosa Adası görselleri: 
 
Sentosa's Songs of the Sea gösterisi: 

25 Eylül 2013 Çarşamba

Yedinci gün Singapur'a geçen "abla" grubu, gece safarisine katılır.

18 Temmuz 2013 Perşembe Singapur'a yolculuk öncesi grup, yakut, inci ve zümrütün ana vatanı Tayland'dan ayrılmadan, bir mücevher fabrikası gezme niyetiyle Gems Gallery'ye giderler. Yolda, "Değerli taşlar 25 milyon turistin ziyaret ettiği ülkenin önemli gelir kaynağı" diye anlatır rehber, "Dünyanın en büyük ihracatçısı tabii ki kral, ürün sertifikalı, fiyat garantisi verilir, değiştirme yapılabilir. Türkiye'den gelen kuyumcular, Güvercin Kanı dedikleri Siyam Yakutu* fiyatlarının Türkiye'den %30-40 düşük olduğunu söylüyorlar ama ürüne pırlanta girince fark %20-25'e iniyormuş."
 
Galerinin kapısında parlak renkli yerel giysili ince uzun çok güzel kızların karşıladığı grup önce bilgi alır, sonra parlak ışık altında büyüteçle, değerli metaller, taşlarla incelikle çalışanları, ardından şıkır şıkır aydınlatılmış salonlar dolusu camekanda türlü mücevheri, daha çok bir sanat galerisi gezer gibi seyrederler.
 
Havaalanına giderken, bakanlık karşısında, kanal kıyısı boyunca birikmiş, bir kısmı parka otlara yayılmış, geceyi orada geçirmişe benzeyen kalabalığın neyi protesto ettiği hakkında Jacques'ın bir fikri yok.
 
Havaalanında kapılar arkasında, arkada bir şey bırakmama uyarısı bulunan tuvaletler, ağız/el sürülmeden su içilen pınarlar, insana saygının kanıtı, ufak incelikler. Her sınır geçişte adet olduğu üzere -"abla"nın büyük şükranla karşıladığı- rehberin dağıttığı örnek fotokopilerle kolayca doldurulan formun en altında bu kez, büyük kırmızı harflerle uyuşturucunun Singapur yasalarına göre ölümle cezalandırıldığı uyarısı yer almakta.
 
2,5 saatlik uçuş sonrası inişte, genellikle göze ilk takılan, havaalanı çevresi gecekondu manzarası Singapur'da yok; taze yeşil, temiz, dümdüz bir kent. Havaalanı tuvaletlerinde -"abla" grubunun bir de Japonya'da rastladığı- hijyen doruğu; duvarlara monte edilmiş temizlik spreyi şişeleri.
 
Pasaport kontrolü sırasında "abla"nın, ortanca kardeşinin yeşil pasaportu epey incelenir; güvensizliğin nedeni, yenilenmemiş olması. O aralık bankolardan birindeki Müslüman görevli, Türkiye'den olduğunu öğrendiği grubu "selamünaleyküm!" diyerek selamlar.
 
Bir kısmı otobüse yerleşen grubu tatsız bir sürpriz beklemekte; bekleme beklenenden çok uzar, uzadıkça sinirler gerilir. Katılımcılardan biri esip gürlemeye başlamışken rehber eşliğinde otobüse binen hala ile yeğeni ağlamaklı. Tayland'dan 14 yaşındaki yeğene alınan -mermisi boncuk, görünümü gerçek- oyuncak silah kontrol sırasında ortaya çıkar, görevlilerce el konur, dahası delikanlının tutuklanması söz konusu olur; polisin de işe karışmasıyla iş büyür. "Silaha el kondu" diye anlatır rehber, "kesinlikle yasak olduğunu söylediler, görevim gereği yanlarında olmam gerekiyordu."
 
Gerginlik yatışır, halâ ağlayan hala yatıştırılır yola çıkılır; rehber devam eder "...bakın bu ülke farklı bunu anladınız, uyuşturucunun 1 gramı 1 yıl, 2 gramı 2 yıl hapisle cezalandırılır, 3 gramdan fazlası idam. Burada her yer tertemizdir, sigara içmenin cezası 250, sakız 150, trafik ışığı ihlali 150 Singapur Doları... 30 kişiyiz, bakın bir daha tekrarlıyorum" kontrolde nasılsa gözden kaçmış, bir diğer katılımcının oğluna hediye aldığı oyuncak silahı kastederek "...yanımızda buna benzer bir oyuncak daha var, satıcı geçirebileceğini söyledi, bu defa uyarı ile atlattık ama söylüyorum, sorumluluk size ait."
 
Tek adada, tek ülke ve tek şehir Singapur hakkında "Burası Hindistan, Çin ticaretini kontrol eden limandır." diye anlatır, "'63'te İngiltere'den koptu, '63-'65 arası Malezya ile birleşti, '65'ten bu yana bağımsız. Etnik yapı karma, Çinli, Endonezyalı, Hintli, Malezyalılardan oluşur. 622 km2, nüfus yoğun. Resmi dil Malayca, yazı dilleri Tamil, Mandarin ve İngilizce. Singapur Doları (S$) kullanılır, 1 USD=1,24 S$, 1 Euro=1,65 S$, 1 TL=0,65 S$"
 
"Yeşil çok önemli, ağaçların boyları bile aynı hizadadır... Sigara içenlere ikinci sınıf insan muamelesi yaparlar, duraklarda sigara içemezsiniz, yol üzerlerinde bu iş için yaratılmış özel alanlar göreceksiniz. Taksiye biner binmez taksimetre açılır ve fiş verirler. Hayat pahalıdır, bir tek elektronik biraz ucuz olabilir."
 
Tam karşısındaki sokakta Sofra isimli bir Türk lokantası bulunan otele varan grup odalara dağılır. "Abla" grubunun Hong Kong'da 21., Bangkok'ta 12. kattaki odaları, Singapur'da 10. katta. Banyonun, yer kazanma amaçlı, sürgülü kapısı ile kancalı açma-kapama, kilitleme mekanizması "abla"ya ilginç gelir.
 
Night Safari-Singapore için binilen minibüsün sürücüsü yine sağda. İçerde kocaman dijital saat yanında, No Drinking, No Eating yazmakta. Karanlıkta varılan, yeşil yüksek ağaçlar arasına dengeli biçimde dağılmış tropik meyve suyu, yiyecek, hediyelik eşya dükkanları ardında, lavaboları açık havada çok hoş tuvaletleriyle parkın bir köşesi, gecenin ilerlemesiyle -yerel rehber Janice'in çok yakına oturmayın önerisini haklı çıkaran, bol gazyağının kullanıldığı- ateş yutan, püskürenlerin gösterisine sahne olur.
 
Grup daha sonra, kalabalıkta birbirini gözden kaçırmamaya gayret ederek, dörder kişinin oturduğu birkaç sıralı üç kompartımanı bulunan elektrikli gece treniyle yola koyulur. Sessizce yol alınırken yapılan İngilizce açıklamalar, usulca gecenin kendine özgü seslerine karışır.
 
Yarasa, ceylan, fil, aslan, zürafa, hipopotam, geyik, kaplan, kurt, sırtlan, tilki... Hayvanlar, yapay biçimde bire bir yaratılmış yağmur ormanı ortamında, her biri bir başka sponsorca düzenlenmiş, kendilerine ait alanlarda barış içinde yaşamlarını sürdürürken gözlenebilmekte.
 
Otele dönerken rehber, "Ortalıkta polis yoktur, şehir kameralarla izlenir" der, "büyük şehirlerde arka sokaklara girmeyin deriz ama burada arka sokak da yoktur."
 
 
*Siyam Yakutu görselleri:
 
Night Safari-Singapore görselleri: