bilinç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bilinç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ağustos 2018 Çarşamba

“ABLA”YA GÖRE HAL VE GİDİŞ 28

2018 yılı Temmuz’u, 14’ü 15’ine bağlayan gece, keskin, kesik polis sireniyle 01:45’te uyanan “abla” pencereden uzanıp otoparka bakar: Bir polis arabası, yolda bir ambulans, omuzlarında kameralarıyla binanın öte yanına bakan birkaç muhabir, aşağıda birkaç komşu… Ertesi günün taşıdığı anlam ve önem üzerine kendince ortalama bir kaygı taşıyor ise de durum, aşağıdan birinin, kulağına ulaşan “…branda gerecekler…” lafı üzerine özel bir kılığa bürünür. Aksilik, evi tam ters yöne bakmakta “abla” anlamaktan çok tahmin yürütmekte; yangın olsa tüm bina tahliye edilir, görünürde itfaiye yok. Bir saat sonra operasyon, “abla”nın özlediği bilgiyi sağlamadan sona erer, evli evine köylü köyüne gider.
 
İki akşam sonra çöp için uğradığı sıra kapıcıyı sorguladığında, bitişik bloğun kapıcısının içip dama çıktığını birkaç el de kurusıkı ateş edip atlamaya niyetlendiğini öğrenen “abla” çok üzülür; bereket olay kendisinin de tanık olduğu kadarıyla huzurla sona erer. Hayatın bunalttığı adam bir gece nezarette tutulup salıverilir.
 
2004 sonbaharı; yeni evli kızı, işiyle ilgili Ege’de, “abla” ile damat, akciğerine çok yakın büyük kist yüzünden artık kanepeye bile çıkamayan, geri sayımdaki Lucky’yi gözlemekte. Gece, güçsüzce tırmalandığını duyup devam etmeyince yeniden uykuya dalan “abla”, kapıyı, ertesi sabah açtığında Lucky’nin katılaşmakta bedeniyle karşılaşır. Bir gece önce kapısını açsaymış gidişatı durdurabilirmiş gibi, ağır suçluluk duygusuyla karışık, 1991’den beri evlerinin ferdi Lucky’nin kaybının acısıyla feryat figan ağlamaya koyulur. Kaynanasının huylarına henüz vakıf olmayan damat, şaşkın.
 
Ağlama işine ara verdiği ara “abla” –nasıl bir duyguyla halâ bilmez- yastık örtüsüne sardığı kediyi, ayaklarının dışarı çıktığı bir naylon çantaya koyar, aşağı iner. Kendi bloklarının kapıcısı izne, köye gittiğinden, varır bitişik blokun kapısını çalar. Adam kapıyı açar ama ağzını açar açmaz ağlamaya başlayan “abla” konuşamamakta!
Durum açık; bakar, “Ben” der, “bir kürek alıp geleyim”. Birkaç dakika sonra arka bahçede, bitişik blokun kapıcısının sessizce kazdığı minik çukura beyaz yastık örtüsüne sarılıp konan Lucky toprağa verilmiştir. İki gözü iki çeşme “abla” hıçkırarak teşekkür eder, yukarı çıkar.
 
O gün hemen hiç konuşmaksızın, yapmasını gerekeni yapan bu duyarlı adam, çoluk çocuk üst üste yaşadıkları daracık kapıcı dairesinde geçirdiği 14 yılın sonunda, belli ki yaşamına gerçekten son vermeyi düşünecek kadar bunalmış.
 
Yıllar önceki yumuşak desteğine duyduğu minnetle “abla”, malûm akşam ile ilgili bir şey bilmiyor görünmeyi sürdürürken, girişteki panoda “apartman görevlileri ile ilgili toplantı” duyurusu üzerine, aynı saatlerde bir başka işi olduğundan yöneticiye uğrar ve “Her ikisinden de hiç şikâyetim yok” der, “temiz, pırıl pırıl insanlar”.
Bir de Lucky’nin hikâyesini eklediği, ayaküstü yapılan konuşmanın, bu insanlar ile ailelerinin kaderi üzerinde ne derece etkisi olacağını bilemese de “abla”, ezoteriklerin “en yüksek hayır” dediği toplam iyilik adına bir adım atmış olduğu bilincindedir.

18 Temmuz 2012 Çarşamba

“Abla”dan bir kitap Yengeç Yürüyüşü, bir de gösteri Aramızda Kalsın.


Zamanların Sonu’na birkaç ay kala, sıcağın dayanıklılığını sınadığı, günde üç kez denize girdiği hafta ardından başlayan poyraz fırtınasıyla çorap hırka düzenine geçtiği günlerde “abla”, bir kitap okur, bir de gösteri izler.

Can Yayınları’ndan Günter Grass’a 1999 Nobel Edebiyat Ödülü kazandıran kitabı Yengeç Yürüyüşü, İkinci Dünya Savaşı sonlarında, 30 Ocak 1945’te, Baltık Denizi’nde bir Sovyet denizaltısı tarafından torpillenen Wilhelm Gustloff gemisinin batışını, kurtarılan çok az sayıda insandan Tulla Pokriefke’nin o ara doğurduğu oğlan ile onun oğlu çevresinde; mülteci, yaralı ve görevli binlerce insanın canını alan -gayet somut- eksi on sekiz derece sudan, uzun yıllar sonra, sudan dostlukların, düşmanlıkların alanı -gayet sanal- internete taşınarak bir cinayete de neden olan öyküsünü anlatır.

“Abla”nın hayranlıkla okuduğu, kapak deseni yazara ait muhteşem kitabın arka kapağında şunlar yazılı: “…1936’da ve 1995’te işlenen, birbirine benzeyen iki cinayet bağlamında Naziler ve Neonaziler, Hitler iktidarı ve günümüz Almanya’sının siyasal konumu, internetten beslenen antisemitizm kadar gemiye adını veren Nazi yönetici Wilhelm Gustloff’un ve gemiyi torpilleyen Rus komutanın öyküsü de romanın dokusuna katılıyor…”

Sayfa 201’den:
“…Yalnızca iddianamenin okunduğu ve oğlumun suçunu doğrudan itiraf ettiği ama kendini suçlu bulmadığını söylediği –“Yapmam gerekeni yaptım!”- ilk duruşma gününde Anne, Gabi ile benim zorunlu olarak yan yana oturduğumuz yere gelmemekle kalmadı, dört kurşunla öldürülen David’in annesiyle babasının yanına gitti gösterişli bir tavırla, yılan gibi boynuna doladığı kürkü de üzerindeydi elbette. Tilkinin sivri ağzı, kuyruğunun başladığı yerin hemen üzerinden kürkü dişlemişti, bu durumda, insanı inandıracak kadar canlı görünen ve biri kaçışımız sırasında düşüp kaybolunca yerine yenisi takılan camgözleri, annemin açık gri gözleriyle aynı hizadaydı, bu yüzden sanığın olduğu yere ya da yargıçların oturduğu kürsüye hep iki çift göz dikiliyordu…”

Yazlığın sayılı Poyrazsız gecelerinden yedinci ayın onuncu gecesi Işık Sineması’nda, meraklısının Öyle Bir Geçer Zaman ki… dizisinden tanıdığı İsmail, Renan Bilek müzikli tek kişilik gösterisi Aramızda Kalsın’ı sunmak üzere sahnede:

Akşamın yedisinde, günün son deniz banyosu için suda salındığı saatlerde dolanan Işık Sineması aracının, gösteriyi anons ettiğini duymasıyla “abla”, “belli ki hala bilet var” diyerek heveslenir. Bilet kuyruğuna girer, fazla bileti olan birinden üçüncü sırada bir yer bulur alır, yerine yerleşir. Herkes “abla” kadar şanslı değildir, kuyruğun tümünün bilet alıp yerine yerleşmesi 20 dakika sürer.

TV’de haberler kadar -ille de hasta çocuklar, ağlayan kadınlar, şakır şukur çekilen silahlar konulu- acıklı dizi de izlemediğinden İsmail’den habersiz “abla” fazla beklenti yüklemeden gittiği gösteriyi çok beğenir. Konuşkan kıvrak beden diliyle doldurduğu sahnede Renan Bilek, kendi üretimi muhteşem ses efektleriyle zenginleştirdiği gösterisinde kendi hikâyelerini anlatır. Güzel kendi bestesini sona sakladığı şarkılar arasında Tunç Okan’dan, Barış Manço’dan, -“abla”nın kızının isim babası- Cem Karaca’dan şarkılar sunar; sözlükten silinmesine az kala “vefa” sözcüğüne eski itibarını iade ederek, başta Ferhan Şensoy, kendisine emek veren ustalarını anar, izleyiciden bir de onlar için alkış talep eder.

“Çünkü bunu bizim için yapıyorlar” diyerek –her zaman arabasız olmuş, olacak “abla” gibi- toplu taşımayı tercih ettiğini söyler; çocuğu metrobüsün kapısına sıkışan kadının, kendisini tanıdığı o çok dar zaman aralığında geçirdiği değişimi anlatışı muhteşemdir, açık hava sinemasını dolduran herkes gibi “abla” da kahkahalarla izler.

Elimizi taşın altına koyma korkaklığımızı, bizi kurtaracak kahramanlar bekleyişimizi anlatırken “abla”ya kalırsa, çağın, yükselmekte olan bilincindeki en önemli basamaklardan birine, -kendi- sorumluluğunu alma’ya dikkat çeker. Bizzat “tezgâh”ın içinden biri, bir dizi oyuncusu olarak “biz” der, “sizi kandırıyoruz, TV, medya sizi kandırıyor”.

Asla gazete yanında dağıtılacak CD’si olmayacağını söylediği gösterisini “soranlara bir şey söylemeyin, gelselerdi; geldiğiniz, emek verdiğiniz için teşekkür ederim” diyerek kapatır.

Ertesi sabah denize giderken rastladığı komşusunun, kakarakikirinin çok ötesindeki bilinç düzeyi yüksek gösteriyi Cem Yılmaz’la kıyaslamasına, cinsel içerikli espri kolaycılığına hiç iltifat etmeyen Renan Bilek gösterinin çok daha iyi olduğu fikrindeki “abla”, ciddiyetle itiraz eder.

Ulusun geleceği küçüklerin eğitimini ustaca kontrol ederek hazza odaklı “haz var, vazife yoktur!” kuşağı üreten egemenin, büyüklerin eğilimlerini akıllıca yönlendirmeyi ihmal etmeyeceği bilincine varalı, son altı yıldır TV’de haber izlemeyen, gazete okumayan, mükemmelci ebeveyninin eseri “hak yok, vazife vardır!” “abla”, medyanın bizi niye kandırdığı konusu üzerinde düşünürken, 2005’te yalnızlığı seçerek yazlığa göç edişindeki gerekçeyle karşılaşır:

Cep telefonu da kullanmadığından biraz daha parazitten arınmış yaşamında “abla”, kendi hakkında düşünme fırsatı bulur. Önce kendi hakkında düşünme, bir sonraki bilinç basamağında kendi hakkında “iyi” (yargılamaksızın) düşünme fırsatı bulur. Ona göre medya, Yunus Emre’nin “bir ben vardır bende, benden içeri…” diyerek sözünü ettiği, hiçbir ihtiyacı olmayan Tanrı parçası “ben”imizi keşfetmemizi engelleyerek düzeni, en azından “pazar”ı canlı tutmayı amaçlar.

Bir önceki bilinç basamağı, ilk farkındalığı, “abla”nın, 40’lı yaşlarındayken -hiç beğenmediği, tek oyuyla da değişeceğe benzemeyen Dünyanın gidişatına duyduğu- öfkesinin sorumluluğunu alışı (taşın altına elini sokuşu), Dünya’yı değil, kendi bakışını değiştirmesi gerektiğini fark edişidir.