Karapati etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Karapati etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ağustos 2014 Perşembe

Endonezya gezisi dönüşü, 2014 Ağustos’u 9. günü “abla”, Karapati’nin ölümü kararına tanıklık eder.

 
90'lı yılların başında çalıştığı, eski solcu beş patronlu işyerinde, üç kişilik iş çıkarması beklenen "abla"nın, bilgisayar başında didindiği gergin bir günün sonunda, bu beş patrondan en çocuksu yaradılışlı olanı gelir ve klavyenin yanına minicik harika bir bebek kedi bırakır! Bu; ücretlerde, su+ekmek değerindeki yemek fişlerinde en ufak bir değişiklik yaratmazken, Ajans kârının katlanışının kanıtı, modelleri güncellendikçe irileşen patron arabalarının sığmadığı küçük arka bahçede bulduğu iki bebek kediden biridir.
 
Çocuksu yaradılışlı patron iki kardeş bebek kediyi evine götürür, yaklaşık sekiz ay sonra birbirinin aynısı 8 tane olarak, boyunlarında sarı kurdelelerle şık bir sepet içinde geri getirir; ensest ürünü muhteşem güzellikte 8 bebek kedi!
 
Evde, ölü doğan kardeşlerinden sonra yapılan kürtajdan artakalıp salimen doğduğu için adı Lucky olan "abla"nın sevgili kedisi vardır, bir ikincisi fikrine yanaşmaz. Yanaşmaz ama, bumerang örneği kapılandığı iki adresten yaramazlığı yüzünden geri gönderilen bir bebek kedinin, metin yazarının koca spor ayakkabısı üzerinde bağcıklarıyla oynayışını izlediğinde "abla"nın direnci kırılır, Karapati'ye vurulur, alır eve getirir.
 
Yavruyken koca kulaklı, karnı iki yanda gül desenli, uzunca tüyleri ipek yumuşaklığında, adını aldığı tabanları kadar, yanmakta olan mumun titreşen alevine pati atacak kadar gözü kara kedicik eve girer girmez kıdemli Lucky’i ikinci sıraya atar.  Bir dönem kornişe dek tırmandığı tül perde tepelerinde dolanır; geceleri de, gündüzleri tepelediği Lucky’nin koynunda huzurla uykuya dalar. Apartmanın beşinci katında sürdürdüğü yaşamında başka türlüsü mümkün olmadığından daha önce kısırlaştırılmış Lucky ile aynı kaderi paylaşmadan az bir zaman önce, bir arkadaşlarının yakışıklı erkek kedisi Uğur ile tanıştırılırsa da sempati duymaz; böylece ilk yaşı tamamlanırken Karapati yaşamının bir tarafına veda eder.
 
İzleyen yıllarda sabırlı, ağırbaşlı Lucky’ye karşın, sıradışılığını her fırsatta sergileyen Karapati, kuşları gözlerken bir kez pencereden aşağı uçar; bereket alt katın pancuru açıktır da ona çarpıp beton yerine toprağa daha yumuşak bir iniş yapar, bir kolu kırılır, çenesi sıyrılır; iki kez de sıcak fırın üzerine çıkar, patikleri soyulur.
 
Uzun süren sarılığı atlatamayıp, ölmek üzere fırının arkasına sığınmaya başladığı sıra, “abla”nın küçük kız kardeşi işe el koyar; bayağı masraf ederek Karapati’nin köpek dozunda serumla yıkanmasına önayak olduğu iyice sıska, ümitsiz bedenini sağaltır. Sözkonusu bedeli ödeyemeyeceğinden “abla”ya kalmış olsa 10 yıl önce ölmüş olacak Karapati’nin uzayan ömrü, böylelikle, küçük kız kardeşin aileye hediyesi olur.
 
Haziran sonu kuzen düğünü için İstanbul’a gittiğinde Karapati’nin bedeninde, yandan büyümekte olan hörgücünün iyice irileştiğini gören “abla”, görmeyen gözlerine, duymayan kulaklarına ve giderek yavaşlayan reflekslerine, beslenme, dışkılama alışkanlığına bakarak 20 yaşını sürmekte kedinin, çok fazla yaşayamayacağı kanısına varır.
 
Endonezya’dan dönüş yolunda kızından aldıkları, “gelince beni arayın” mesajı üzerine iner inmez, bavul beklerken yaptıkları konuşmada, her şeye karşın üç kardeşi çok üzen, “Karapati’yi uyutmaya karar verdik, vedalaşmak isterseniz…” bilgisi alınır.
 
Kendi kedisi Pamuk’un ömrünü sevgisiyle uzatmış, tüm evini gazeteyle döşediği 2 yıl boyunca büyük fedakârlıkla hayatta tutmuş küçük kızkardeşin, fikir değişikliği sağlamayacaksa gelmek istemediğini bildirdiği Karapati’yi görmeye “abla” ile giden ortancanın niyeti ise, olabilecekse, kediyi kendi evine alıp bir zaman bakmak.
 
Ortada bir kova su, kan ter içinde kapıyı açan perişan ifadeli damat ile hamileliğin kararsız duygusallığında kız, kimbilir kaçıncı kez silindiği halde sinsi sinsi kokmakta salonda manzara çok net; kanepe arkasını tuvalet bellemiş, kapısı kapatıldığında da kapı dibine işemek dışında pek yaşamsal faaliyeti kalmamış Karapati’nin ise oradan buraya taşınacak gibi değil.
 
Bir kısmını Endonezya gezisi sohbeti işgal etmiş görünen; arada, arka bacakları üzerine çöke kalka banyoya sürünen, bir lokma yer gibi yapıp başı düşen Karapati’nin soluk alıp almadığının gözlendiği bir kaç saatin sonunda, gönülsüzce yüklendiği kedi çantası ile uğurlanan, 10 yılı Karapati ile aynı evde geçmiş damat da, taşıdığı duygusal yükün üstesinden gelemeyip sonuna dek veterinerde kalacak gücü bulamaz.
 
Gün akşama kavuşur, “abla” oy vermek üzere evine yollanmaya hazırlanırken aranan veteriner, Karapati’nin geçişini acısız, kolayca yaptığı bilgisini verir.
 
Beş gün sonra bu yazı yazılırken, gözü halâ kurumamış “abla”, Yeni Dünya’nın, bir yeni yılı eşiğinde (Temmuz –Ağustos) tamamlanışın enerjisi taşıyan bir 9 gününde, henüz yaşayan bir canlı için verilen ölüm kararı çevresinde, derin acı duyduğu şüphesiz kişilere bakarken, her birinin haklı olduğunu biliyor olmanın tuhaf huzurunu duyar; bilir ki sevgi kadar, bırakabilmek, salıverebilmek, -kızına kendisi için vasiyet ettiği gibi- gidebilmek de önemlidir.

15 Temmuz 2012 Pazar

“Abla”nın Erzurum, Hınıs, Varto, Gülçimen Köyü gezisi-10


Mayıs’ın 27’si Pazar sabahı, Gülçimen Köyü’ndeki son günlerinde, Naciye Hanım’ın eşinin talebi üzerine hanımların erkenden mayalayıp kabarttıkları bir ufak leğen dolusu hamur bahçeye çıkarılır. Emaye sac küçük tüpe bağlanır ama hortum girişindeki –ne işe yaradığı meçhul- minik pencere keşfedilip kapatılana dek ısıtılamaz.

Oklavayla açılıp, havada, semazen dervişlerin etekleri gibi dalgalanarak çevrildikten sonra saca serilen, pişer pişmez tereyağı sürülerek, çayla beraber, bir büyüyüp bir ufalan gruplara sunulan lavaş operasyonu gün boyu sürer.

Ertesi sabah, Mayıs’ın 28’i, Naciye Hanım grubu, -ellerinde su dolu kaplar- komşularla, son dakika “abla”nın eşarbını dişleyip delikler açan Demir tarafından uğurlanır. Hınıs’ta çok oyalanmadan Erzurum minibüsüne binen Naciye Hanım ile “abla”, 2101 rakımlı Akören Geçidi’nde az bekleyerek aldıkları yolcuyla Tekman’ı bypass eder, Kürtçe bozlaklar dinleyerek Pasinler’de yağmurun eklendiği yolculukla 1890 rakımda 383.000 nüfuslu –Tekman’da ebe bulunmadığından, annesinin kızakla, subay dayısının yanına, karnında gelip 1958 yılının beşinci ayı 23. günü hayata gözlerini açtığı, havasını soluduğu, bir yanı hep oralı kalacak- Erzurum’a varırlar.

Mahallebaşı Garajı’nda inip Hınıs Birlik bürosuna bagajlarını bırakan, akşam kendilerini havaalanına götürecek taksiyle sözleştikten sonra yürüyerek Erzurum merkeze inen “abla” ile Naciye Hanım, “yabancı” olarak hemen tescil edilirler, hatta çilli bir oğlan Rus olup olmadıklarını merak eder. Ahali çok yakınlık gösterir; öyle ki, bakındıklarını gördüklerinde “nereyi, kimi aradınız?” diyerek yardıma çalışanlar olur.

Bakımlı Kongre semtinde, Atatürk’ün Erzurum Kongresi’ni yaptığı bina önünde Naciye Hanım’ı fotoğraflayan “abla”, damadının birkaç ay önce çekim için geldiği sıra götürüldüğü, anlata anlata bitiremediği Cağ Kebabı yemeye Hacıbaba’ya giderler. Tabelalarda Tortum Cağ Kebabı diyerek kökeni korunmaya çalışılmış; közlenmiş biber, süzme yoğurt, söğüş soğan, domates ve ayranla servis edilen, ufak şişlerle getirilip lavaşa sıyrılan lezzetli yaprak et, atadan kebapçı kibar beyin “tamam mı, devam ediyor muyuz?” sorusuna “hayır” diyene dek sürer. Hafif şerbetli hamur tatlısı Kadayıf Dolması ile süslenen yemek sonrası ikili, sokağa, yağmura çıkar Çifte Minareler’e yürüyüşe geçerler.

Değişik modellerde boy boy çeyiz sandıklarının üretilip sergilendiği, satıldığı sokağı tırmanan, restorasyonda Çifte Minareler arkasındaki, odalarının duvarları dâhil her yan eski eşyalarla dolu, özgünlüğü korunmuş tarihî Çifteler Konağı’nda mola veren ikili, erken uyanma, yolculuk ve onca yürüyüş sonrası öyle yorgundur ki davetkâr sedirlere uzanmamak için kahvelerini içer içmez sokağa dökülürler.

Taş Mağazalar Caddesi’nde gümüş, hakikisinin milyarlar değerinde olduğunu öğrendikleri oltu taşı tespihlere bakarlar; gün tükenirken de havaalanına gitmek üzere garaja yürürler. Yolları üzerinde bir iki binanın cephesine, mozaikle yapılmış erkek portreleri ilgilerini çeker, bu da “abla”nın makinesindeki son pozla belgelenir.

Birkaç saat beklemeleri gereken, üçte ikisi bebek-çocuk dolu uçakları, bereket bu kez aktarmasız, İstanbul’a yollanır. Naciye Hanım’ın oğlunun karşılayıp evine bıraktığı, bagajına bir de mantar dolu koli eklenmiş “abla” gecenin ileri saatlerinde Karapati ile damat tarafından sessizce karşılanır.