12 Eylül 2014 Cuma

Dördüncü günü serbestçe değerlendiren “abla” grubu, beşinci gün Endonezya’nın Sulawesi Adası’na geçer, Makassar’a uğrar, Rantepao’ya varır.


31 Temmuz 2014 Perşembe, uyandırma yok! Rahatça uyanan “abla” ve kardeşleri, Bali’deki son günü gönüllerince değerlendirmek üzere indiklerinde, türlü milletten insanın doldurduğu kahvaltı mekânının, canlı müziği de bastıran kalabalığına tanık olurlar. Ertesi gün geçilecek Sulawesi için, önerildiği üzere sıtmaya karşı koruyucu bir hapın yanı sıra küçük kardeşin getirdiği karaciğer desteği birer kapsülün, riskli bölge terkedilene dek alınması kararlaştırılır.

Bali’ye indikleri ilk günün öğle sonrası çekilen deniz sabah saatlerinde geri dönmüş, emre amade! Bir gün önce yere yapışmış duran, deniz sporları yapanları yüzenlerden ayıran dubalar olmaları gereken yerde; hareketli su, kıyıda medcezir yüzünden bulanık, ılık.

Otelin, İtalyan mutfağı vasıflı lokantasında, domates soslu zeytinli ekmek aperitifi izleyen soslu kızarmış piliç, buharda pirinç, Bali baharatlı acılı börülce ile passion fruit soslu siyah pirinç tatlısından oluşan lezzetli öğle yemeği için bir araya gelindiğinde, “abla” üçlüsü günün kalanını değerlendirme amacıyla tüyolar alır.

Yemek sonrası ilk işleri, giysi değiştirmek ve Bali masajı için kasabaya inmek olur. Otelden yürüyerek çıkıp bakınırken geniş cepheli güzellik evi Maria’da çalışan genç kızların uzattığı zengin listeden, aromalı olanında karar kılan “abla” üçlüsü, güzel kokuların salındığı tertemiz üç yatağa uzanır, 1 saat (100.000 rupi) sürecek masaj için kendilerini becerikli ellere bırakır, süre sonunda da büyük bir iyilik hali içinde ayrılırlar.

Kardeşlerin ikinci durağı, -yol kenarında kendileri bekler gibi durmakta iri kıyım, özel araç taksi ile- rehberin tüyosu üzerine, Belçikalı ressam Adrien Jean Le Mayeur de Merpres’nin sahildeki müze evi: Bekçisinin sağı solu süpürmeye ara verip, bilet kesip içeri aldığı kardeşler, ışıkları tören havası içinde tek tek yakılan müzede, zamanında ikilinin kullandığı oymalı ahşap eşyalı odaları gezerken, camlı dolaplarda korunmaya alınmış, İtalya, Cezayir, Fransa, Hindistan, Tunus, Afrika, Tahiti’de yaptıkları arasında, 1927, ’28, ’29 tarihli üç de “İstambul” resmine rastlarlar.

1932’de geldiği Sanur’da (Bali) âşık olduğu 15 yaşındaki dansçı kızın resimlerini yapmaya koyulan, 33’te tanınınca kumsalda bu toprağı alıp evini yapan ressamın gözde ve neredeyse tek modeli, sonradan karısı olan dansçı. Çiçekli, havuzlu avluya yayılmış tek katlı binalar ötesinde, ressamın meditasyon yaptığı veranda karşısında, küçük havuza bakan çiftin çifte mezarı, -Le Mayeur Belçika’da gömülü de olsa- yan yana. 1956’da eğitim bakanının ziyareti sırasında müze olmasını önerdiği evi, eşinin ölümünden sonra 1985’te ölümüne dek karısı yönetmiş.

Otelde, akşam yemeği sırasında sahnede, modern müzikle oryantalin yanı sıra sambanın da yer aldığı figürlerle dans eden kızlara, bazısı tehlikeli sayılabilecek numaralarla ateşbazlar eşlik eder. Kıvılcımlar saçan bir demir testeresinin enstrüman olarak kullanılışı ise “abla”ya kalırsa, sesi olmasa, bayağı hoş bir buluştur.

Gecenin son buluşmasını deniz kıyısındaki barda kuzini ve eşiyle yapan kız kardeşler, Haziran sonu İstanbul’daki düğünlerinden sonra, Güneydoğu Asya’da yaşanan bu şaşırtıcı buluşmayı bol fotoğrafla, internet elverdiğince eşe dosta naklen duyurmayı borç bilir.

1 Ağustos 2014 Cuma, sabah 04:10’da bavulları kapı önlerine çıkarıp Sulawesi’ye gitmek üzere lobide toplanan grup kumanyalarını alır, araca biner, havaalanına yollanır. 1.5 saatlik uçuş sonrası kendilerini karşılayan yerel rehber Matthew söze besmeleyle başlar. Yardımcısı sempatik genç Ari ile -eski adı Selebes- Sulawesi’deki gezi boyunca grupla birlikte olacaktır. Dağıtılan haritada göründüğü kadarıyla Sulawesi dört uzun yarımada arasına derin denizlerin girdiği tuhaf biçimli bir ada.

Rehber çevirir: “Avustralya’ya dek tek bir kıta iken son buzul çağında depremlerle kırılarak bu şekli almış; hayvanlar, deniz kabukluları Bali’den Avustralya’ya dek aynı… Endonezya’nın doğusunu kontrol etmek isteyen Portekizliler, Hollandalılar burayı ticaret, geçiş kapısı olarak kullanmışlar. Adanın neresinde olursanız olun en fazla 100 km. sonra denize ulaşırsınız…” Yolda bir ağacı işaretle, Mila isimli meyve, elma gibi, kabuğu sert, evleri farelerden koruyan bir meyve, bir nevi kedi meyvesi… Ujung Pandang, Makassar’ın diğer ismi, adanın güneybatısında ticareti kontrol edecek biçimde yer alır.175.000 kilometrekare alanlı adanın en büyük şehri Makassar, Endonezya’nın 6. büyük şehri. Serbest ticaret yanlısı krallardan biri, zamanında, altın, baharat, ipek ve et saklamada kullanılan karabiber satışından kalan para ile Lizbon’da bir kilise inşa ettirmiş. Parlak ticaret savaşlara neden olmuş. Müslümanlık yayılırken Arap ve Malaylar geldi, 16. yy’da çok sayıda kale inşa ettirmiş iki sultanlık var.”

İki yanına, yarısı direkler üzerinde suda barakalar sıralı nehir ile yeşillikler içinden Makassar’a girilip Rotterdam Kalesi’ne gidilirken “Hollandalıların alıp onardıkları, hapishane olarak da kullanılan kaleyi 2. Dünya savaşı sırasında Japonlar ele geçirdi.”

Orijinal modeli kaplumbağa olan, ilk haliyle ahşap kale, Hollandalılar zamanında taş ve tuğla ile yenilenmiş; “Endonezya bir bütün olarak kabul edilirse, tam orta noktasını belirleyen anıt…” ile kalenin fotoğraflanması için mola sırasında şenlikli kalabalık bir aile grupla fotoğraf çektirmek için sıraya girer.

“Abla” üçlüsünün Hindistan’da rickshaw, Küba’da, Peru’da bicitaxi, Tayland’da tuktuk adıyla deneyimledikleri; (birkaç sözcüğün baş harflerinden) bajaj, önde iki kişinin taşındığı, bisiklet ya da motosiklet tarafından itilen taşıtlar yanı sıra bol miktarda motosiklet, ardına takıldıkları tankerle akıp giderken tarihi liman bölgesine gidiş yolu bir kamyon tarafından tıkanır. 

Grubun, egzos yoğun aşırı sıcakta yürüyerek gezdiği nehir/liman girintisi, onca yoksulluğa karşı, bembeyaz dişlerle gülerken sarılmaya da teşne, şen insanlarla dolu. Tertemiz, son derece şık genç bir kız, motosikleti üzerinde, toz duman arasında yol alırken fotomontaj gibi durur. Sonunda varılan tarihi limanda -Paotere the Pinisi-, Bugis adı verilen denizcilerin, tüccarların yüzlerce yıldır kullandığı geleneksel Pinisi tekneleri fotoğraflanır. “Eskiden yelkenli iken şimdilerde çoğu motorlu; büyük olanlar ile dar, ufak görünüşlerine karşın, önde iki araba, arka güvertede ise buzdolabı, TV gibi eşya rahatça taşınıyor, Avustralya’ya dek gidip geliyorlar; ufak tekneler ise çevre adalara tarım ürünleri taşıyıp balıkçılık için kullanılıyor.” Aşırı sıcağın sersemlettiği “abla”, dehşet içinde notlar alırken, bunca yoksulluğu nasıl yazıya dökeceğini düşünedursun, oyunlarına ara vermiş küçük oğlanlar, fotoğraf çekenlere kahkahalarla poz vermekte!

Yola koyulan gruptan sorulan “Sulawesi tümüyle Müslüman mı?” sorusu, “Kuzeyde Müslümanlar çoğunlukta, güneyde %75; onları Katolik ve Protestanlar sonra Budist ve Hindular izliyor”; “Azınlıklara karşı davranışları nasıl?” sorusu ise “Müslümanların bir eyleminde, Kota’da bir diskotekte birkaç yıl önce birkaç yüz kişi öldü ama toparlandılar.” yanıtı alır.

Kuzeye giden yol, sağlı sollu muz ağaçlı ve açık; üç beş ev, bir iki tarım alanı yanında adım başı, yerden sütunlarla yüksek, verandalı, gümüş ya da sırlı seramik ışıltılı soğan kubbeli, köşeli minareli camiler, kurutulmuş balık yengeç satan dükkânlar, plastik filelerde tezgâhlara dizili, çatılara asılı muhteşem zenginlikte rengârenk meyveler, karpuz yığınları, pet şişelerde meyve suları… Bali’deki taş işçiliği harikası heykeller Sulawesi’de yerlerini, mezar taşlarına bırakmış.

“Dünya’nın tüm kelebeklerini barındıran Maros Bölgesi’ndeyiz… Bölgenin en önemli geliri çimentodan, dağlardaki taşları öğütüyorlar… Sözleri muteber Şıh’lar vardır, toplulukları idare ederler.”

Bol motosikletli yolun bir yanında, yol kıyısına dek pirinç kurutulan bezler serili, ördeklerin mutlu mutlu dolaştığı, sele/sıcağa karşı korunma amacıyla yerden sırıklarla bir kat yükseltilmiş, bazısı, yeşil, kiremit rengi sırlı seramik çatısı ışıldayan evler; diğer yanı birbirinden ayrı öbekler halinde, fazla yüksek olmayan, bitkilerle kaplı, -“abla”ya Çin’de, nehir gezisi sırasında Guilin’de gördükleri karstik yapıyı hatırlatan- dağlar.

Deniz yola paralel giderken, Barru Bölgesi’ni geçtik, Makassar geçidi solda… Yemek 1 saat sonra.”

Tıklım tıklım camiler Cuma namazına hazırlanmakta. Parlak sırlı seramikle kaplı, ortalarına çakılı taşlar -iri erkek, ufak kadın- mevta bilgisi taşıyan, Çinlilere ait bir mezarlık.

Kuzeye çıkarken, denizden ayrılıp, içe sapılan yol ayrımında, Makassar Körfezi’ne uzak bir tepeden bakan, -kenarda ışıltılı bir gelin damat köşkünün de bulunduğu- lokantada, öğle yemeğinde kuşkonmaz çorbası, balık, karides ve Çin usulü sebze ile karpuz iri kâselerle masalara serpiştirilir, grup servisi kendi yapar.

Yolda, çok düzgün, bakımlı bahçeler içindeki zengin evler yanında büyük, yeni, bol minareli Pare Pare merkez camiinin soğan kubbesi, baklava şekilli yeşil, mavi sırlı seramikle şavkımakta.

“Çatılardaki üçgen biçimli kavuşumların nedenleri; -Bugislerin animist inançlarının bir devamı olsa gerek- rüzgârda sesler ruhları çağırıyor, Müslümanlar ile namaste arasında bir paralellik kuruyor, güneş saati olarak kullanılıyor... Bugis halkı Çin etkisiyle ipek işlemede usta… 5 saat daha yolumuz var.”

“Toraja halkı %65 Protestan, %17 Katolik,%6 İslam, %6 Hindu; beş-altı tane lehçeleri var. Defin törenleri ilginç, Temmuz-Ağustos’a denk getirmeye çalışıyorlar. Ölü, az ışık gören bir odada, bazen ilaçlanarak bekletilir, bu süre boyunca asla ölümden söz edilmez, “hasta kişi” olarak anılır, yiyecek sunulur. Törenlerin doğru zamanını, yıldızlara, ağaçlara bakarak saptayan kişiler vardır. Adedi 700 milyon TL’den, 15-20 Asya Mandası (bufalo) kesilmesi gelenek olmuş törenlerde aileler, köyler birbirlerini mahcup etmiyorlar.”

Tüylü kırmızı kabuklu, tatlı Rambutan ile Liçi yığılı tezgâhtan alışveriş yapılan meyve molası sonrası grup yeniden yola koyulur.

“Toraja Halkı için Asya Mandası önemli, evin ön cephesini -kökenlerinin denizci anısına, tekneye benzettikleri- çatıya dek boynuzlarla süslerler. Ev yatırım amaçlı değil, ailenin yaşadığı yerdir, eskiden bir arada yaşarken şimdilerde aile büyüdükçe yeni yapılan evlere geçiş var.”

Saddang Nehri üzerindeki köprü aşılır, Selamat Enrekang yazılı ahşap kemer altından bölgeye girilir. 17:30’da inilen, girişi alçakgönüllü mola yeri, arkada akıl almaz genişlikte bir panoramaya bakar: Derinde köpüklü bir ırmak, kısmen ağaçlı, birbirine dayalı dağlar üzerinde, bastığı yeri sarmalayıp öperek ağır ağır ilerleyen bulutlar, aşağıda bir patikada kırmızı kasklı, kırmızı bir motosiklet…

Bitişik dükkân, sebze, meyve, kurutulmuş taze meyve ile pirinçli, mısırlı, bol baharatlı çerez, Hindistan cevizi sütlü şekerlemeler satmakta. Turuncu bir anne kedi “abla” üçlüsünden aldığı sevgi sinyalleri üzerine bacaklara sürünür.

Dışarının, unuttukları sıcağını her inişlerinde, daha, Ari’nin özenle açtığı kapı dibinde hatırlatan klima, araca bindikten bir süre sonra ise şallara bürünmeyi gerektirmekte.

Yol nemli sıcakta yeşile bata çıka sürer; muz ağaçlarından ormanlar içinde, balkonlarına çamaşırlar asılı, dibinde tavuklar ve bir köpekle ahşap derme çatma evlerin merdivenlerinde, büyükler, yeniyetmeler, bebeler kucak kucağa bir arada. “Abla”nın aklında Mevlâna’dan bir söz: “Mesul olduklarınızla meşgul olun.”

İki saat daha süren yolculuk sonunda Toraja’ya, 20:30’da Toraja Heritage Hotel’e varan grup yine, meyve suyu ve temiz havlu ikramıyla karşılanır. Akşam yemeği ardından odalarına/evlere dağılan grubun, çevrenin ihtişamını görebilmesi için ertesi sabaha, gün ışığına kavuşması gerekir.

 

“Abla”nın gezi arkadaşının bol fotoğraflı izlenimleri:
http://gezix.blogspot.com.tr/

Adrien Jean Le Mayeur de Merpres görselleri:

Paotere the Pinisi görselleri:

Toraja Heritage Hotel görselleri:

10 Eylül 2014 Çarşamba

Endonezya’daki üçüncü günde “abla” grubu, Bali Adası’nın doğusuna yönelir, Batubulan, Ubud ile iki de tapınak gezer.



30 Temmuz 2014 Çarşamba sabahı yine, vurmalı iki çalgıya eşlik eden bir nefesli ile canlı müzikli; iri sarımsak dişlerine benzeyen sert ince kahverengi kabuklu, lezzetli Salak adlı meyveli, kahvaltının ardından yola çıkan grup adanın doğusuna yönelir.

Taş işçiliğiyle tanınan Batubulan Köyü’ne varıp ünlü Barong Dansı’nı izleme amacıyla dağıldıkları sıralarda, -bir kenarında müzisyenlerin oturduğu sahne- üç yanı açık, üstü kapalı alanda izledikleri, 1930’larda turistlerin bir gece gösterisini beğenmeleri üzerine gündüze de alınan oyundan, ne “abla” ne ortanca, ellerine verilen İngilizce metne karşın, pek bir şey anlamaz. Sonradan rehberin yaptığı “Dansta el figürleri çok önemlidir, çocuklukta başlayan çalışmalarla parmaklar geriye doğru açılır, evde denemeyin!.. İyi ile kötünün bitmeyen mücadelesini anlatan oyunda, koruyucu ruh, kırmızı maskeli Barong yanında, mezarlıkları gezen, hastalıkları yöneten dul cadı kraliçe Randa, büyüleri kutsal suyla temizleyen bir rahip vardır; dansın sonunda kazanan kaybeden olmaz, her şey dengede biter” açıklamasına bakarak “abla”, giderek tek yöne, para ile ölçülen başarıya şartlandırılmış toplum olma yolundayken, kazanan/kaybedenin olmadığı bir anlayışı kavramakta zorlanmalarını hoşgörüyle kabullenir. Yine de, oyunu binlerce yıldır aynı heyecanla, sempatiyle izleyen yerel halka bakarak, rehberle aynı bakış açısıyla, “Peki biz, Karagöz’den, Kavuklu ile Pişekâr’dan, -“abla”nın kısırlaşma korkusu toplu terapisi dediği- erkek cinsel organının kesildiği eğlenceli sahne türünden paralellikler taşıyan geleneksel seyirlikten nasıl, ne zaman soğu(tul)duk?” diye sormadan edemez.

Dansçı heykelleriyle süslü bulvarda yol alınırken rehber anlatır: “Batu Ay, bulan taş anlamında; köy, hayal gücünü zorlayan formlarda, incelikli taş işçiliği ile tanınır. Paras, nehirlerin daraldığı yerlerden toplanan volkanik malzemenin, basınç altında bloklar haline getirilmiş taşın ismidir.” Yoldaki uyarı tabelası üzerine “Hati kalp demek, HATİ HATİ DİKKAT.”

Bir araya gelmiş ince gövdelerden oluşan, kutsal ruhları barındırdığından dipleri her zaman sunak ve ibadet yeri, geniş gölgeli Banyan Ağacı yakınında bir taş işleme atölyesinde grup çalışanları izler: “Gri, siyah ve açık sarı beyaz renkte taşlar, usta tarafından model kullanılmaksızın şekillendirilir, çıraklar tarafından pürüzler giderilir, rötuşlanır.”

Caluk Köyü’nden geçerken “altın ve gümüş bu adada yok, diğerlerinden çıkarılıyor ama bu köy altın ve gümüş işçiliğiyle ünlü.”

Yol boyunca adım başı, bir ağaç kovuğunda, şemsiyeli, siyah beyaz kareli saronglu iki aslan yontusu önünde hasır örme kaplarda pirinç, çiçek vb. cililer.

Bir ağaç işleme atölyesinde ise, yine ustaların ana hatlarını belirlediği desenleri çıraklar zımparalayıp cilalıyor; derinlemesine kat kat iç içe geçmiş ağaç dalları, hayvanlarıyla bir ormanın derinlemesine resmedildiği pano gibi ustalık eseri pek çok oyma için kullanılan ağaçlar arasında dayanıklı Teak, Abanoz ve Sandal Ağacı yanında en ilginci, açık sarı renkli, kabuğu kabaralı Krokodil Ağacı.

Ubud’a doğru yol alınırken rehber anlatır: “1920’lerde Alman ve Hollandalı iki ressam, müzisyen ‘30’larda prensten aldıkları destekle, büyük yaşam gücü zindelik anlamına Pitamaha’yı kuruyor, genç sanatçıları eğitiyorlar. Bu hareket 1942’de Japon istilası sırasında kesintiye uğruyor. Julia Roberts’ın oynadığı Eat, Pray, Love, burada çekildikten sonra Ubud iyice popüler olmuş. 1890’lı yıllardan kalma bir saray var, Pitamaha hareketi uyuyan bir köyü sanat kenti haline getirmiş… Halk gelecek bilgisine önem veriyor, pirinç tarlasına konan sıska ördek, orayı satın alıp Bebek Bangil isimli lokanta açan adam için bir işaret sayılmış. Buraya 30 yıl önce gelmiş olsaydık, sadece pirinç tarlaları bulacaktık, trafik böyle olmayacaktı.”

Kıymetli şeylerin konduğu çanak anlamına Pundi Pundi Lokantasında sergilenen eski, marka bir motosiklet, servis edilen ördek kızartmasından daha çok beğenilir. Pazara göz atıp caddede yürümeyi seçen kardeşler, aşırı sıcağın verdiği zahmete karşın ufak tefek alışveriş yapar, dükkânların giriş kapısı önüne konmuş, alışık olmayan turistlerin kazaen basıp dağıttıkları pirinçli, çiçekli cililerin fotoğrafını çekerler.

11. yy. Hindu Tapınağı Gunung Kawi’yi görmeye yollanan grup, hangisinin nerede başlayıp bittiği belirsiz, yakın düzen köyler arasında patlamış su borusunun iyice ağırlaştırdığı trafik yüzünden epey zaman yitirir.

Bir gün öncesinden “yanınıza örtünmek üzere şal alın ya da pantolon giyin” uyarısı üzerine gayet tedbirli grubu karşılayan tapınak görevlisi, şaşkınlığa aldırmaksızın ve ayırmaksızın şortlar, etekler, pantolonlar üzerine, kadın erkek herkesi fuşya çiçekli sarongla donatır.

Çiçekler içinde huzur noktaları gibi, arkadaki kaynağın yüzyıllardır beslediği, ortası kutsal sunaklı havuzlar arasından geçilir, beş aslanın ağzından bir başka havuza şırıltıyla akan şifalı olduğu söylenen suya gelinir. İri kıyım turuncu balıkların salındığı, dilek paralarının şavkıdığı havuzun şifalı suyunu, sıcağı umarsız Ubud’dan getirdiği baş ağrısına çare gören “abla”, küçüğün belgelediği biçimde sudan içer, tepe çakrasını ıslatır, faydasını da görür.


Meyvesiyle beraber Mangosteen ağacı ile bahçede asaletle salınmakta iri kıyım bıldırcınlar, dağları simgeleyen yapılardan en yükseği, tepeden aşağı salınan uzun sarı kumaşla süslü olanı fotoğraflanır. “Kutsal taş yapıların kumaşlarla süslendiği, 210 günde bir yapılan 3 gün süren törenlerin, başı ile aşamaları ahşap çanlarla duyuruluyor. 30 tapınak alanı kapsayan 23 tapınak var. 1917 depreminde ikisi hariç zarar görmüş ama 1963’teki patlamadan 6 km uzakta olmasına karşın hasar görmemiş.”

Grup yola, doğuya, rehberin “1963’te patlayıp 3142 m olan yüksekliği 3000 m’ye düşen yanardağ, Doğu Bali’nin sembollerinden. Evlerini yataklarını buna göre yerleştirirler” diye anlattığı Agung Dağı’na doğru devam ederken yol, kalabalık bir grup tarafından doldurulur.

Şık kadınlar, erkekler, omuzlarındaki sopalara bağlı hasır sepetlerde kümes hayvanları, meyveler, yiyecekler taşımakta. Müzik eşliğinde güle oynaya yol alan grup, bir toplu ölü yakma töreni için yürümekte: “100 ailenin katılımı ile üç farklı -Şiva, Brahma, Vişnu- tapınağı ziyaret edip mezarlığa gidecekler, tabutlarını çıkardıkları, bir gece evde misafir edecekleri ölülerini ertesi gün krematoryuma götürecekler… Başrahip olmak için Brahman sınıfı üyesi olmak gerekiyor; dört kast var, bir üst sınıftan biriyle evlenen kadın, sınıfını ve çocuğunu yükseltir, alt sınıftan evlenen düşürür, pek tercih edilmiyor, yıllar öncesi geçiş mümkün değildi. Köylerde yaşayanlar birbirlerini isimlerinden biliyorlar ama okumaya şehre gidenler bu işi eskisi kadar izlemiyorlar… Kutsal hayvanı, sembolü beyaz fil olan Brahma yaratıcıdır; kutsal kuş Garuda ile simgelenen Vişnu yürütücüdür; beyaz bir boğa ile tanımlanan Şiva yok edicidir; Hindu tanrıları bir bütündür.” 

Atatürk Çiçeği’nin ağaç versiyonları arasından geçen yol yükselirken bir sokak başında, yerel halkın bayıldığı ve Temmuz’da festivalini yaptığı uçurtmaların siyah naylondan ilkel ama gayet işlevsel bir biçimini, iki oğlandan biri salıverirken, diğeri koşarak yükseltir.

Mandalina bahçelerini, uzun aradan sonra bir benzin istasyonu böler.

“Birçok grup, din var, keskin ayrımlar kalkmış. Okullarda çocuklar kendi dinlerini öğreniyorlar, teoloji okuyup tapınaklarda görev alabiliyorlar. Öğrenim 9 yıl sürüyor, yeni başkan 12 yıla çıkarmak istiyormuş. Devlet okulları parasız, özelleri de devlet yarı yarıya destekliyormuş.”

“Abla”nın Peru gezisinden tanıdığı muhteşem kokulu, salkım saçak Melek Borazanı ağaçları ardında 1730 m Batur Volkanı.

Kutsal Dağ anlamına başı bulutlu Agung Dağı eteğindeki taraçalara yerleşmiş, ana tapınak olarak da kabul edilen Besakih Tapınağı’na giden, çok yüksek ağaçlı yol epeydir, sıklıkla rastlanan doktor tabelalarıyla -Dokter Umum, Dokter Prakter, Dokter Gigi (dişçi)- inişte.

Alacakaranlıkta ulaşılan, yoldan aranıp beklemesi sağlanan biletçiden alınan bilet ve hızlıca sarong sarınma sonrası, serinde, yüksek merdivenlerle bir üst taraçaya tırmanılan, yine dağları betimleyen üç tanrıya adanmış tek sayılı çok katlı taş yapıların sessiz siluetleri huzurunda tapınakta; karanlık iyice çöktüğünden tanıtımında sözü edilen manzara görülemese de,  gecenin kendine özgü ses(sizliğ)ine karışan ziller, birkaç ampulün puslu aydınlığında beyaz giysili bir ailenin çoluk çocuk katıldığı, okunmuş su, pirinçli tam tekmil küçük tören, “abla” için muhteşem bir şölen!

Adım başı olsa da, medeniyete uzaklık oranında pahalanan tuvaletler burada 5.000 rupi; -bir ihtimal daha ufak tefek insanlar olduklarından- az ufak alaturka taşlı, yanı başında da içinde plastik bir maşrapa ile temiz su dolu, yaklaşık 1x1x1 m’lik bir sarnıç.

Aksamalar yüzünden programın bir eksiğiyle tamamlandığı yoğun günün dönüşünde otobüste tek ses çıkmaz; yorgun grubun uyuyarak vardığı otelde, akşam yemeği sonrası dinlenmeye çekilinir.

 

“Abla”nın gezi arkadaşının bol fotoğraflı izlenimleri:

http://gezix.blogspot.com.tr/

Barong Dansı

Gunung Kawi görselleri:
https://www.google.com.tr/search?q=gunung+kawi+bali&biw=1188&bih=585&tbm=isch&tbo=u&source=univ&sa=X&ei=mTURVMipJ4i6ygPO7IAo&ved=0CBoQsAQ

Besakih Tapınağı görselleri:

8 Eylül 2014 Pazartesi

“Abla” grubu, Endonezya’daki ikinci günde Denpasar’da Bali Müzesi’ni, Budist ve Hindu Tapınakları ile Jatiluwih’te çeltik tarlalarını ziyaret ederler.

 

29 Temmuz 2014 Salı sabahı “abla”nın dikkatini çeken, bahçesinde, bir köşede canlı müziğin sunulduğu dört yanı açık üstü kapalı kahvaltı salonunun sütunlarını, yarıdan aşağı saran etekler gibi, otelin önündeki havuzun her köşesinde ağızlarından su fışkıran heykellerin belden aşağıları, kentte de sık rastlanılacağı üzere altın, kırmızı, mor kuşaklı siyah beyaz kareli kumaşla örtülü. “Abla”nın rehberden aldığı iki açıklamadan biri, “kutsal varlıkları kendileri ile aynı düzeyde görmeyi seviyorlar”; diğeri ise “siyah beyaz, iyi-kötü türünden karşıtlıkları simgeler: Tanrı hepsini verir, ancak seçim (-“abla”nın eki- ve sorumluluk) size aittir.

Araç sıkışık trafikte zahmetle yol alırken anlatılan: ’30’larda Hollandalıların kurduğu, mimarisi önemli müze için, Denpasar’a 20 dakikalık bir yolumuz var. Pazar yerinin kuzeyi anlamında Denpasar 800.000 kişilik bir şehir, M.Ö. 2500’de Çin’den gelen Budist ve Hindularca kuruldu. Daha sonra İslam, ticaretle gelip Java’da büyük taraftar bulunca, Budist ve Hindu’lar Bali’ye sığınmış. Ardından İngiliz ve Hollandalıların hâkimiyeti… 2. Dünya Savaşı sırasında Japonlarla da savaşan halkın esaret karşısında kendini hançerleme geleneği var; bu durum 20. yy başında gazetelere yansıyınca Hollandalılar isyan etmiş, hükümet işleri iyileştirmiş. 90’ların sonunda, Malay yağmalarından bıkan Balililer, Çin’in kendileriyle ilgilenmeyişi üzerine Hıristiyanlaşmaya sempati duyuyorlar.”

Selamat pagi günaydın demek, avuçlar çene altında birleştirilir; baş üzerine yükseltilirse Tanrı’yı selamlama olur. Günün saatlerine göre dört farklı selamlama biçimi var… Çoğul için aynı sözcük iki kez tekrarlanır. Hape cep telefonu, hape hape cep telefonları demek...” Bayrakları her yerde asılı Bintang “…yerel bira markası… Aile planlamasının olmadığı zamanlarda, cinsiyet ayrımı olmaksızın ilk çocuk, birinci anlamına Wayan, ortanca, ikinci anlamına Made, üçüncü Nyoman, dördüncü, son anlamına Ketut; beşinci çocuktan sonra baştan…”

“Abla”, yol üstünde bir köyde, orta kapıdan girip çıkan süslü insanların, harem, selamlık verandalarda yaptıkları düğünü not ederken, rehberin “İki farklı takvim kullanırlar, bizimkine benzeyen, her iş için iyi kötü zamanları belirleyen Saka ile 7 günlük 30 haftalı Wuku. 1960’taki yanardağ patlamasını, zamanlaması yanlış hesaplanmış bir tören yüzünden Tanrıları kızdırmalarına bağlamışlar… Boşanmalar fazla değil, %1 oranında; tek eşlilik, evlilik kutsaldır…” sözleri, gruptan “demek takvim işe yarıyor” karşılığı bulur.

“Bir kraliçe, metresi olan kocasını büyüyle öldürüyor, halkın tepkisi üzerine sığındığı tapınakta da bir rahip tarafından öldürülüyor, sonradan mitolojik bir figür haline gelip danslara konu olmuş.”

Badung Hanedanı Sarayı’nı geçen, müzeye geldikleri halde bastıran seri yağmurdan ötürü, bir süre araçta bekleyen grup iner, bakımlı, yeşil avlu çevresindeki güzel alçak binalara yönelmeden, girişte kendilerini karşılayan yerel giysili çiftle poz verir.

Taş devrinde kullanılan gereçler, ölülerin embriyon biçiminde gömüldükleri taş mezarlar, kayalık bölgede yerleşimi anlatan geniş detaylı bir maket, Batı Bali’den orijinal bir fosil iskelet, metal kullanımı, takılar, 11. yy. kaya mezarları, sırlı kaplar, metal ve palmiye yaprağı üzerinde, soldan sağa yazılan alfabe… Seremoniler Bölümü’nde rahip giysileri, (eskiden odunla yapılan yakma işlemi gün boyu sürerken şimdi elektriğin kullanıldığı) ölülerin yakıldığı merdivenli süslü yapı, üstündeki kapaktan içine cesedin konduğu ahşap boğa heykeli. “Sevdiği eşyalarla birlikte gömülme, yakılma, sonraki yaşamında zorluk çekmesin, zahmetsizce sahip olsun dileğine dayanır…”

Bebek banyosu içindeki sepet, kuş sırtındaki beşik, plasentayı temsil eden bir başka sepet, “Wuku takvimine göre 210 günde bir tekrarlanan törenlerde kullanılır.

Pirinç tarımı gereçleri arasında en ilginci, pirinç işçisinin, dibine açılan minicik delikten sızan su miktarına bakarak, yevmiyesinin belirlenip ödenmesi amacıyla boyunlara asılan Hindistan Cevizi.

Süslü alçak girişler, “abla”nın kültüründeki gibi saygı amaçlı.

Dengesiz Hollanda tüfeklerine karşı, mızrak; manyetolu telefon, lambalı radyo, Buleleng mimarisi örneği, kat kat döşenmiş ot çatılı bina.

“Ortası kare biçimde delikli Çin paraları halen törenlerde kullanılıyor, yakma töreni sırasında tabuta para atılırsa bu, sonraki yaşamı zengin olsun, yakışıklılık türünden eksiklikleri giderilsin, -rehbere göre- kendine özgüveni artsın…”

Sunu amaçlı Cili, üstü diken diken altı yuvarlak dilimli, minik heykel, çiçek, meyve, pirinç hamurundan yiyeceklerle yapılan düzenleme; palmiye yaprağı ile de yapılan, kadınların törenlerde başlarında taşıdıkları büyük Cililere Gebogan deniyor.

Bol memeli Demeter’in bu kültürde adı, Bruyat. Çok çocuklu kadın heykelleri, Priapos benzeri doğurganlık sembolleri, stilize biçimde iç içe geçmiş kadın, erkek cinsel organı Lingga Yoni.

Birebir boyutlu bir sahnede Barong Dansı karakterleri, yerel halkı temsilen siyah, Çinlileri temsilen de beyaz maskeli figürlerle canlandırılır. Metresini kıskandığı kocasını büyüyle öldüren cadı dul kraliçe Randa –Dünya’nın, içinden henüz çıktığı eril döngünün başında bir ihtimal, bir daha hiçbir kadın böyle bir işe kalkışmasın diye-, ortada tüm çirkinliğiyle salınır.

Yine bir ihtimal -inançta oluşan çatlakla- Hollandalıların sardığı kral, kendisini koruyacağını düşündüğü bıçağını yere bıraktığında kurşunlara hedef olana dek tılsımına inanılan Keris’i, gırtlağına dayamış siyah beyaz kareli etekli savaşçı, dansçılar arasında yer alır.

Grup yola koyulur; Hollandalılara karşı savaşan halk kahramanı Nara Ray’in heykeli önünden geçilir, rehber anlatır: “Binlerce tapınak var, halkın tapınakları, köy tapınakları, işyerindekiler yanı sıra ailelerin, onların ekonomik durumlarını da gösteren, evlerinden çok daha zengin aile tapınakları…”

Çeltik tarlalarına giden suyla dolu hendeklerle çevrili, büyük güzel bahçe, Hindu Dünyasının kozmik denizdeki parçası Pura Taman Ayun bir Hindu Tapınağı: Grubun çevresini dolanarak geçtiği açık alanda, dağları sembolize eden, tek sayılı çok katlı yapılar arasında en yükseği Hinduların kutsal saydığı, Tanrıların oturduğu Meru Dağı’nı simgeler. Avlu iç kısmındaki, Tanrı’ya yoğunlaşmayı öneren üstü kapalı kemerle geçilen kısım sadece ibadete ayrılmış. Öncesindeki üstü açık, yarık kemerler, önce kötülükten arın mesajı vermekte.

İç avludaki ilk yapı, dokuz farklı Tanrının yönünü belirleme amaçlı, avlu köşesinde ise çan kulesi yer almakta.

Bir başka geniş avluda, bambu iskelet üzerine kat kat döşenmiş ince palmiye lifi ile döşeli, 50 yıl dayandığı belirtilen kalın çatının örttüğü, birkaç basamakla inilen arenada gerçek boyutlu bir horoz dövüşü tüm detaylarıyla canlandırılır.

Tapınakları kötü ruhlardan koruyan sağlı sollu canavarlı kapılardan çıkıp araca binen gruba, -gezi boyunca, acentenin muhteşem iyiliği, yollarda ve odalarda- su servisi yapan Tommy, teşekkür ederiz anlamına terima kasih diyenleri “sama, sama” diyerek yanıtlarken rastlanılan, ölü yakmaya giden bir grup Hindu’yu fotoğraflamak için inilir.

İşlemeli, yüksek taht-ı revanın üst katında, turuncu şemsiye altında neşeli torunlarının çevrelediği, üzerinde rahmetlinin resmi sallanan Hindu yas rengi beyaz örtülü tabut, bambu sırıkları omuzlamış kişiler tarafından taşınırken, –ağlamak, ölünün Dünya’dan kopamamasına neden olup, reenkarnasyonunu zorlaştıracağından yas yok- hiç de üzüntülü görünmeyen hatta süslü, şık grupça izlenir. Arkalarından gelen müzisyenlerle çalgılı, şenlikli yakılmaya götürülen büyükannenin külleri 12 gün sonra göl, nehir ya da denize serpilecek.

Öğle yemeği, pirinç tarlası lokantası anlamına Puri Taman Sari’de: Geleneksel biçimde, küçük beyaz taş çiçek motifli, siyah taş dümdüz yolla tapınağına yönlendirilen ziyaretçinin, sağa sapan kısa patika ile varılan alçak kapılı lokantanın girişini şaşırması an meselesi.

Alçakgönüllü giriş, Hindistan Cevizi, muz ağaçları, pirinç tarlalarını kapsayan geniş bir panoramaya açılır. Kabuğunda taze Hindistan Cevizi suyu ve soğuk havlu ikramını, yemek izler: Ağaç kıymıklarıyla tutturulmuş palmiye yaprağı çanaklarda gelen, buharda haşlanmış pirinç, çöp şiş, tofu, noodle, deniz ürünleri, aralarında pekmezin de yer aldığı acı tatlı soslarla sunulur.

Yemyeşil Umabian Köyü geride kalırken batıya, günün üçüncü durağı, UNESCO Dünya Mirası listesinden, çeltik tarlalarının bulunduğu Jatiluwih’e yollanılır.

Tek tük de olsa Hollandalılardan kalma taş ev geleneğinin örneklerinin göze çarptığı bitek yeşil arazide yol alırken rehber söz alır: “Harikulade anlamına gelen Jatiluwih’te narin yapılı Bali pirinci tarımı yapılır” Sıkışık trafiğin nedeni gibi görünen, sokak başındaki araç kalabalığına dikkat çekerek “bir horoz dövüşü... Bahis ve futbol çok revaçta, Dünya Kupası boyunca her ev desteklediği ülkenin bayrağını çekmiş, şimdilerde bir tek Alman bayrağı var… Papaya meyvesinin hamını ince şeritler halinde kesip salata, olgununu meyve olarak tüketiyorlar. Hindistan Cevizinin tazeyken suyu içilir, olgunlaşınca sütü kaynatılıp şekerleme, suyu çekildiğinde ise rendelenip kaynatılır gıda ve kozmetikte, kabuğu, yaprağı eşya yapımında kullanılır.”

Yol üzerinde yine bir düğün töreni, köyün gençleri kapı önünde toplanmış sigara içmekte. Sağda Al Hamza Mescidi.

Birden solda taraçalar belirir; Unesco’nun 2012’de koruma altına aldığı yöreye, biletle giren grup, Batukaru Dağı eteklerinden denize dek uzanan, erozyonu önlemesi yanı sıra önemli miktarda arazi kazandıran büyüleyici manzarayı fotoğraflamak için iki değişik noktada araçtan iner.

Bulutlar iner yağmur tozurken, dördüncü durak Tanah Lot yoluna düşülür. Bali sahilindeki yedi deniz tapınağının en muhteşemi olarak anılan, medcezirin olağanüstü güzellikte şekillendirdiği Tanah (kara) Lot (deniz)’u ilk olarak 16. yy.’da Budist rahip Nirartha keşfeder. “Müslümanlık yayılırken kaçıp Bali’ye yerleşen Budist ve Hindu aristokratlardan, Nirartha’dan öğüt almaya gelenler çoğalınca rahip, bir üst rütbeli tarafından kıskanılır, mücadeleye zorlanır. Sonrasında deniz kıyısındaki mağaralarda denize attığı kuşakları zehirli yılanlara dönüşür ve burada daha sonra birkaç tapınağın eklendiği bir tapınak yapılmasını ister. Tapınaklara ibadet edilmedikçe girilemiyor.” Kemerli bir kayalık üzerinde küçük tapınak binalar gün batımında çok güzel resim veren, Dünyanın yakın uzak her köşesinden gelmişe benzeyen –ki “abla” üçlüsü, ertesi gün kuzenlerinin de eşiyle aynı yerde olup aynı fotoğrafları çektiğini öğrenirler-, bayram dolayısıyla yerli turistin de doldurduğu muhteşem mekân, batan güneşle birlikte hızla tenhalaşırken, alacakaranlıkta, çekilen sudan kalan çukurlarda bir yengecin aceleyle beslenmesi fotoğraflanır.

Dörtte üçü motosiklet, yoğun bayram trafiği içinde Denpasar’a dönerken rehber anlatır: “Yılda 3 milyon kişi Bali’ye gelir.” Sukarno anıtı önünden geçerken “Endonezya Cumhuriyeti’nin kurucusu, 1965’te komünistlerce öldürülmeye çalışıldı… Endonezya’da Müslümanlar gömülür, Hıristiyanlar da ama onlar yakılma fikrine daha yakın. Uygun töreni yapacak paraları yoksa gömüp, para biriktirince çıkarıyorlar.”

Önde ve arkada iki standart kask –baba ile anne- arasında, ortada iki küçük kask ve minik kollar, bacaklar; yoğun trafiğin zahmetini bu yolla aşmışa benzeyen kalabalık akarken Halal Restaurant ve AVM’ler önünden geçilir, otelin 40. Yıldönümünü duyuran Prama Sanur Beach panosu önünde inilir.

Akşam yemeğinde, otel bahçesindeki küçük sahnede Baraka filmini hatırlatan bir gösteriyle yerel halkın çok sevdiği Ramayana sahnelenir. 

 

“Abla”nın gezi arkadaşının bol fotoğraflı izlenimleri:
http://gezix.blogspot.com.tr/


Pura Taman Ayun görselleri:
https://www.google.com.tr/search?q=pura+taman+ayun&tbm=isch&tbo=u&source=univ&sa=X&ei=3sr4U_KiGMO_ywOVoICYBQ&sqi=2&ved=0CBoQsAQ&biw=911&bih=449

Jatiluwih görselleri:

Tanah Lot görselleri:

Prama Sanur Beach görselleri:

Ramayana:

7 Eylül 2014 Pazar

2014 Temmuz son haftası ile Ağustos ilk haftası “abla” üçlüsü, Endonezya’da gezer.


26 Temmuz 2014 Cumartesi öğle “bayram” öncesi, damatlarınca bir koşu Burhaniye’ye ulaştırılan “abla”, iki haftalık giysi dolu şişkin bavulunu sürürken takındığı tavır bir olağanüstülüğe işaret eden firma görevlisince aydınlatılır: “Otobüs İstanbul’dan çıkamamış, gelişi gecikti, kalkışı iki saat sonra ancak, isterseniz başka otobüsle…”

Böylece, 11:15’te yola çıkması gerekirken, Şeker Bayramı tatili dolayısıyla İstanbul’dan boşanan kalabalığın kilitlediği trafik yüzünden, söz konusu saatte ancak Burhaniye Garajı’na giriş yapan otobüsün, şaşkına dönmüş sürücüsü ile muavinleri, yüzlerinde her şeyi aşmışlıktan gelen derin tebessümle Ayvalık’a devam edecekken, “abla” ile diğer yolcular, bir başka otobüsle İstanbul’a uğurlanır.

Yol boyu sağlı sollu, kimi fotoğraflanmakta ufak tefek kazaların gözlendiği, Yalova Topçular’dan karşıya, büyük izdihamın yaşandığı Eskihisar’a, beklemesiz süren yolculuk Dudullu’da sona erer; “abla” ertesi sabah yola birlikte çıkacağı ortanca kardeşinin evine, yolla kıyaslandığında pek huzurlu Bostancı’ya gidecek servise biner.

27 Temmuz 2014 Pazar sabahı, nüfus sayımı sükûneti içindeki şehirde Bostancı’dan Taksim’e taksiyle 20 dakikada ulaşıp küçük kardeşle buluşan ortanca ile ablanın, havaalanı servis aracıyla Yeşilköy’e varması fazla zaman almaz. Üç kız kardeş, Singapur aktarmalı biletlerini aldıkları bankoda, yolculukları boyunca rehberleri olacak ciddi genç adamla tanışırlar.

13:30’da başlayan, türbülansa batıp çıktıkları 10.5 saatlik uzun yolculukta, “abla”nın, tasarımcısına hayranlık duyduğu zemini hafif yapışkan madde kaplı yiyecek tepsileri sayesinde kaza yaşanmaz.

28 Temmuz 2014 Pazartesi sabaha karşı, 5 saat ileri Singapur’a inip saatlerini ayarlayan grup, 7:00’de kendilerini Bali’ye götürecek ikinci uçuşu beklerken üçlü, Changi Havaalanı’nı süsleyen orkidesi bol, sulu, köprülü, bazısı fazla pırıltılı bahçe düzenlemelerini fotoğraflar; çocukların, uzun masalarda yığılı kuru boya ve kabartma kalıplarla ürettiği resimlere bakarlar. Uçağa binmeden yaptıkları tuvalet ziyareti sırasında, bir yıl önceki Singapur gezisi sırasında pek beğendikleri temizleyici sprey ile bazı tuvaletler içindeki bebek sandalyelerini yerli yerinde bulur; sorumlu, fotoğrafından ciddiyetle bakmakta Ramayee Rajagopal’ı, çıkışta, işinin beş kademede oylandığı panoda, memnuniyetle Excellent! diyerek oylarlar.

Yine Singapur Havayolları ile Bali’ye doğru yol alınırken, İngilizce özürlü “abla” şans eseri Patricia Highsmith’in Ocak Ayının İki Yüzü romanından uyarlama siyah beyaz bir film yakalar; yazarın diğer yapıtları gibi sıra dışı psikolojik gerilimi, kitabı okumuş olmanın avantajıyla keyifle izler.

9:35’te Bali Adası başkenti Denpasar’a inip, doldurdukları kağıtlar ve vize için ikişer fotoğrafla önüne dizildikleri bankolardan sorunsuz geçen yolcular, para (1 USD = 11.300 IDR) bozdurur; sıfırı bol bir koca tomar rupiyi çantasına sığdırmakta zorlanan küçük kız kardeş “banka soygunu gibi!” yakıştırması yapar.

Başta, yukarıyla bağı simgeleyen yıldız biçimli başlık, insanla bağın sembolü gömlek ve doğa ile harmoniyi tanımlayan saronglu yerel rehber Tomy’nin yanındaki yerel giysili genç kız, gelenleri, alçakgönüllü görünümüne karşın muhteşem kokulu frangipani kolyeleriyle karşılayıp süsler.

Gezi sonuna dek ancak alışılan, sürücüsü sağda otobüse binen; birbirine âşık çiftler, kız kardeşler, arkadaşlardan oluşmuş 20 kişilik grup, salkım saçak çiçekli otopark katları önünden geçerek 25 dakikalık yola koyulur. “Yıllık sıcaklık ortalama 25 derece, Temmuz Ağustos seyahat için en uygun aylardır” bilgisi veren rehber, gruba Bali’de bulunulduğu sürece ulaşılabilecek telefonunu yazdırır, ekler: “Mavi renkli Bluebird taksiler güvenlidir, 5.000’den açar taksimetreyi, şehir içi en çok 10.000 rupi yazar, benzin ucuz, taksi de ucuzdur… Yaklaşık 18.000 adanın 7-8.000’i yerleşime açık, en gözde olanı 5 km’lik sahili ile Bali… Arapça, Çince, Hollandaca karışımı, yazıldığı gibi okunan bir dil kullanırlar. Bali Hindu ve Budist ağırlıklı, Endonezya genelinde Müslümanlık yoğun. Adanın çok yerinde elektrik yokken, buraya asansörlü, yürüyen merdivenli binalarla turizm yatırımı yapıldı. Batı sörf turizmine uygun dalgalı plajlarla ünlü; doğuda, çekildiğinde suya ulaşabilmek için yüzlerce metre yürünen daha sakin plajlar var… Suç oranı düşük ama pasaport ve paranızı yanınızda taşımamanızı öneririz… Volkanlar, depremler yüzünden yapılaşmada bina yükseklikleri Hindistan Cevizi ağacını aşamaz, prensibine uyulmuştur… Pazarlık var, sizin için ederi ne ise bunun altından başlayın, aldıktan sonra da fiyatını sormayın.”

Pembe, sarı, beyaz mis kokulu frangipani ağaçları, palmiyelerle çevrili otele varılır. Tarçınlı, limonlu serin bir içecek ikramıyla karşılanan, sincapların tırmanıp indiği ağaçlar ötesi kumsala denize bakan, -“abla”nın bayıldığı, katılımcıların alışık olduğu türde bir melodisi olmadığından bir başı, sonu yokmuş duygusu veren hazmı zor yerel müziğin dalgalandığı- verandada, gözleri, –daha çok selametle vardık haberi verme amaçlı iletişime geçme çabasıyla- telefonlarında gruba, öğle yemeği öncesi soğuk havlu servisi yapılır.

İlk bakışta Çin mutfağından esinler taşıyan öğle yemeği sonrası, balkonu, palmiye çevrili havuzlar üzerinden okyanusu gören odalarına yerleşen üçlü, daha sonra kartlarını gösterip tabelasında “no towelcard, no towel” yazılı kulübeden havlularını alır; esintide rahatça güneşlenir, çekilmiş denizden arta kalan geniş uzun beyaz kumsalda yürür, parasailing yapanları ve iki yanındaki desteklerle suyun dönüşünü bekleyen tekneleri, minik denizyıldızlarını fotoğraflarlar.

Tur programının ilk gününün boş bırakılışını takdirle karşılayan kız kardeşler havlularını iade edip, akşam yemeğine kadar dinlenmeye çekildikleri, -çekmece içinde bir etiketle Kıblat ibaresiyle kıblenin belirtildiği- odalarında, -izleyen günlerde fasulye hamurundan susam kaplı yumuşak tatlı Javanese Cake, pasta, hatta tatlımsı balıklı çörekle son bulacak ikram silsilesinin ilki- ancak kaşıkla yenebilen jelimsi çekirdekli iç kısmı çok lezzetli passion fruit bulurlar.

Otelin sahilindeki tsunami uyarısı, toplanma noktaları bilgisi taşıyan tabelalara ek, oda kapısı arkalarındaki deprem talimatlarının, daha sonra Java Adası’nda karşılaşılacak yanardağ aktivitesinin, morallerinde en ufak bir sarsılma yaratmadığı adalar halkı, grubu, gezinin sonuna dek her karşılaşmada güler yüzle selamlar.

Grubun yeni yeni tanıştığı, dalgaların şıpırtısının esintiye karıştığı akşam yemeği sonrası, bakımlı bahçeleri şenlendiren tanımadık kuşların cıvıltıları arasında odalara, ardından da ülkeden binlerce km. ötede, yorgun, derin uykulara varılır.

 

“Abla”nın gezi arkadaşının bol fotoğraflı izlenimleri:

http://gezix.blogspot.com.tr/

Patricia Highsmith hakkında:



Frangipani görselleri:


 
Denpasar görselleri:

14 Ağustos 2014 Perşembe

Endonezya gezisi dönüşü, 2014 Ağustos’u 9. günü “abla”, Karapati’nin ölümü kararına tanıklık eder.

 
90'lı yılların başında çalıştığı, eski solcu beş patronlu işyerinde, üç kişilik iş çıkarması beklenen "abla"nın, bilgisayar başında didindiği gergin bir günün sonunda, bu beş patrondan en çocuksu yaradılışlı olanı gelir ve klavyenin yanına minicik harika bir bebek kedi bırakır! Bu; ücretlerde, su+ekmek değerindeki yemek fişlerinde en ufak bir değişiklik yaratmazken, Ajans kârının katlanışının kanıtı, modelleri güncellendikçe irileşen patron arabalarının sığmadığı küçük arka bahçede bulduğu iki bebek kediden biridir.
 
Çocuksu yaradılışlı patron iki kardeş bebek kediyi evine götürür, yaklaşık sekiz ay sonra birbirinin aynısı 8 tane olarak, boyunlarında sarı kurdelelerle şık bir sepet içinde geri getirir; ensest ürünü muhteşem güzellikte 8 bebek kedi!
 
Evde, ölü doğan kardeşlerinden sonra yapılan kürtajdan artakalıp salimen doğduğu için adı Lucky olan "abla"nın sevgili kedisi vardır, bir ikincisi fikrine yanaşmaz. Yanaşmaz ama, bumerang örneği kapılandığı iki adresten yaramazlığı yüzünden geri gönderilen bir bebek kedinin, metin yazarının koca spor ayakkabısı üzerinde bağcıklarıyla oynayışını izlediğinde "abla"nın direnci kırılır, Karapati'ye vurulur, alır eve getirir.
 
Yavruyken koca kulaklı, karnı iki yanda gül desenli, uzunca tüyleri ipek yumuşaklığında, adını aldığı tabanları kadar, yanmakta olan mumun titreşen alevine pati atacak kadar gözü kara kedicik eve girer girmez kıdemli Lucky’i ikinci sıraya atar.  Bir dönem kornişe dek tırmandığı tül perde tepelerinde dolanır; geceleri de, gündüzleri tepelediği Lucky’nin koynunda huzurla uykuya dalar. Apartmanın beşinci katında sürdürdüğü yaşamında başka türlüsü mümkün olmadığından daha önce kısırlaştırılmış Lucky ile aynı kaderi paylaşmadan az bir zaman önce, bir arkadaşlarının yakışıklı erkek kedisi Uğur ile tanıştırılırsa da sempati duymaz; böylece ilk yaşı tamamlanırken Karapati yaşamının bir tarafına veda eder.
 
İzleyen yıllarda sabırlı, ağırbaşlı Lucky’ye karşın, sıradışılığını her fırsatta sergileyen Karapati, kuşları gözlerken bir kez pencereden aşağı uçar; bereket alt katın pancuru açıktır da ona çarpıp beton yerine toprağa daha yumuşak bir iniş yapar, bir kolu kırılır, çenesi sıyrılır; iki kez de sıcak fırın üzerine çıkar, patikleri soyulur.
 
Uzun süren sarılığı atlatamayıp, ölmek üzere fırının arkasına sığınmaya başladığı sıra, “abla”nın küçük kız kardeşi işe el koyar; bayağı masraf ederek Karapati’nin köpek dozunda serumla yıkanmasına önayak olduğu iyice sıska, ümitsiz bedenini sağaltır. Sözkonusu bedeli ödeyemeyeceğinden “abla”ya kalmış olsa 10 yıl önce ölmüş olacak Karapati’nin uzayan ömrü, böylelikle, küçük kız kardeşin aileye hediyesi olur.
 
Haziran sonu kuzen düğünü için İstanbul’a gittiğinde Karapati’nin bedeninde, yandan büyümekte olan hörgücünün iyice irileştiğini gören “abla”, görmeyen gözlerine, duymayan kulaklarına ve giderek yavaşlayan reflekslerine, beslenme, dışkılama alışkanlığına bakarak 20 yaşını sürmekte kedinin, çok fazla yaşayamayacağı kanısına varır.
 
Endonezya’dan dönüş yolunda kızından aldıkları, “gelince beni arayın” mesajı üzerine iner inmez, bavul beklerken yaptıkları konuşmada, her şeye karşın üç kardeşi çok üzen, “Karapati’yi uyutmaya karar verdik, vedalaşmak isterseniz…” bilgisi alınır.
 
Kendi kedisi Pamuk’un ömrünü sevgisiyle uzatmış, tüm evini gazeteyle döşediği 2 yıl boyunca büyük fedakârlıkla hayatta tutmuş küçük kızkardeşin, fikir değişikliği sağlamayacaksa gelmek istemediğini bildirdiği Karapati’yi görmeye “abla” ile giden ortancanın niyeti ise, olabilecekse, kediyi kendi evine alıp bir zaman bakmak.
 
Ortada bir kova su, kan ter içinde kapıyı açan perişan ifadeli damat ile hamileliğin kararsız duygusallığında kız, kimbilir kaçıncı kez silindiği halde sinsi sinsi kokmakta salonda manzara çok net; kanepe arkasını tuvalet bellemiş, kapısı kapatıldığında da kapı dibine işemek dışında pek yaşamsal faaliyeti kalmamış Karapati’nin ise oradan buraya taşınacak gibi değil.
 
Bir kısmını Endonezya gezisi sohbeti işgal etmiş görünen; arada, arka bacakları üzerine çöke kalka banyoya sürünen, bir lokma yer gibi yapıp başı düşen Karapati’nin soluk alıp almadığının gözlendiği bir kaç saatin sonunda, gönülsüzce yüklendiği kedi çantası ile uğurlanan, 10 yılı Karapati ile aynı evde geçmiş damat da, taşıdığı duygusal yükün üstesinden gelemeyip sonuna dek veterinerde kalacak gücü bulamaz.
 
Gün akşama kavuşur, “abla” oy vermek üzere evine yollanmaya hazırlanırken aranan veteriner, Karapati’nin geçişini acısız, kolayca yaptığı bilgisini verir.
 
Beş gün sonra bu yazı yazılırken, gözü halâ kurumamış “abla”, Yeni Dünya’nın, bir yeni yılı eşiğinde (Temmuz –Ağustos) tamamlanışın enerjisi taşıyan bir 9 gününde, henüz yaşayan bir canlı için verilen ölüm kararı çevresinde, derin acı duyduğu şüphesiz kişilere bakarken, her birinin haklı olduğunu biliyor olmanın tuhaf huzurunu duyar; bilir ki sevgi kadar, bırakabilmek, salıverebilmek, -kızına kendisi için vasiyet ettiği gibi- gidebilmek de önemlidir.

7 Temmuz 2014 Pazartesi

2014 Temmuz başında “abla”, beklediği müfredat değişikliğinin haberini alır.


2014 Haziran’ı başında, Dünya gezegenindeki son enkarnasyonunu özetleyip yayına koyduğu doğum günü yazısı okunagelirken, aldığı mail üzerine “abla”nın ayakları bir kez daha suya erer.

 
İstanbul’da, Kapadokya gezisi gidiş dönüşü için bulunduğu sıra, 2014 Nisan’ı üçüncü haftasında karşılaştığı “yeni insan”ın, kendisini, eşekten düşmüş karpuza çevirişini yana yakıla anlattığı yazılarında “abla”, aşkı aşan -henüz adlandırılmamış olduğundan yine de, aşk diye anılan- yüksek enerjinin yarattığı hasarı, titreşimi düşük eski bedeni kaldıramadığından, “doz aşımı rahatsızlığı” olarak nitelendirir.


Yüreğini durulukla okuyan az sayıda insandan, -onpunto’dan tanış- arkadaşı, yazıyı okur okumaz attığı maille, uğradığı eşekten düşmüş karpuz durumunun “direnç”ten kaynaklandığını bildirir ise de doz aşımı rahatsızlığı teşhisi “abla”nın aklına daha çok yattığından, gerilere itilir.


Günler geçerken, birkaç saat içinde 10 yıllık bir aşk, üstüne beklenmedik ayrılık yaşamışçasına acıyan gönül bölgesi/kalp çakrası giderek sağalan “abla”, 2014 Mayıs’ı üçüncü haftası, kız kardeşleriyle epey serin denize girip sezonu açtığı sıra, direnç meselesi, artık aklının gerilerinde duramayıp bilincine yükselerek, karşılaşmadan bir ay sonra nihayet, açıklığa kavuşur.

 
“Karanlık” deyip yüzüğünü kaybettiği bodrumda değil de kapı önünde arayan Nasreddin Hoca örneği “abla”, “yeni insan”la karşılaştığında yaşadığı duygu -üçboyut Dünyası gerçekliğinde başka türlüsünü bilmediğinden aşka benzettiği yüksek titreşim- için, şartların uygunsuzluğu yüzünden hissettiği büyük mahcubiyetle, acil olarak doz aşımı teşhisi koymuştur. Arkadaşından aldığı maille olay anını, akıl kaydından birkaç kez yeniden izlediğinde, “uygunsuz” bulduğu duruma gösterdiği direnci yakalamakta gecikmez. Bıraksa, –nasıl yapacağını henüz bilmemekle birlikte- fizikötesi bedenlerinden akıp gidecek, belki besleyecek o caaanım yüksek enerji “abla”nın direnç duvarına çarpıp onca acıya yol açmayacak. Altın Çağ’da, Yüksek Benliği/Ben’im Varlığı Basiret Hanım, bu yüksek titreşimin, yargıdan uzak Yeni Dünya’da paylaşılabileceğini fısıldıyor olsa da, “abla”nın eski ağzı yeni taama hazır değil.

 
“Yeni insan” konusu kapanmadan, “abla” birini daha tanımak, tanıtmaktan kıvanç duyar: Burhaniye Kemer Pazarı’nın yüksek çatıları altında, yağmurlar sonrası serin, bereketin taze sebze meyve kokusu yüklü havasını mutlulukla derin deriiiin içine çekerek dolandığı bir Pazartesi öğle öncesi “abla”, sağ omzu üzerinden, duygusunu dillendiren genç bir ses duyar. Döner, -alışılagelmişin dışında, homurdanmayan- bir delikanlı, –alışıldığı üzere bezgin- annesi ile pazarda; oğlan yüzünde ışıklı bir gülümseme, burnunu havaya kaldırmış koklamakta, “abla”yı seslendirmekte! Aynı şekilde düşündüğünü, hatta başka birileri de farkında mı diye merak ettiğini söyleyen “abla”, annenin, “ama halkımız kıymet biliyor mu?” sözleri üzerine, doğru yolda, rotada bulduğu oğlanı bırakıp kadına yönelir: “Eh, kendileri bilir” der, “gerçekten pazar çok güzel değil mi?” Rastlaştıkları pazı tezgâhından, köylü kadınların zeytin, peynir, sabun, kurutulmuş otlar sergiledikleri yol ayrımına kadar, iki-üç kez aynı sıra ile aynen yinelenen cümleler, karşılıklı iyi pazarlar dilekleriyle sona ererken “abla”, en azından annenin, oğlundaki farka/farkındalığa dikkat çekebilmiş olmayı umut eder.


O ara, İstanbul’dan birkaç günlüğüne gelen kızı, mevsim gereği sıklaşmış gelin makyajları koşuşturmasında tanıştığı genç bir kızdan söz eder; “görsen anne, hiç ego’su yok, tabii korkusu da, öyle bir güven duygusu, iyilik hali içinde, o kadar tatlı ki, ilk başta geri zekâlı sandım.”


2014 Haziran’ı ilk haftası geride kalırken “abla”, eski arkadaşı ile bebekliğini bildiği, bilge anneannesinin ışığını taşıyan genç kızını konuk eder. Evin dış cephe boyası macerasının da katıldığı, ilk günleri poyraz buluşmanın oturumlarında “abla” kendisi için çok önemli iki konuyu aydınlığa kavuşturur:

 
İlki, “abla”nın ezel ebed en büyük meselesi, ele geçirilme, özgürlüğünü yitirme korkusunun kaynağıdır: Geçmiş yaşamlarında yaşadığı tutsaklık, kölelik türü deneyime bağladığı korkusunun dayanağı, poyraz sonrası sakin bir akşamüzeri, deniz dönüşü veranda önüne park edilmiş bir araba bulduğunda saçları diken diken olan “abla” arkadaşına sızlanırken, birdenbire açıklık kazanır. Babası ile evlenmeyi hiç istemeyen, nişanlıyken yüzüğünü bir kaç kez çıkarmasına karşın, aile büyüklerinin uygun bulduğu evliliği engelleyemeyen annesi, hemen hamile kaldığı “abla” yüzünden dönüş/kaçış yolunun tıkandığını düşünüp, esaret korkusunu tüm bedeniyle yaşamış, bebeğe yansıtmış olsa gerek.


İkincisi ise, eskilerin ağır yemekler üzerine hazım için kullandığı, son aylarda yıldızı yeniden parlayan, “abla”nın beslenme biçiminin de desteği soda/sodyum bikarbonat ile -ezoteriklerin demesine bakılırsa, karbon temelli bedenlerimizin, rahmet/kozmik enerjilerle dönüşmekte olduğu, Dünya’nın uzandığı yeni boyuta uyum için gerekli- silikat esaslı bedenler arasındaki bir tür bağlantı: “Abla”nın, arkadaşının kızından alıp -sinemablog’dan tanış- kimyager blogdaşına onaylattığı bilgiye göre, silikatlar en yaygın mineral grubudur, sodyum bikarbonat da iki silikatın bileşimidir.


Hayatı, bir başkasının başına gelenleri izliyormuş duygusuyla yaşadığı son zamanda, bir yandan üçboyut Dünyası’nda görünür diğer yanıyla öte boyutlara uyumlanmaya çalışırken   “abla”, giderek ufalan beslenme çantasının vazgeçilmezi olmuş, ihtiyaç duydukça bir bardak suda eritip bünyesine kattığı sodyum bikarbonat ile silikat esaslı beden bağlantısını yakalamış olmaktan pek memnun.

 
Bayıldığı ve yılda ancak bir dönem tükettiği koyun yoğurdunu, dönem sonunda üreticinin  %10 inek sütü katmasıyla –inek sütünü hazmedemediğinden- artık yiyemeyişi üzerine, zaten mayalanmış yiyeceklerden de uzak “abla”nın yasaklarına bu yıl, geçen yıla kadar pek sevdiği kiraz da eklenir. Bedeninden yükselen tüm bu itirazların, bitkilere yapılagelen, -ülkeyi ekonomik açıdan bağımlı kılma amaçlı- hibritleştirme, genetik müdahale vb.den kaynaklandığından eminken “abla”, bir de, diş macunu türünden sağlık ürünleri içindeki, içme suyuna da katıldığını okuduğu florür’ün, bir bakış açısına göre üçüncü gözü bloke ederek tekâmül sürecini olumsuz etkilediği bilgisine ulaşmaz mı?


İlaçlar içindeki etken maddeler de “ilaç için” deyimiyle dalga geçercesine azalıp yok olmaktayken, tırnak mantarı için “abla”nın umutla alıp sabırla kullandığı kalem-ilaç, hasarlı yeri siyaha boyamaktan başka hiçbir işe yaramaz; ecza dolabının, çocukluğundan beri vazgeçilmezi yara yanık merhemi de sulu bir tür kozmetiğe, kreme dönüşür.


Yiyeceği, ilacı azalıp, yeşilin kazınıp üstüne betonun yayıldığı yaşam alanı gitgide daralırken; inzivasının, bitiş enerjisi taşıyan 9. yılında, her bitişin yeni bir başlangıcın enerjisiyle birlikte geldiği bilincinde “abla”, aralarında, yeni adres, yeniden aşk, hatta (kendi) ölümünün olabileceği bir müfredat değişikliğinin işaretini beklerken, 2014 Temmuz 3. günü haberi alır: Kızı, 5.5 haftalık, henüz 1.5 cm boyunda torununa hamiledir.

 
İlk günlerin şaşkınlıkla karışık, bu sorumluluğun altından kalkabilecek miyim?  kaygısı yerini yavaşça, muhteşem olasılıklar barındıran harikulade bir deneyimin sevincine bırakır; yeni konumuna yerleşirken “abla” artık, tüm çirkinlikleriyle güzel, bütün yanlışlarıyla doğru, bilumum kötülüğüyle iyi, kendisiyle barışık, senbilirsinanneanne olmaya adaydır.