ego’su Sebastian etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ego’su Sebastian etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Nisan 2018 Cumartesi

“Abla” 2017’nin son, 2018’in ilk üç ayının dökümünü yapar, önemlidir.


2017 senesinin dokuzuncu ayı ortalarında, on iki yıldır yaz-kış yaşadığı yazlığını kapatıp İstanbul’a giden “abla”nın amacı, üçüncü yaşını doldururken, -sözün tam anlamıyla-muhteşem bakıcı ablası mimarlık okumaya Rusya’ya giden torununun yuvaya alışıp toplum hayatına kendince katılmasında çekirdek aileye destek olmak.
 
Araya kızının, iki yaşından 2017 kışına dek oturduğu otuz dört yıllık evinden, taşınma sürecinin de karıştığı altı ay “abla” için zorlayıcı bir kendiyle yüzleşme, becerebildiğince eğitme dönemi olur. Ego’su, öfkesi ile yüz yüze gelir, gördüğü yüzleri de hiç beğenmez.

Aile Dizimi’ne katıldığı Doğal Sağlık Danışmanı’ndan “Yanılgılarımız” başlıklı meditasyon daveti alan “abla” çiçek ve mumlarla düzenlenmiş güzel öbeğin çevresindeki sandalyeye oturduğundan kalktığı ana dek, ne yanılgım olabilir ki, burada işim ne, diye düşünerek en büyük yanılgı içinde debelendiğinin farkına varabilmesi için, meditasyon bitiminde eve dek gecenin serinliğinde, yarım saat yürümesi gerekir.
 
Ana babasının geç vakte dek çalıştığı bir akşam yatmadan önce, diş fırçalama seansı sonrası ellerini yıkayan oğlancık “klem” ister. Annesinin seçimi, -“abla”nın ülkede salgın mı var, ne gerek diye karşı durduğu- etiketinden yüksek oranda mikrop öldürdüğünü bağıran sıvı sabun kuruttuğundan, ellerine krem sürülen çocuk alıştığı düzeni sürdürmek –kazandığı otorite alanını korumak- için diretir. Ego’su Sebastian bu fırsatı kaçırmaz, sağduyusu Basiret Hanım’a kulak vermesi gereken “abla”nın aklına, yüksek perdeden seslenir, kışkırtır. Beceriksiz anneanne “abla”, öncesinde bol bulamaç kremli ellerle ne izler bıraktığını bildiğinden karşı durursa da oğlan kararlı ve azimlidir, beklenildiği üzere güç çekişmesinin galibi olur. Kendisi ile kendisi arasında kalıp öfkeye kapılmamaya çalışan “abla”nın, burnunu çeke çeke odasına yollanan minik oğlanın ardından bakarken gözleri şefkatle dolar. Gözyaşlarının diğer nedeni ise hiç şüphesiz ego’su karşısındaki güçsüzlüğüdür.
 
Sınav soruları torunundan çok kızından çıkan, genel temizlik dışında ev işlerini bir yere dek üzerine almış “abla” bir zaman sonra bir bakar ki, dört artı bir evin hizmetçisi olmuş. Dağınıklığı sevmediği gerekçesiyle koşuşturup durmakla kalmaz, ev halkından pes perdeden de olsa yardım talep eder. Damadının saygılı “çok yoruluyorsunuz, yapmayın…”larına karşın kızının tepkisi çok daha serttir. O, annesinin, destek, paylaşım, en azından daha az cep telefonu, daha az candy crush, daha çok yüzüne bakılması talebine sertçe “karışma!” yanıtı verir.
 
“Abla”yı özellikle “karışma!” kısmı incitir, ona göre anne karışır, karışmalıdır; karışmayan kişi Gülizar Hanım’dır, her Pazartesi gelir ortalığı tepeden tırnağa pir-ü pak eder, emeğinin karşılığını alır gider, bir şeycik demez, hiç “karışmaz!”.
 
Beraberliklerinin altıncı ayı, -artık yaptığı kaçma planlarının tarot falında açıkça görüldüğü- 2018’in üçüncü ayı civarı, nobranlığı acı veren kızıyla ilişkisi, kendi yetersizlik duygusuyla mayalanıp kabarır artar ve öyle bir “yok artık, bu kadar da kötü değilim!” noktasına ulaşır ki, “abla” kendi değersizliği üzerine deri derin düşünerek yavaşça “kurban” halden muhteşem “öz değerini bilme” haline terfi eder.
 
60. yaşının en güzel hediyesi sayılabilecek bu terfi, işini yüklenip onu güçsüzleştirmiş, alanını işgal etmiş “abla”ya, rahatını seven egosuyla kendi arasında kalıp hırçınlaşan kızına ailesini, hükümranlığını, en önemlisi gücünü geri vermesini de sağlar; “ben en iyisini yaparım”dan, “ailen için senin yaptığın en iyisi olacaktır”a geçmek genç kadın için de olgunlaştırıcı muhteşem bir terfi anlamına gelecektir.
 
Arada Karma Dizimi’ne de katılan “abla” arkadaşlarına deneyimini şöyle bir maille anlatır: “Oturum, Doğal Sağlık Danışmanı salonunda, terapist hanımın düzenlediği bir küçük meditasyonla başladı. ‘Meditasyonun amacının, ego'nun yanıltmalarını taşıyabilecek talepler yerine, kişisel rehberlerden kişinin ihtiyacına uygun talep ya da sorulara ulaşma olduğunu’ söyleyen terapist hanım, meditasyon sonrası tek tek yanına aldığı kişilerin, rehberlerinden ne duyduğunu, gördüğünü sordu, ona göre de çalışmalar düzenledi. Bu yöntem, yaklaşım, bana Kryon metinlerinde sık sık karşılaştığım, yüksek benliğe yönelik ‘neyi bilmem gerekiyor?’ sorusunu hatırlattı.

Meditasyon sırasında, bana değil birlikte aynı yöne baktığımız, bir elinde kristal bir çubuk tutarken diğer elini sol omzuma koymuş sarıklı, cüppeli, sakallı yaşlı bir adam gördüm, üzerinde çalışmam için verdiği sözcük ŞİDDET idi.

Çok çok uzun bir zamandır öfkelendiğimde bazısı katlanılamayacak kadar ağır şiddet sahneleri gözümün önüne gelmekteydi ve beni çok fazlasıyla rahatsız etmekteydi; bunu nasıl halledeceğimi bilmiyordum, dahası halledebileceğimi de bilmiyordum.

Terapist hanım, kendimi ve "şiddet"i temsil etmek üzere iki kişi seçmemi istedi. Beni temsil eden kadın morfogenetik alana girer girmez, "şiddet"i temsil eden kadına yapıştı. O kaçtıkça beni temsil eden, paçasına yapışarak, yerde sürünerek onu izledi. Terapist hanım bunun üzerine çalışmaya, "korunma" enerjisini temsilen bir bey ekledi. "Korunma" araya girerek "şiddet"i alandan uzaklaştırdı ama beni temsil eden kadın onu geçerek ısrarla "şiddet"e yapışmaya devam etti. Taa ki "şiddet" beni temsil edeni itti, "korunma" tekrar devreye girdi. İzleyen uzun bir zaman aralığında enerjiler çalıştı, sonra terapist hanım beni temsil eden kadına "şiddet seni korumaz" dedi, bir süre daha geçti. Sonuçta beni temsil eden kadın karmanın oluştuğu bu noktadan -kişilerden başlangıçta bu noktaya gitmeleri istenmişti-, şimdiki yaşamına dönmesini temsilen salonun diğer ucuna yürüdü, kendisini nasıl hissettiği sorulduğunda "hafiflemiş olduğunu" söyledi.

Şiddete o tutkulu yapışma(m) hali çok tuhaftı...

Çalışma bittikten sonra terapist hanım katılımcılara, her birinin sorusuyla çalışmasını destekleyen bir yağ ve yanı sıra da bir öğüt verirken bana yasemin kokulu yağ verip yaşamın akışına izin vermemi önerdi.”

“Abla” sonradan bu çalışmayı anlatırken, “meğer” der dalga geçerek, “gerdek gecesi geline gözdağı vermek için kedinin bacaklarını ayıran damat benmişim!”
 
1946, 1958, 1970, 1982, 1994 yıllarında doğanların Çin Astrolojisi’ne göre Köpek Burcu mensubu olduklarını öğrenen 1958 doğumlu “abla”, kırk yıl öncesinden, annesinin arkadaşı dört oğlan büyütmüş hanımın “analık köpeklik Havva Hanım, analık köpeklik!” diye yakınışını hatırlar. “Öyle yapması gerektiği yanılgısı”yla, kendisine hapsettiği kızını özgürleştirip ülkesine, ailesine devrederken “abla” analık kodları taşıyan köpekliğinden bir parça sıyrılıp artık senbilirsinabla’nın hizmetinde; verme ile dengelemesi gereken “alma”, anne kadar “kadın olma”, olana olmayana rıza, akışa uyum, karar değiştirebilme en önemlisi kendini sevebilme konularında çalışmaya devam edecek…
 

27 Kasım 2015 Cuma

“Abla”, ruh hali sağanaktan parçalı buluta geçer geçmez, geçen üç ayın becerebildiğince dürüst bir dökümünü yapar.


Torununun doğumu için kışı, kızı ve damadıyla geçiren “abla” Mayıs ortası Kuzey Ege’ye dönüp evini, birkaç gün sonra bebekle gelen minik aile için düzenler. Akşamları sobanın yandığı, oğlancığın sağanakla tanıştığı yazın serin ilk günleri ılık Haziran’a, o da yerini, -2012’yi dengelenme yılı sayıp Yeni Çağ takvimini 2013’ten başlatan ezoteriklerin yılbaşı- esintili Temmuz’a bırakır. Önceki iki yılbaşı gibi bu üçüncü yılbaşı da, halâ bazı parçaları yanlış yerlerde yapboz gibi hissettiğinden, kendisini, henüz güvenle hayata bırakamayan “abla”ya, -arınma amaçlı olduğundan emin olduğu- kişisel sağanaklar getirir.

“Hepimiz Allah’a inanıyoruz” der yeri geldikçe, “ama Allah’a güvenmiyoruz. Yarattığı her şeyin iyi, doğru ve güzel olduğunu biliyoruz da hayatlarımızı kontrolden bir türlü vazgeçmiyoruz; şunu şöyle, bunu böyle yaparsak daha iyi olacak sanıyoruz”. 

Teoride pekiyi görünse de, “abla”, pratikte orta bile değil; zamanında beğendiği, her biri tartışılır ifadeleri üst üste yığıp büründüğü, sonunda da aslında, “kendi” sandığı ego’sunca itilip kakıldığını anladığında, peşine düştüğü Tanrısal yanını taşıyan Yüksek Benliği, saflık, duruluk gerektirir. Böylece “abla”, bebeği büyütürken ana-kız kendilerinin de büyüyeceği bilinciyle, olmazsa olmaz sürtüşmeleri ders konusu sayar, inceler, olabildiğince dürüst sonuçlar çıkarmaya gayret eder.

Bebek her şey yolunda büyürken, her adımını sorgulayan genç kadın, “iyi bir anne olabilecek miyim?” paniğiyle boncuk boncuk gözyaşı döker: “Abla”nın, sorumluluk bilinci eğitimi sürecinde kızına, arkadaşlarıyla ilişkisinden odasını toplamasına kadar tekrarlayıp durduğu, “seçimini düşünerek yap, yoksa sonuçlarına katlanırsın” sözü, görünüşe göre tehdit olarak algılanmakla kalmayıp bilinçaltında yerini sağlamca almıştır.

“Abla”nın çeyrek yüzyıl geriden yankılanan annelik hatalarından bir başkası da, kendini, bu gecikmiş (liseyi yatılı okumak üzere başka bir kente gittiğinden, ana-kız arasında zamanında yaşanamamış) ergenlik krizi ortamında ifadede gecikmez: Tartışmalardan birinde “sen anne,” der kızı, “telefonda hep, bana kendimi yetersiz hissettiriyorsun derdin”; yetersizlik “abla”nın her daim ders konularının en başındadır, acıyla hatırlar ve itiraf eder: “Hatta sana, yine (“yine”) ne istiyorsun, derdim değil mi?”.
 
Ömrü boyunca, yetersiz olduğu düşüncesini içinden atamamış “abla”, söyledikleri canını yakacağından küçük kızın konuşmasına izin vermez. Dahası bu, kendini sorumlu hissettiği herkes için böyledir, bir olumsuzluk ihtimali varsa -ki yetersizlik duygusuyla boğuşan bilir, mutlaka vardır-, ne yapar eder konuyu değiştirir, karşısındakini susturur. Zamansız ölümüne dek her daim onayını almaya çalıştığı, her yönüyle mükemmel bir kadın, annesinden aldığı yetersizlik mirasını, tüm tazeliğiyle kızına devreden “abla”nın, toy annenin döktüğü onca yaşın nedeninin, kendi yetersizliğini kabul edip affedememesi olduğunu anlaması zaman alır.

Sonunda beklenen olur: Kanlı dolunayların, Ağustos’un sonuna rastlayan ikincisi suları, tam olarak 27 Ağustos 2015 akşamında, görünürde belli bir neden olmaksızın patlayan –görünmezdeki neden, ezoterik açıklamaya göre, bebeği büyütürken ana-kızın, altı ay boyunca birbirlerinin enerji alanına tehlikeli biçimde girip yayılmalarından kaynaklanan- tahrip gücü yüksek çatışma sonunda, kızının, ulaştığı yeni bilinç düzeyinde “seninle oldukça, senin kızın oldukça ben büyüyemeyeceğim, çocuğumun sorumluluğunu tek başıma taşımalıyım” diyerek dile getirdiği, “abla”nın da yerden göğe haklı bulduğu yeni durum, bebek palazlansın düşüncesiyle üç ay boyunca yazlıktaki ailesine hasret babanın gelmesi, 30 Ağustos sabahı yola çıkmalarıyla, geride katlanılması zor bir boşluk bırakır.

Torununun uyuduğu araba koltuğunun bulunduğu tarafa bakamayan “abla” kimseyle vedalaşamaz, arkalarından dökeceği bir bardak suyu saksılığa bırakıp kendini poyrazın coşturduğu iri dalgalı denize atar; döner dönmez de son 10 yılını bir başına geçirdiği ev burası değilmiş gibi ne yapacağını bilmez bir halde koşuşturarak, bebekten kalan boşlukla kendisine büyük acı ilham eden her bir köşeyi, eşyaları itip çekerek doldurmaya çalışır. Konu komşunun sessizce uğrayıp, ağlamaktan ölüp ölmediğini kontrol ettikleri “abla” evin kokusunu bile değiştirmek için deliler gibi çamaşır yıkar, temizlik yapar. 

Dünürüne durumu telefonda gözyaşları arasında, “evin canı gitti” diyerek betimlerken, bir hafta sonra gelen kız kardeşlerine denizde, tuhaf saptamalar eşliğinde anlatır: Ağlarken ayaklarının bir zemine basmıyor olması garip duygudur, bir de tuzlu suda gözyaşı silme refleksi anlamsız kaçar.

Ardından, ısmarladığı 12 kilo kâğıt kargoyla ulaşır ulaşmaz, Mayıs ayından beri ertelenen 300 kutuluk siparişe gömülen “abla” bir yandan ağlamaya devam eder. Ansızın terk edilişin, duygusal bedeninin ihanet olarak algıladığı, karın göğüs bölgesi merkezli keskin acıyı tarif ederken “abla” komşularına, “şimdi çok iyi anlıyorum,” der, “yaz boyu evlerde, bahçelerde beslenen kedilerin köpeklerin, yaz sonu geride bırakıldıklarında yaşadığı hüznü…”

Aman bir eksik kalmasın kaygısıyla kışla disiplininde 06:30-21:30 koşuşturup elinden gelenin en iyisini yaptığını sanırken, nasılsa birkaç yıl bir aradayız diye düşünen “abla” sonradan “keşke” diye hayıflanır, “işi gücü boş verip doya doya bebeği seveydim”. Yüreğini dağlayan sırtından bıçaklanmışlık duygusunun yanı başında, en az onun kadar acıklı diğer bir duygu, oyundan çıkarılıp devre dışı bırakılmışlık. Daha dürüst bir anlatımla, hiiiiç kendine yakıştıramasa da kıskançlık!

Görünürde, pek öğündüğü torununun özlemiyle gözyaşı döken “abla” görünmezde, -tek başına büyütürken doğru dürüst annelik edemediğini düşündüğünden, borcunu, torununa bakarak ödemeyi dilediği- kızının, emir eri oluşuna, bu aşırı teslim halinde de ağır yaralara yol açan tatbikatlarda hırpalanışına, en çok, en çok da buna “kendisinin izin verişi”ne içerler. 

Sabır, sessizlik “abla”nın vasıfları arasında değildir; susmak kendisi için çok zordur ama elbette, hamileliğin ilk üç ayında hormonlarının alt üst ettiği metabolizmasının, doğum sonrası dengelenmeye çalışmasıyla yeniden alt üst olan genç annenin, sükûnetle karşılanıp üstüne gidilmemesi gerekir.

Bir yanıyla da aslında, sorumluluğunun sınırlarının nerede bittiğini hiç kestirememiş “abla” altından kalkıp kalkamayacağını bilemediği bir duruma, yaşamının 3-5 yılını askıya almak dâhil, kendini uydurmaya çalışmıştır; pek de hevesli olmadığı halde sadece, böyle yapması, öyle olması gerektiğini sandığından kendini zorlar; haddini bilmez, iki numara ufak ayakkabıyla dağcılığa sıvanır.

“Abla” yalnızlığında, olup bitenin kendisini niçin bu kadar acıttığını bulmaya çalışırken en çok, kendisini ikiye bölen, beklentisini karşılayamayan kendisine toslar; zamanın en önemli ezoterik tebliği, kendini sevip şefkat göstermek iken, ve aynı davranış içindeki herkesi hoş görürken “abla”nın, acemi “senbilirsinanneanne”ye en ufak sempatisi yoktur. 

Tüm ömrünce bundan daha çok köşeye sıkışmışlık yaşamamış, ego’su Sebastian’ın diline yığdığı kötü sözler yerine derin bir soluk alıp iyilikler dilediği bir zaman hiç olmamış “abla” kendini bunca sıkı takipten çok yorgun. Yarın ne kelime, on dakika sonrası için bile hâli yokken, kendi tarikatının biricik şeyhi ve yegâne müridi “abla”nın önünde, hatalarının sorumluluğunu kabullenip öğrenme ve hatalarıyla birlikte kendini sevip şefkat gösterme konularında yığınla ders var.

Becerikli annesinin kopulması çok zor yörüngesinden, zor bela kendininkine geçen kızı İstanbul’a varır varmaz, başlangıçta, epey zorlanır ama “abla” yanlışların tekrarlanması riskini göze almaz; karşılıklı gözyaşının döküldüğü telefon konuşmalarına karşın sağlamca bastığı pozisyonunu terk etmeksizin uzaktan, ana oğulun tek başlarına ilk zamanlarını kolaylaştırmaya çalışır.

Gidişlerinden on gün sonra Eylül ortası, düğün için İstanbul’a giderken “abla” yol boyu, ağlamaksızın gidip dönmeyi diler, dualar eder. O arada görüşülüp anlaşılan, “abla”nın da tanıştığı, bebeğin bakımını sevgiyle şefkatle –Allah vergisi- büyük doğallıkla yapan genç kız, anneye yardımcı olmaya başladığından, her şey daha dengelenmiş görünür. Görünmezdeyse “abla”, kendi yokluğunda da her şeyin pekâlâ yolunda gittiğini görmekten bir yanıyla memnunken, eksikliğinin hiç hissedilmemesinin yarattığı hüzün alttan alta içini yakar.

Evine döner, Kasım’ın ikinci yarısı pastırma yazı; Karatepe tırmanışlarından birinde, Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında Jandarmanın yaptığı, şimdilerde içinde çamlar katırtırnakları bittiğinden kaybolmaya yüz tutmuş taş bayrağın yıldızında soluklandıkları ara, arkadaşına “abla”, “çok zaman aldı ama sonunda anladım” der, anladığından beri de utandığından dillendiremediklerini –hatalar, kıskançlık, kibir, sahiplenme…- yazabilip bir de yayına koymadan huzur bulamayacağını itiraf eder: Aşeren komşusunun canının çektiği meyve karşılığında bebeği isteyen cadı masalındaki gibi “ben,” der, “bu çocuğu benim sandım, ayrılığın bu kadar acı vermesi bundan…”

Öte yandan birlikte oldukları zaman boyunca tüm yorgunluğuna karşın kendisini tam, bütünlenmiş hissederken, yokluğunda ağır sakatlıkla yerle bir olan “abla”ya göre, muhteşem enerjiyle gelen torunu, emsâli, akranı Yeni İnsan’lar gibi, yol açtığı itiraflar, kendiyle yüzleşmeler hesaba katıldığında bir ihtimal, daha çok büyük resmin ya da -Dünyanın tekâmülünü sürdürmekte sakinleriyle daha yüksek, beşinci, altıncı boyutlara yol almakta olduğu son zamanda- büyük planın parçası, dahası jeneratörüdür. Öyle ki, önce kendine karşı, dürüst olunup arınmadan yol alınamayan bu yolda, bir yandan tüm bedeni –her hücresi tek tek üst boyutlara uyumlanırken-, geniş, koskoca bir yaraymış gibi sızlayan “abla”, gürül gürül de ağlayarak -ne olsa eski modeldir- çok zorlu bir tür arınma yaşadığının bilincindedir. 

İçindeki acıdan yılgın, dışındaki sızıdan bezgin, aylardır ağlamaktan yorgun, çok ama çok üzgün, kendini tez elden sağaltma peşindeyken “abla”, Geçmişin Etkisini Temizleme Şifası aldığı seanslardan birinde, kafatasına enerji aktardığı sıra, takdir noktalarının aşırı çalışmasına dikkatini çeken, eğitmen şifacı arkadaşıyla konuşurken, gözyaşları arasında, “bu dönemi atlatabilirsem” der içtenlikle, “bu sanırım, benim yeniden doğuşum olacak”.

8 Haziran 2014 Pazar

Yeni yaşından 10 gün almış “abla”, nihai konumunu gözden geçirip günceller: 2

 
Tepesinde, neon ışıklarla yanıp sönmekte “HUZUR” yazısının parıltısında, hayatın yorduğu “abla” şaşkınlıkla da olsa bunu anlamlı bulup bu kez “huzur”un peşine düşer. Henüz ne ego’su Sebastian’la, ne de hep orada ama şirret Sebastian’dan ötürü sesi duyulmayan -Yüksek Benliği- Ben’im Varlığı Basiret Hanım’la tanışmışlığı vardır. “Her şey bundan ibaret!” görünen üç boyut Dünya’sından, bakışını çevirdiği “her şey bundan ibaret olamaz, olmamalı!” bilinç düzeyinde, -çok sonra startı verenin Ben’im Varlığı olduğunu keşfettiği- huzur arayışıyla, nasıl yapacağını bilmediğinden, siste yürür gibi eliyle ayağıyla yoklayarak yola düşer.
 
2004’te birkaç ay, Kadıköy’de bir dershanenin en üst katında, iş saatleri dışında, bir arkadaşının “senin söz ettiğin şeyler konuşuluyor” diyerek haber verdiği birkaç seminere katılan “abla” aldığı bilgiyle yeni bir dönüm noktasına ulaşır, yaşamını yeniden düzenlemeye niyetlenir: Bir sabah kızıyla ve kahvaltıya çağrılı erkek arkadaşıyla söyleşirlerken, kaynağı sonradan açığa çıkan ses, Basiret Hanım yine “abla” yerine konuşur: “Eee,” der, “siz evlenin bari”.
 
Bir yıl sonra, kızıyla damadı ekonomik bağımsızlıklarını kazanır kazanmaz Kuzey Ege’ye, yavaşlama, sadeleşme, öfkeden, korkudan, para ve zaman baskısından kurtulma türünden çok da netleşmemiş niyetlerle ve biri dikiş makinesi 16 koli eşyayla taşınan “abla”, izleyen iki yıl boyunca okur, yüzer, dağ tepe yürür, Karatepe’de minik mağarayı gizleyen kayaya tüneyip şehirde fırsat bulamadığı üzüntülerine ağlar.
 
Yazlığı, doğramaları değiştirilip uyuyan sobayla kışlığa dönüştürdüğü sitede, çevrede kimse olmadığından, kendisiyle iyi geçinmek zorunda kalan “abla”nın, ilk elde, “Tanrı’nın eşsiz güzellikteki bir parçası” olduğu bilgisine ulaşıp hazmedinceye dek, -mükemmeliyetçi ebeveyninden miras, Allah yarattı demeden acımasızca yargıladığı- “abla”yı hoş görmesi, başkasına gösterdiği şefkatten, azıcık da olsa kendisine ayırmayı öğrenmesi gerekir.
 
Münzevinin avantajı gibi görünen, kalabalıktan uzak olma durumunun dezavantajı, Truva atı laptopu ile Dünya’ya bağlı olması bir yana, insanın gittiği her yere kendini de götürdüğünün farkında “abla” elbet birden huzura kavuşmaz. Ego’su Sebastian’ın bulandırdığı zihninde iz bırakmadığından, tekrar tekrar başa döndüğü yığınla kitap okur; “bakarak olsaydı kediler kasap olurdu” demeyip ezoterik sitelerden, maillerden becerebildiğince meditasyon, bolca imgeleme yapar; hatta bir seferinde, rahatlatıcı müzik eşliğinde, yere bir mum koyup yakan arkadaşının, kağıttan okuduğu yönergeleri izleyerek inisiye bile olur. Ablalarını dehşet içinde dinleyen kardeşlerine daha sonra ameliyeyi, “…çekyattayım, şöyle sol omzum üzerinden akarak geldi, jel gibi bir his, tüm bedenimi kapladı, çok tuhaftı…” diyerek anlatır.
 
2007 Mart ekinoksunda, soba borusunun damlattığı yere serdiği gazetede gözüne takılan, onpunto’dan söz eden yazı üzerine, -yıllar boyu “kelin merhemi olsa kendi başına sürer” demeyip danışan arkadaşlarından esinle- senbilirsinabla adıyla blog yazmaya başlar; böylece günlük, sinema, gezi, anı yazarken, ekrana döktüğü yazıdan yansıyan kendisine bakarak evyapımı terapi’nin mucidi olur.
 
Yorumlarla yamulmuş da olsa tüm dinlerin ortak paydası sevgi, hoşgörü, şefkat, merhameti ruhsal bünyeye nasıl katıp katlayacağını düşünürken “abla”, kendince basit bir formüle ulaşır: Uyanık olacak, olay anında kendisini yakalayıp, vak’a bazında olabildiğince doğru seçimlerle “kredi”sini, -ruhsal anlamda titreşimini- yükseltecek! Böylece tüm gayretiyle, bela okumak yerine, pencerenin vasistası sıkıştığında “yaaa sabır”; komşular yemyeşil toprağı kazıtıp kilittaşı döşettiklerinde “Allahım bilinçlerini yükselt, yeşili sevdir”; politik içerikli bir maille sinirleri zıpladığında “herkese huzur”; sabırla izlediği filmin dangalakça sonu için “eh vardır bunda da bir ders!”… diyebileceği o daracık seçim anlarını kollamaya başlar.
 
Seçim sonuçlarının, çevresinde küçük ölçekte örneğini gördüğü, devasa korkudan kaynaklandığından emin “abla”, konuya yatkın komşularına “enerjinin, iyi-kötü türünden değer yargısı yok ki” der, “sistem, çok güçlü bir enerji olan korkuları toplayıp bize sonuç olarak yansıttı.” Yaşlıların ana konusu için de “Hastalıklar da aynı, kaygıya kapılıp olasılıkları güçlendirmek yerine, sağlığa odaklanıp iyi olduğunuzu düşünün, aklınızdan kötü düşünceyi, masanın kırıntısını süpürür gibi sıyırıp atın” diye akıl verir; örnek olsun diye de, epeydir “bana değmez” deyip nazarı bile savuşturduğunu söyler.
 
Paranın yerine “ihtiyaçlarının her zaman karşılanacağı” bolluk kavramını geçireli işi epey kolaylaşan, incelikli bütçe yapmayı bir yana bırakan “abla” için artık sevap da günah da yoktur: “Her şey, bir sonraki boyut için gerekli kredi miktarı sağlanana dek tekrarlanan derslerden ibaret” der. Üstelik sevap-günah kavramını, eksi/artı kredi olarak algıladığı bilinç düzeyi, ona muhteşem bir de hediye getirmiştir: Sınırlarını belirleyemediği sorumluluk duygusuyla, olup biten, olamayıp bitemeyen her şey için duyduğu, ömrünün büyük bölümünü kaplamış, her sabah uyandığında göğsü üzerinde çöreklenmiş bulduğu, hantal bir piton kadar ağır suçluluk duygusu, “abla” için birden anlamsızlaşıp hafifler, küçük pembe beyaz bir kelebek olur.
 
Tanrı’ya inanmakla kalmaz, -korkularından kaynaklanan- kontrolü O’na bırakıp, her şeyin kendisi için en iyisi olacağına güvenir; ayaklarını yere güvenle bastığından olsa gerek, “abla” için bir zamanların gündelik olayı burkulmalar, epeydir geride kalmışa benzer. Pazara çıkmadan almayı düşündüğü yürüyüş pantolonu için, tam ayırdığı miktar istenir; iki dükkân sonra, hayalindeki mor ışıltılı kordonet rafta, nazlı nazlı kendisini bekler; bedelini İstanbul’a gitmeden ödemek istediği elektrik saati gününden önce okunur; olasılıklara kapılıp formüle eksi sokmadığı, saf biçimde istediği her şey, gönlünce gelişir.
 
Bir şey/olgu/iş/kişi hakkında düşünürken –ihtimal, fizikötesi bedenleri ile dolanmaktan- ne çok yorulduğunu keşfettiğinde, planlamayı, zamanlamayı, tasarlamayı bırakıp, son icadı “canım ne/ne zaman isterse kriterleri” uyarınca, o şey/olgu/iş/kişi için gerekli şartların gelişmesini, o şey/olgu/iş/kişinin kendisine sevimli gelmesini bekler: Meşeyi, yağlı zeytin odunu ve kozalakla tutuşturduğundan, sobanın tıkanan borularını değiştirmesi gerektiğinde yaptığı gibi: Pazara bir gidişinde boruları ısmarlar, öder; ertesi gün teslim edildiği servisten alır; havanın kapalı, boruların sevimli göründüğü bir öğle sonrası eskileri çıkarıp yenileri döşer. İşlerin sanki kendiliğinden oluverdiği bu, “canım ne/ne zaman isterse kriterleri”ni “abla” pek beğenir, benimser.
 
Olaylara değil, olay çevresinde beliren duygularına bakar: “Neden bu benim başıma geldi, bana bu nasıl yapılır, insanlar nasıl oluyor da böyle…” yerine, kendine, doğru soruları sorar: “Ben niye hayal kırıklığına uğradım / üzüldüm / korktum / kızdım / kırıldım / değersizlik hissettim?” Böylece duygunun kaynağına inip genellikle “…meli, …malı” türünden değer yargılarıyla kemikleşmiş –her şeyi doğru yapma gerekliliği gibi- bir beklentiden kaynaklanan sorunuyla yüzleşme fırsatı yakalar: Farkındalığı yükseldikçe, kendisininkiler dâhil, insan sayısınca “doğru” olduğunu keşfeden “abla”, “hoşgörü”ye yatırım yapmaya başladıkça “doğru yapma gerekliliği” konusunda “şefkat” geliştirir. “Ne de olsa,” diye düşünür, “doğru seçimle, kusur giderip kredi yükseltme esasına dayalı Dünya müfredatı, kusurluluk üzerine kurulu.”
 
Dışarısını bırakıp içine yöneleli, titreşimi/kredisi/frekansı arttıkça, dedikodunun eski tadını yitirdiğini fark edip eski tiryakiliğin peşine düşen ego’su Sebastian’ın girişimleri, Tanrısal yanı, Ben’im Varlığı Basiret Hanım marifetiyle sönümlenir. Verme eğitimi aldığından, verileni alma özürlü “abla”, eşi dostu eskisi gibi yalvartmaz; sitedeki tek akrabasının şık bir sofra değirmeninde harmanladığı, anason, çörek otu, keten tohumu karışımını nazlanmadan alır; kendisi için öğle yemeği ile doğum günü pastası hazırlayan komşusunun davetini ikiletmez. Bedeniyle kendini ifade etmede özürlü, göze görünmekten hoşlanmayan “abla” spor alanına eklenen yeni aletleri –ki eski dört tanesi birkaç yıldır oradadır- günde iki kez ziyaret eder. Eskiden başına gelmiş olsa cinnet sınırında gezecekken, birden bastıran yağmur, evin, yeni boyanmış iki cephesini şırıl şırıl yıkarken, akan boya yere yapışmasın diye, yağmurluğunu giyer, bir elinde süpürge, sakince, yağışla yarışan hortumla yağmura eşlik eder.
 
“Abla”nın tüm gayretine karşın, öfkelenmesine neden olan şeyler yok değil; Gökçeada sarsıntısını ilk ağızda büyük sevinçle “İstanbul Depremi!” diye duyurup ardından hızla başlık değiştirip, izleyen günlerde “TETİKLER Mİ?” başlığıyla dehşet üreten medya; birkaç komedi dizisi, programı, film dışında, -“abla”nın uzun zamandır en çok mute düğmesini kullandığı kumandasına karşın yıldırıcı- TV yayıncılığının mide bulandıran çığırtkanlığı; kaşığın kavanozun ağzına takılmasıyla saçılan çay… En çok da, başta kendisi, aymazlık: Günbatımını izlemekten zevk alırken –bunca farklı zihniyetin aynı bedende nasıl barındığını “abla”nın aklı almaz- boş bira şişeleriyle midye dolma kabuklarını, sigara izmaritlerini geride bırakmak; şehirden kaçıp yeşil için, deniz için gelirken ardı sıra betonu sürükleyip caanım bahçeleri sökerek toprağı, -açık kalp ameliyatı yapılacakmış gibi- “tertemiz” seramikle döşemek; sağlık sorunları gün gibi ortadayken, kahvaltıdan kalkmadan öğlen, öğle sofrası toplanmadan akşam “ne yiyeceğiz?” derdine düşmek; “abla” gibi eski enerjiye, düzenine, birbaşınalığına yapışıp –bir yandan güvenden dem vururken, eldeki bir kuş daldaki iki kuştan yeğ korkaklığıyla- yeninin sonsuz olasılıklarına sırt çevirip görmezden, kulak üstüne yatıp büyük iyiliği duymazdan gelmek…
 
Elceğiziyle yonttuğu kendi yargılarından mamûl çubuklarını, başkalarının yargılarıyla sıkıca perçinleyerek, zeminini özgürlüğünü yitirme korkusuyla döşediği kafesinin, dışına çıkma çabasını gayretle sürdüren “abla”nın mantraları: “Her şey yolunda; güvendeyim, özgürüm.”
 
Yalnızlık korkusunun, tüketimin bir aracı olduğunu keşfedeli, gitgide, kendi kalabalığının eşsiz tadına varan “abla”, şehirden kopuşunun –bir bitişin enerjisini taşıyan- dokuzuncu yılında, başlangıç ayarlarına dönmekte olduğu düşüncesinde. Bunda, 2006’dan bu yana gazete okumayıp, haber izlemeyişinin de etkisi var elbet; kardeşleriyle, kızıyla ilişkilerinde çok daha sakin, kaçındığı insan sayısı hiçten az. “Tanrı’nın yarattığı her şey iyi, güzel, doğru ve her şey sebep sonuç bağlantısı içinde tam olması gereken yerde ise,” diye düşünür “abla”, “sebeplerini değiştiremediğim şeyler için niye üzülüp öfkeleneyim?”