14 Şubat 2014 Cuma

"Abla"nın, her türden sevgili için, Sevgililer Günü hediyesi önerisi:

Birmilyonkalem'den aldığı birincilik ödülü tam piyango biletini özenle vitrine yerleştirip kendisini Yeni Dünya'nın ikinci yılı 2014'ün, uzun süren bahar benzeri şefkatli ilk ayına bırakan "abla"nın geceleri, duygusal kalıntılardan arınmaların gerçekleştiğini düşündüğü zorlu rüyalarla geçer: Elbette başrol işlevsiz tuvaletlerle ilgilidir; ardından yarım kalmış, yaşanmamış aşklar sökün eder. Yarısının karşı tarafa ait olduğunu düşündüğü duygularından, sorumluluk sahibi "abla"nın, "bir şey beklemiyorum, bir şey vaat etmiyorum" diyerek haberdar ettiği eski sevgililer, geceler, rüyalar boyu yüzleşilerek tek tek salıverilir.
 
Günışığında daha çok, büyük sınav mekânı pazara inişlerinde -bir ay geçmeden çay sızdıran, tamir sırasında da sapı sıyrılan demlik benzeri olaylarla- sınanan "abla", eski ihtişamını çoktan yitirip bir tür taklide dönüşmüş öfke krizleri, kızgınlık, kıskançlık türünden duygularını hatırlamak zorunda kalır.
 
Alışkanlıklarını gözler; yıllardır sadakatle, gözüne iliştiği an istemsiz ayak hareketleriyle tam ortaya kaydırdığı mutfak paspası epeydir lavabonun önündedir, bornozunu nemli banyoda tutmakta ısrar etmez ama yarısının ziyan olduğunu gördüğü demliğe her sabah tepeleme bir çorba kaşığı çay koymaktan bir türlü vazgeçemez. Duygusal alışkanlıkları da gözaltındadır; empati kurarken kötülük ürettiğini fark eder etmez, orada kullanılacak zararsız cümle arayışına yönelir, bulur: Tutkuyla bağlı olduğu sitenin, -ortaklarının adını, ada parselini, araba plakasını ezberinde tutup göz göze gelindiğinde çatır çatır sayıp döken- 30 yıllık kapı görevlisi, gecikmiş mektubunu vermeye geldiğinde, evini satan -dolayısıyla artık bir "hain"- komşudan söz ederken, "abla", - sözü uygun biçimde sonlandıran-yeni cümlesini kullanma fırsatı bulur; sükûnetle "o" der, "öyle uygun görmüş..."
 
Arada, gürül gürül akarak Yeni Dünya'yı şekillendirmeye devam eden kozmik enerji/rahmete, -bir ihtimal eski beden(ler)i direnerek- tepki verirken "abla", tuhaf “kısa devre” örnekleri sergiler. Bahçıvanı ile konuşurken iki kez "sarmaşık" dediğinden emin "sarımsak"; "limontuzu" yerine kararlı bir şekilde "tuzruhu" demekle kalmaz, yürüyüş sırasında Güvercin kumsalında rastladığı ölü kuş için "martı" sözcüğünü ararken zihninde canlanan yelpaze, yelken imgelerine kapılır. Tanıdıkları, benzer sıkıntılarla dehşet içinde doktorlara koşarken o, sakince gözlemlerine devam eder. Yalnız değildir; Burhaniye'deki aktar "boza" soran (?) müşterisine üşenmeyip imalat sürecini uzun uzun anlatırken kısa devreden şüphelenip araya giren "abla", adamı, "hem leblebi de satar onlar..." diyerek kuruyemişçilere yönlendirir. Direncin ruhsal bedenlerine verdiği zahmeti gözlerken “abla”, fizik bedenindeki sıkıntıyı gözden kaçırır; ortanca kardeşinin, yılbaşında yanına kattığı sodyum bikarbonattan bir çay kaşığı kadarını suda eritip içerek sindirim sistemini rahatlatmayı akletmesi epey zaman alır.
 
Aklı uzun zamandır, diğer boyutlar konusuyla meşgulken bir gün, sokak kapısı girişindeki odunluktan tekerlekli arabasını doldurduğu sıra içeri bakar; demin içeride olduğunu bilerek, "Dünya'nın dönüşüyle bağlantılı olduğuna göre" diye düşünür "zamanı, formülden çıkarırsam, odun alırken içeride de masa önünde oturuyor olabilirim pek ala" fikrine varıp “boyut” kavramını kendisi için bir miktar kolaylaştırır.
 
Körlerin fil tarifine benzeyen "karma" kavramını ise çözmüştür; "her şey enerjiden ibaretse" der bilgiç bilgiç, "karma, orada burada birikip gerekli ivmeyi yakalayan enerjinin öteye beriye akıp dengelenme gayretinden ibaret olsa gerek". Kızının evine dolap yapan ustanın, çok ağır malzemeyi yaşlı yardımcısına, vicdanı elverip de nasıl beş kat taşıtabildiği meselesini "abla" -ev halkını neşelendirerek- şöyle çözümler; "önceki yaşamlarında usta, yardımcısı yaşlı adamın eşeğiydi bir ihtimal, şimdi karma dengeleniyor, yaşlı adam borcunu ödüyor". Eşte dostta, kendi yaşamında tanık olduğu, dengesiz, açıklanamaz bulduğu -artık pek ala boşanılabilecek zalim, bencil koca türünden bir türlü yola girmeyen- ilişkileri açıklamakta "karma dengelenmesi" formülüne varalı "abla", sokuşturulmuş çürük sebze meyve ile kazıklanmaktan da eskisi kadar şikâyetçi değil; "enkarnasyonlarımdan birinde, benzer enerji birikimine neden olabilecek bir şey yapmış olmalıyım"  deyip susarken, hizmetçilikten masajcı olma bilincine atlamasına yardımcı olduğu komşusunun, elleri dua pozunda "beni sen yükselttin Fatoş Abla" demesini de, aynı mantıkla "sen de bir yaşamda beni ayağa kaldırdın demek" diyerek karşılar. Bilir ki "iyi" ya da "kötü" değildir söz konusu olan, enerji enerjidir, kendi yasalarıyla davranır.
 
Ayandon Fırtınası ile bademlerin, papatyaların açmasına, börtü böceğin zamansız uyanmasına neden olan, verandada Sarman'la sarmaş dolaş uzun bahardan silkinip uyuyan sobayı gün boyu ara sıra attığı meşe ile uyanık tutan "abla" Ocak sonu vardığı, koordinatlarını beğendiği noktadan Sevgililer Günü'ne uzanır:
 
Ego'su Sebastian'ın güdümünde, sağduyusu Basiret Hanım'ın varlığından habersiz, kendisiyle arasının açık olduğu, en çok değersizlik, yetersizlikle boğuştuğu uzun yıllar boyunca, içindeki boşluğu doldurmasını beklediği sevgili arayışı sırasında "abla", hah, işte bu sefer tamam!" ile "ı ıh, şusu busu eksik, bu da değil yanılmışım" arasında gidip gelirken, aynı senaryoyu farklı isimlerle tekrarlayıp durduğunu birden fark ederek, en çok da tekrardan duyduğu rahatsızlık üzerine oyundan çıkar. İzleyen birkaç yılı da "…hayata, bedenine ihanet etmeyip, şöyle, böyle yapmasını..." öneren arkadaşlarına, acı çekmek istemediğini açıklama çabasıyla geçiren "abla", tam o aralar, "kendini sevmek, kendinin sevgilisi olmak" kavramlarıyla karşılaşır; bu nedir, nasıl yapacaktır?
 
Bilinen en eski yollardan biri, inziva ile başlar; sessiz, sade, yavaşlamış bir yaşam için Kuzey Ege'deki yazlık evi kışlığa çevirip 2005’te İstanbul'dan ayrılır. "Dağda ermek kolay, becerebiliyorsan pazarda er!" diyen arkadaşlarına hak vermekle beraber çok yakından tanıklık eder ki, kendini götürmeden çıkılacak dağ da yok.
 
Kendisine şah damarı kadar yakın Tanrısal parçasından gelen sesi duyabilmesi için "abla"nın, -1958 yılının beşinci ayı sonunda karlı bir günde, Dünya’nın Türkiye denen köşesinin Erzurum isimli bucağında beyaz bir kız bebek olarak doğmuş olması, ana babasının toplumdaki konumu, ekonomik durumu…- doğduğu andan başlayarak dayatılmış yargılardan üretip “kendisi” sanacak kadar benimsediği egosunun sessizleşmesi gerekir. O ise varlığını sürdürme çabasıyla monoloğunu sürdürür, "Dünya kötülükle dolu” der, “her şey, herkes yanlış". Bu uğurda can vermiş nicesinin akıbetine bakıp, gerekli bilinç düzeyine varılmamışsa, Dünya’yı kurtarmanın olanaksızlığını görmüş “abla”, ayaklarının bastığı yerden başlayıp önce kendini kurtarmaya sıvanmışken gündemine, “sorumluluk alması gerektiği” bilgisi düşer.
 
Yirmili yaşlarında, mezar taşında “özür dilerim” yazmasını dileyecek kadar sorumluluk duygusu taşımaktaysa da anlaşılan “abla” yanlış yere bakmıştır; odağını kendisine çevirir, kabahat samur kürk olmuş, kimse omzuna almamış demeyip, hatalarının sorumluluğunu yüklenmesi gerektiğini kavrar. Böylece üzerinden esaslı yük kalkacak olsa da bir tür aile geleneği olup, genlere işlemiş mükemmelcilik “abla”nın bünyesini kolayca terk edeceğe benzemez. Yine de geliş amacının, “kendini iyileştirmeye çalışırken Dünya’yı da iyileştirmek” olduğunu anlaması uzun sürmeyen “abla”nın rotası artık bellidir:
 
Cesaret ve dürüstlükle kusurlarını görecek, sorumluluk alıp açık yüreklilikle kabul edecek, ardından da, önce kendisini –sonra herkesi, her şeyi- hoş görüp kendini sevmenin yolunu döşeyecek. “Zaten iyi” olanlara evliya deniyor, onlar da yüz yılda bir geliyor, o zaman Dünya’ya kusurlu gelmiş olmakta utanılacak bir şey yok diye düşünür. Böylece en iyi öğrenci, en iyi öğretmen olarak kendi yöntemiyle –ki “abla” daha sonra bunu “kendi tarikatının biricik şeyhi ve müridi” olarak formüle eder- kendi sevgililiğine giden yola düşer.
 
Yol çetrefillidir, uyanık olmayı gerektirir; ego ile Tanrısal kimliğini ayırt ettikten sonra işi biraz daha netleşen “abla”, doğru, iyi, güzel seçimler yapabilmek için, gözlerini dört açar. Ufak tefek olaylarla sınanıp, ele geçirilme, suçlanma korkusu, yeterince iyi olmadığı kaygısı, kendisini önemsiz hissetme… türünden duygulara kapıldığı olur elbet ama bir sonraki sınavda daha iyi olacağını bilerek avunur.
 
Başlangıçta bir gün, kızıyla daldıkları derin sohbete dâhil olup, “e, nasıl olacak, nasıl yapacağız yani?” diye soran damadına “kendi hakkında iyi düşün!” diyerek start verdiğinde “abla”, “hiç zor değil," der, "Dünya’ya, taa bu yaşa gelişinin tüm şartları aynen yaratılamayacağına göre,” diye de yüreklendirir, “koskoca evrende senden bir tane var, bu da seni eşsiz ve çok değerli kılmaz mı?”
 
Çok yavaş da olsa sarmallanarak süren yükseliş yolculuğu sırasında “abla” en çok sessizlik, sadelik ve yavaşlamaya ihtiyaç duyar: 2006’da gazete okumayı, TV’de haber izlemeyi bırakır. Cep telefonu, kredi kartı edinmez. Her şeyin ihtiyaç olduğu tuzağını görerek yaşamını “gerçek” ihtiyaçlarıyla sınırlar. Olabildiğince temiz havada, toprağın üstünde, suyun yanında, güneşin altında yürür; bedenini dinler sade beslenir. “Her şey yolunda, iyiyim, seviliyorum, güvendeyim, mutluyum…” (ve neye ihtiyaç duyuyorsa o) duygusunun kaynağının içinde olduğunu keşfedeli, çekingen, küçücük bir çocuğa benzettiği huzur duygusunun kaynağından çıkıp benliğine yayılabilmesi, yerleşebilmesi için gerekli boşluğu yarattıkça, çevresini ıvır zıvırdan arındırmanın ödülünü alır.
 
Böylece “abla”nın, ebeveyn, evlât, kardeş, arkadaş, karşı cins, hemcins sevgili… her türden sevgili için alışılmadık hediye önerisi, “ona, kendi hakkında iyi düşünebilmesi için kendisiyle baş başa kalabilme fırsatı verin” olacaktır: İçinden gelen Tanrısal sesi duyabilsin diye sessizlik, koşuşturmayı bırakıp yavaşlayabilmesi için sorumluluklarını paylaşarak yardım, sadeleşebilmesi için tümüyle kendine ait boş bir oda.

2 Ocak 2014 Perşembe

"Abla", geride kalırken, Yeni Dünya'nın Birinci Yılı 2013'ün, kendince kısa bir değerlendirmesini yapar.

Gezi yazıları dışında hemen hiç yazmamışken, bir de, "tek satır iletişimi" dediği sosyal medyaya kaptırdığı okurları için sızlanan "abla", Ezoteriklerin, Yeni Dünya'nın İkinci Yılı diye adlandırdıkları 2014 başında, Yeni Dünya'nın Birinci Yılı 2013'ün, becerebildiğince kısa bir değerlendirmesini yapmaya niyetlenir:

Kızının doğumu sonrasında, oradan öteye yol olmayabileceği ihtimaliyle hiç plan yapmadığı otuz yıl öncesindeki gibi, Mayaların "Zamanların Sonu" dedikleri 21 Aralık 2012 sonrasına da iş bırakmayan "abla", Aralık başında bir gün, kıyamet/tufan provası yağmur eşliğinde Kuzey Ege'deki evinden ayrılır, az bir eşya ile, adının kökeninin -çapa anlamına Anchor, Ancyra, Anküra- vaadine sığınıp Ankara'ya göçer. 

Mısırlı bilge bir rahibin, öğrencisi Yunanlı filozofa söylediği,"Dünya, sizin Nuh Tufanı diye bildiğinizin, onlarcasına sahne oldu" sözleri uyarınca suların karalarla yer değiştireceği türü söylemleri çok ciddiye almasa da "bir ihtimal, ama bir ihtimal!" diyerek ortanca kız kardeşinin AŞTİ terminali yakınındaki evine, yeni bir Dünya umuduyla giren "abla" ne görsün!? Söz konusu su baskınının, üst kattaki dairenin banyosundan gelen sızıntı biçimindeki alçak gönüllü demosu evi çoktan mağaraya çevirmiş; 10 yıldan bu yana çok az kalınan evin parkeleri kabarıp dağılmış, sağlam olanları tahta kurtlarını beslemiş, kapılar şeklini yitirmiş, tavanın bir kısmı ufalanıp antreye yağmış! Küçük odalardan birinde kuru bir köşede hayatını sürdürebileceğini sandığı ablasının, pek sert "burada kalmayı hakaret addederim!" çıkışı üzerine bir koşu terminale gidip dönüş bileti alan ortanca ile akşam saatleri yola çıkan "abla", neye niyet neye kısmet, gece, İstanbul'da kızının evindeki yatağında uykuya varır. 

Her ne kadar söz konusu "kıyamet"in, namazdaki "kıyam", yani ayağa kalkmak, dahası "bilincin yükselişi" anlamına geldiğini bilse de, "abla"nın aklının bir köşesi 2012 sonunda, kış başlangıcı gün dönümünde, Dünya Ana/Gaia'nın kısmen de olsa, sonuncusunu yaklaşık on bin yıl önce deneyimlediği tufan benzeri bir silkinişe tanık olacağı düşüncesiyle pusludur.

2012 Aralık'ının 20. günü, karın beyaza boyadığı Balık Pazarı'nda kaya kaykıla vardığı Cumhuriyet İşkembe Salonu'nda tuzlamasını içip beyin salatasını beklerken başı üzerinde asılı TV'den "abla"nın naklen öğrendiği, Şirince'de kurtarılmak üzre bekleyen kalabalık beklenenin çok altında ve devlet erkanınca yapılan açıklamalara bakılırsa, dünyalık beklentisi içindeki esnaf da sıkı kontrol altındadır. Kaynağı belirsiz, birileri tarafından kurtarılma fikri "abla"ya tanıdık gelse de, gönlü çoktandır, herkesin ancak kendi kendini kurtarabileceği düşüncesinden yanadır.

21 Aralık 2012 sabaha karşı uykusu seyrelen "abla" alacakaranlığa kulak verir: Apartmanlar üzerinden teklemeden geçen uçakların rutin seslerini, adam boyu olduğu kuşkusuz hoparlörden patlayan sabah ezanı izler, belli ki her şey yolundadır; yine de salonda damatla, hafiften dalga geçerek de olsa durum değerlendirmesi yaparken, alışageldikleri Dünya'nın halâ ardında olup olmadığını kestiremedikleri perdeyi açmakta acele etmezler. Sonraları, ertelendikçe korku ve kaygıyla beslenen kısmi doğal felaketler için yeni tarihler ortaya atılırsa da, içeriği belli mailleri artık okumadan silmeye başlamış "abla"nın, Kryon metinlerinden aklında kalıp yüreğini serinleten, insan bilincinin kritik eşiği aştığı Dünyanın, toplu yok oluşa neden olacak doğal afetlerle karşılaşmayacağını bildirdiği "Korkmayın, Tanrı bunca yol aldıktan sonra sizin bir taş altında ezilmenize izin vermeyecektir" sözleriyle biten mesajıdır.

2013 Şubat'ı başında, aralıklı olarak seminerlerine katıldığı hocasıyla yaptıkları üç günlük çalışma sonunda "abla" değerlendirmelerin yapıldığı final konuşmasında kendini "mezun" ilan eder; "...tüm kusurlarıma karşın ben, tam bu halimle Tanrı'nın eşsiz güzellikte bir parçası olduğuma inanıyorum," der, "iyi, güzel, doğruyum ve tam olmam gereken yerdeyim, burada oluşum bunun kanıtı..."

Bağımlısı olduğu gereçlerden saçılan titreşimlerle kirli, büyük kent insanının boğucu öfkesine karşın, "abla"nın ego'su Sebastian giderek sessizleşirken sağduyusu Basiret Hanım'ın bilge fısıltıları daha net duyulur. Bilgi toplamayı bir yana bırakıp, sezgiyle, yüreğinde ışıldayan huzuru inzivada yakalamış "abla", epeydir sinemada yeni bir söz, bakış, duruş bulamadığı bahanesiyle, 31 yıl boyunca sadakatle izlediği film festivalini boşlayıp 2013 Nisan başı Kuzey Ege'deki evine döner; daha sonra da eşe dosta, yıllardır -içinde ne çok şey öğrenmiş olduğu- sinema salonlarında kaçırdığı nice Nisan için yakınacaktır.

Yeni Dünya'nın Birinci Yılı 2013, herkes ile birlikte "abla" için de, Işık İnsan olma yolunda "yeniden yüklenme" yılı olur: Ay ve Güneş tutulmaları, gün dönümü, gün tün eşitliği, gök cisimlerinin sıralanışları gibi gök olaylarının yeryüzüne aktardığı, bilinçte yükseliş sağlayan kozmik enerjiler/rahmetle -elbet farkındalık, algı, yargısızlıkla... doğru orantılı olarak- Gaia'nın tüm çocukları yıkanır da yıkanır. Mayıs sonunda başlayan, Ezoteriklerin İndigo Devrimi olarak adlandırdıkları, şiddete kahkaha ile yanıt veren Gezi Olayları "abla"ya kalırsa bilincin yükselmekte oluşunun çok belirgin göstergelerindendir.

Dünya Ana/Gaia dalgalar halinde rahmetle yıkanırken Temmuz'un üçüncü haftası ile Ağustos'un ilk yarısını kapsayan Aslan Kapısı geçişi "abla"yı çok zorlar; öyle ki, aşırı yüklendiği bir noktada, tavana seslenerek bu kadarını kaldıramayacağını, gerekirse yeniden yüklenip daha hazırlıklı olarak gelmek üzere geçişe hazır olduğunu bildirir. Neyse ki yoga hocasının kendisine aktardığı, -pek içine sinmeyen sonuçları ile değil süreçleriyle kendisini sürükleyen- Jean-Christophe Grange kitapları "abla"nın zihnini epeyce oyalayarak dengesini korumasını sağlar. O aralar, öfkelerine sıkıca sarılmış, TV'leri karşısında beddua edip duran komşularıyla karşılaştıkça, "ben" der, "Allah, bilinçlerini yükseltsin, diye dua ediyorum."

Denize girer yüzer; Gaia'ya, suya, toprağa, ateşe, havaya, öğrenmesini sağlayan iyilik / kötülük, güzellik / çirkinlik, doğruluk / yanlışlığa teşekkür ederek yaptığı uzun yürüyüşlerde "abla", her şey için binlerce kez şükrettiği Tanrı'sına "...dilime doğru sözleri koy" diyerek yalvarır, "ve olması gereken yerde sessizliği..."

2013 Kasım başı'nda"abla"nın izlediği sitedeki bir yazıya göre, "...hem tam hem de parçalı Güneş tutulmasının sağladığı ışık kodları Afrika’yı 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında ona saldıran derin karanlıktan kurtaracak ve tekrar Işığa yükselmesini sağlayacak. Afrika muhtemelen Gezegendeki en ihmal edilmiş kıtadır. Gezegendeki en büyük kıtalardan birinin tarihi hakkında çok şey bilinmiyor, yalnızca İnsan Yaşamının başlangıç noktası olduğu söyleniyor. Afrika orijinal “Mu” idi..." 

2013 Kasım sonu ise Gaia'ya, yaklaşık 26 bin yıl sürecek yeni bir zaman döngüsünün, Kova Çağı'na geçişin enerjilerini aktarır; en büyük korkularından, özgürlüğünü yitirme saplantısını salıvermesine yardımcı olabilecek rahmet dalgasının etkisini kısa zamanda gözleyen "abla", iradesinin kontrolünü şartsız olarak ilk kez Tanrı'ya bırakır ve daha önce bir türlü dilinin varmadığı "bütünün en yüksek hayrı için sevgili Tanrı'm senin iraden olsun" diyebilmeyi nihayet başarır.

2013 Aralık başında okuduğu yazı ise "yaşamın, eski kalıpları tekrarladığını" söyler; "Yeni Dünya'yı oluştururken alışkanlıklarınızı gözleyin, kendinizden bile beklemediğiniz değişiklikler yapmaktan korkmayın, saçınızı, giyim tarzınızı değiştirebilirsiniz mesela..." diyerek yenilikler yaratmayı önerir. Gecenin bir saati, filmin reklamlara takılan sonunu beklerken, bozulmasın diye oturmadığı divanın yanındaki plastik taburede tünediğini fark eden "abla", misafir odaları geleneğinin neredeyse 50 yıllık izini taşıyan "bozulmasın!" alışkanlığıyla yüzleşir. İlk eylemi, pazardan aldığı yatak takımını, epeydir sobanın yanına taşıdığı yatağına serip "yıkanmadan temiz çarşafa yatılmaz!" kalıbına kafa tutarak banyo yapmadan yatmak olur.

Kendi tarikatının, biricik şeyhi ve müridi "abla", vaktiyle yarattığı, inandığı, kendini yolundan alıkoyan nice engeli fark edip temizleyerek, her geçen günle duygusal açıdan daha dengeli, yaşamla daha uyumlu olur. Bilincinin, sonsuz yükseliş dışında bir hedefi, nihai bir noktası olmayıp spirallenerek yol aldığını sezdiği tekamülünde, sonsuzluk kavramı artık "abla" için eskisi kadar anlaşılmaz değildir.

30 Eylül 2013 Pazartesi

"Abla" grubu gezinin son günü Singapur'da serbestçe dolaşır; gece dönüşe geçer.

20 Temmuz 2013 Cumartesi sabahı, acentenin Malezya gezisine ilgi duymayan dörtlü, kahvaltıdan sonra masaya yaydıkları şehir haritalarıyla günün rotası saptar sokağa dökülürler.
 
İlk durak Raffles Hotel girişinde, kuzenin tanıtımını duyduğu, bambu gibi özel tekstil ürünleri satan dükkan; ardından, çevresine odalar dizili, yüksek ağaçların gölgelediği bakımlı zengin bahçe ortasındaki havuzuyla eski otelin, güzelim binaları fotoğraflanır.
 
İkinci durak, şehir turunda uzaktan görüp programa aldıkları Flyer. Bir kaç yıl önceki Brezilya-Arjantin-Şili gezisi sırasında Buenos Aires metrosunda kapkaça uğradıklarını unutmuşa benzeyen "abla" ile ortanca bu kez tümüyle güvenli görünen, temiz pak Singapur metrosuna iç huzuruyla inerler. Bir gençle, hiç üşenmeden çantasını karıştırıp gözlüğünü taktıktan sonra burnuna dayadıkları haritaya bakıp dörtlüye yol gösteren hanımın desteğiyle, salimen Flyer'a ulaşılır.
 
Her yerde olduğu gibi girişte durdurulan dörtlü, görevlilerce, dört ayrı fonda kullanılmak üzere fotoğraflanır. Soğuk, karanlık ilk salonda Flyer'ın teknik özellikleri, teknik üstünlük taşıyan ekranlarla anlatılmakta; türlü malzeme ile üretilmiş sanatsal objelerin bulunduğu ikinci salonu geçen grup, önlerindeki kalabalık Hintliler ardı sıra, hiç duraklamaksızın dönmekte tekerleğin 12 kişilik kapsüllerinden birine çocuklu bir kaç çiftle birlikte bindirilir. Aşağıda yemyeşil bahçe ortasındaki balıklı havuz ufalırken körfez manzarası genişlemekte. Liman çevresine tuhaf ama ilginç mimarileriyle yayılmış güzel binalar grupça fotoğraflanırken "abla" notlar alır: Havalandırmadan okaliptüs kokusu gelen tekerleğin çapı 150 m., hizmete 2008'de açılmış, tam dönüş 30 dakika sürüyor; isteyenler için kapsüller belli süre kapatılıp yemek servisi, kutlama, ufak tefek tören yapılabiliyor.
 
Uzaktan baktığında "abla"ya Stonehenge*'i hatırlatan Marina Bay Sands, günün üçüncü durağı: Yürüyerek ulaştıkları kapılarından biri, alt katında buz pateni alanı da barındıran alışveriş merkezi girişi. Yorgun dörtlü marketten, Türk malı -"sugar" gibisinden tuhaf tanıtımıyla, şekerpare- kayısıyla karşılaştıkları çeşitli meyve arasından, Güney Amerika'dan tanış dalda domates, Jack's Fruit ve papaya seçer; -buzlu, naneli, sütlü Seylan çayı türünden- içecek alır dışarı çıkar. Eflatun renkli nilüferlerle yapraklarının temiz suyu örttüğü havuz kenarına dizilir, sabah kahvaltısı kruvasanlarını katık edip öğle yemeklerini yerler. Bir kaç metre önlerindeki bina girişini örten cam yarı küre üzerinden kayarak inen, emniyet şeritleriyle bağlı, kasklı cam siliciler bir bağımsız film sahnesi gibidir. Ortalıkta polis yok, temizlikçi çok. Seslerden anlaşıldığı kadarıyla, suyun öte yanındaki statta bağımsızlık bayramı provaları sürmekte.
 
Biraz dinlenen grup sorup soruşturup Marina Bay Sands ana kapısına ulaşır, yukarı çıkmak için bilet alır. 56. kattaki güverte biçimli taraça Flyer'dan da yüksek, 200 m: Yerden 200 metre yüksekte palmiyelerin gölgesinde havuza giren otel müşterilerini ayıran yarı şeffaf duvarın berisinde, Singapur'u çepeçevre dolanarak fotoğraflarken aşağıda gördükleri, geniş yer kaplayan bahçelere gitme niyetindeki grup aşağı iner.
 
Uğradıkları, yolları üzerindeki -muskalar ve mumyalama sırları ile iki Amerikalının konu edildiği iki geçici serginin ilgilerini çekmediği- lotus formlu Bilim Sanat Müzesi'nde, dörtlüye, genç, çok güzel bir kız yardımcı olur: Adı İniki'dir, bu adı taşıyan kasırgadan bir kaç hafta sonra doğmuştur, ailesi İngiliz, İtalyan, Hintli ve Amerikalılardan oluşmaktadır. Dörtlü kendisini çok beğense de o, dudağı kenarındaki doğum lekesinin kendisini çirkinleştirdiği düşüncesindedir.
 
Sıcak günün son durağı Gardens by the Bay: James Cameron'ın yönettiği Avatar filminde kullanılan ağaçlara modellik eden, dikey gövde tepesindeki -bazıları diğer ağaçlara bağlı- metal dallara, aşağıdan ekilen bitkilerin uzayıp sarılmasıyla elde edilen dikey bahçeler, kanallar çevresinde çiçekler, özel iklim gerektiren yağmur ormanı için kapalı bir bölüm...  Tekerlekli sandalyelerde yaşlılar, pusetlerde bebekler, 5 çocuklu 37 yaşındaki anne ile "kabap"lı sohbet, kenarda yere yaydığı örtü üzerinde bebeği ile haşır neşir bir başka anne; Güneydoğu Asya'nın bu kısmı, yaşlıların, öncelikle çocukların mutluluğu gözetilerek planlanmış gibi.
 
Dönüş yolunda metroya giderken ağırlıklı mor renkli yerel giysili kızlar oğlanlar gruplar halinde, neşe içinde el sallayarak bayram provaları için kafilelerle stada gidip dönmekteler. Dörtlü sabah izlediği yolu gerisin geri yürür, metroya iner, adam başı tek yön metro bileti 1.30 S.$ ödeyerek kolayca başlangıç noktasına varır. Otele dönüş yolunda halkın alışveriş ettiği, yemek yediği dükkanlar, oteller, açık sokak pazarları, lokantalarıyla çok renkli, hareketli Bugis bölgesinde sokak aralarına giren dörtlü, çok istese de taşıma zorluğu yüzünden tropik meyve alamaz.
 
Akşam saatleri otelde buluşulur. Katılımcıları ülkeye dönüş için Changi Havaalanı'na taşıyan otobüsün, ön camının ortasında ufak bir Budist anma köşesi. "Yolculuğumuz 10 saat 30 dakika sürecek" der -"Çarşı"dan söz ederken mavi gözleri gururla parlayan- rehber, "Bavullar 23 kiloyu aşarsa kilo başına 7 Euro ödemeniz gerekecek. 23:50'de havalanacağız, en az 40 dk. önce kapıya gelin, uçaklar beklemez, özellikle burada!"
 
İkinci "oyuncak" silah, bereket, gayretli THY görevlisinin çabasıyla olabildiğince sorunsuz, Singapur'da bırakılır. Ertesi sabah erken saatlerde ülkeye varıp bagaj bandı başında vedalaşırken beraber yine yolculuk etme dileği belirten katılımcılar İstanbul'un, bazısı Türkiye'nin çeşitli yerlerine dağılırlar.
 
 
 
Singapur Flyer görselleri:
 
Marina Bay Sands görselleri:
 
Gardens by the Bay görselleri:
 

27 Eylül 2013 Cuma

Sekizinci gün "abla" grubu, Singapur'da şehir turu sonrası Sentosa Adası'na gider.

19 Temmuz 2013 Cuma sabahı aşağıdaki kilisenin şen şatır çanlarıyla uyanan "abla" grubu Singapur şehir turu için hazırlanır, arabaya yerleşir.
 
Yola koyulur koyulmaz, "Beş adet üniversite var" diye başlar rehber, "Stamford Caddesini izliyoruz. Sir Thomas Stamford Raffles, 1819'da Singapur'un modern tarihini başlatan İngiliz. Uygunluğu dolayısıyla kiralayıp bir liman kuruyor burada. Banka, sigortacılık, ticaret gelişmeye başlıyor. Gelir açısından Singapur Dünya sıralamasında ilk on içinde. Balıkçılık, turizm diğer gelir kaynakları. Singa-Pura, Aslan Şehir anlamında. Şehrin sembolü aslan başlı balık..."
 
National Orchid Garden Orkide Parkı: Çok soğukta yetişenler için klimalı özel bir bölümün yaratıldığı parkta, önlerindeki etiketlerde adları yazılı yüzlerce orkide, görevlilerce, bebek özeniyle bakılmakta. Vanda Joachim isimli bir kadının melezlediği -ulusal çiçek seçilen- orkideyi, kokulular, etçil olanlar, ünlülerin isimleri verilmiş özel üretim orkideler izler.
 
Şehir turu devam ederken rehber, alışverişe gidecekleri uyarır: "Serbest piyasa ekonomisi burada en cafcaflı haliyle yaşanır. Aynı malın değişik fiyatları olabilir. Çin Mahallesi'nden alışveriş yaparken dikkat edin, memlekete dönüşte içinden taş çıkan kamera gördük, hatta ekranda yükleniyor yazısı, sadece kasa laptop... Orchard Road üzerindeki AVM'lerde her markanın kendi dükkanı var, oralardan bakabilirsiniz."
 
"...Bu bölge elçilikler ve pahalı evlerin bulunduğu bölgedir. Devlet sosyal konutlar yapar ama satış, kaynaştırmak amacıyla, etnik grupların nüfusa oranları gözetilerek yapılır. Müslüman, Hıristiyan eşit, %15, Budist %50... Malezya ve Endonezya'da bazı bölgelerde su sıkıntısı çekilir; Singapur atık suyu 40 Cent'ten alır, temizler, 2 Dolar'a satar... Sağda Hard Rock Cafe, solda Tayland Konsolosluğu... Orcard Bulvarı önemli AVM'leri barındırır. En eski binalardan Raffles Otel'de gecelemek 700-7000 USD... Solda bir Anglikan Kilisesi, Parlamento, Singapur Nehri, ticaret ve finans merkezi gökdelenleri, sağda bir Hindu tapınağı, burada hepsi yan yana, yine sağda bir Budist tapınağı..."
 
Buluşma için yer ve zaman kararlaştırıp Çin Mahallesi girişinde dağılan gruptan "abla" ile ortanca gezinirken bir kuytuda, çocuklar için düzenlenmiş bir para müzesi keşfeder gezerler. Camekanlarda orkide, panda, eski ressamlar, kutsal objeler hatta kedinizle düzenlenmiş paralar, para basımında kullanılan gereçler.
 
Buluşulur, şehir turu devam eder: "9 Ağustos 1965 Bağımsızlık Günü'dür, yaklaştığı için evler bayraklarla süslü... Binlerce dolar aidatla üye olunan Kriket Kulübü, İngiliz yaşamından izler... New Bridge Road üzerindeyiz, sağda Marina Bay Sands, solda eski ve pahalı İngiliz oteli Fullerton, sağda Opera Binası**... Ülke 2. Dünya Savaşı sırasında kısa süre Japon işgali altında kaldı. Padang Meydanı solda, Koloni dönemi binaları sağda..."
 
Küçük bir parktan geçip bir kaç basamakla inilen su üzerindeki taraçadan gözlenen: Ağzından su fışkıran efsanevî, balık gövdeli aslan başlı Merlion heykelinin bulunduğu alan kalabalık. "Singapur'un merkezi" der rehber, heykelin arkasında finans merkezlerini barındıran gökdelenlerden yüksek geniş bir duvar, "Karşıda Marina Bay Sands, Opera binası, lotüs biçimli Bilim Sanat Müzesi..."
 
Etkileyici manzara, kim bilir kaçıncı kez, bir de "abla" takımınca fotoğraflanır, arabaya binilir. "Taksimetrelerini 3.00, 3.20, 3.40, 3.90'dan açan beş altı çeşit taksi vardır" der rehber, "bir de önermeyeceğim siyah Mercedes'ler vardır, en pahalısıdır, genelde havaalanı bağlantılı çalışırlar. Gece 22:00'den sonra gece tarifesine geçerler." Japon işgalini anlatan anıt önünden geçen grubun öğleden sonraki programı Sentosa Adası turudur.
 
Adaya giderken yolda, katlarında bahçeler olan binaları beğenen "abla", Singapur'un, park ve bahçelerdeki özen açısından sadece, bir kaç yıl önce gördükleri Japonya ile kıyaslanabileceği fikrindedir. Grup teleferikle önce bir AVM'nin tepesine uğrar oradan devamla Sentosa Adası'na varır. "Turistik amaçla düzenlenmiş adada yerleşim yok" der rehber, "ana adaya teleferik dışında tünel ve karayollarıyla da bağlı."
 
Adada ilk durakta, ülke tarihinin Malay, Hint, Çin, Avrupalı ilk yerleşimcileri ağzından anlatıldığı film gösterisini, incelikli detayları muhteşem, mumya müzesi izler. Gezi boyunca, -"abla"nın aklından daha önceleri neler olduğu, hatta Merlion hikayesinin aslı nedir soruları geçse de- Hong Kong ve Bangkok'ta olduğu gibi Singapur'da da tarih İngilizlerle başlamakta. Müzenin ilk sahnesi, İngilizlerin bir masa çevresinde buluştuğu diğerleriyle anlaşmalarını, gereçleri, eşyaları sergiler. Balıkçı köyünün ilk zamanlarında su üzerinde yapılan basit ticaret (1891); kauçuk ağaçlı botanik bahçesi (1893); özgün giysileriyle Arapların, Avrupalı ve Musevilerin (1840) Yeni Liman'a çıkmaları -martı sesleri eşliğinde- kendi paralarıyla ticaret yapmaları; tek odada yaşamları sergilenen ilk Çinliler (1890); liman ve dok (1890-1920); okuma yazma bilmeyen bir Çinli mektup yazdırırken, Çinli berber ve ailesi -bebek sesi eşliğinde-; terzi, duvar işçisi Malaylar; Hintli sütçü dükkanı önünde topaçla oynayan çocuklar; camı kırık resim, duvarda kurşun delikleriyle Japon işgali... Özenle düzenlenmiş ev içleri, giysiler, sesler, neredeyse kokularla Malay, Hint, Çin, Avrupalıların yaşam ve törenleri anlatan çok başarılı sahneler "abla"da büyük hayranlık uyandırır. Sergi, fonunda her bir etnik grubun bayrağının yer aldığı, her fırsatta tekrarlanan kaynaştırıcı Singapur is my family mesajıyla sona erer.
 
Foklarla Pembe Yunusların, çocuk çığlıklarıyla şen, eğlenceli gösterisini, başları üzerinde geniş yüzgeçleriyle dalgalanan koca balıkların süzüldüğü tüp akvaryum izler. İçinde, yürüyen bantlar üzerinde yol alırken katılımcılardan birinin, aynısının İstanbul Bayrampaşa'da olduğu bilgisi verdiği akvaryumun temalarından biri, çocukları suların kirliliği konusunda bilinçlendirmek.
 
Dünyadaki ve Türkiye'deki emsallerinin aynı fastfood lokantasında ayak üstü atıştırdıktan sonra kumsalda ses, ışık, lazer ve su gösterisi Sentosa's Songs of the Sea için kıyıya inen grup, mahşer kalabalığı içinde bir yerlere ilişir. Uzakdoğu kültürüne -coğrafi açıdan bunca yakınlığına- karşın, tümüyle Amerikan müzikalleri formatındaki gösteri, zenginliğin çoklu etnik kökenleri huzurla örttüğü adada, "abla"ya bile tuhaf görünmez.
 
Sentosa Adası'na teleferikle gelen katılımcılar otobüsle otellerine dönerken rehber, ertesi akşam dönüşe geçecek gruba oda boşaltma, çıkış, uçuş saati hakkında bilgi verir.
 
 
**"Abla"nın, gezi programları sıkı izleyicisi kuzeninden ek: 
"Singapur'daki opera binasının dışını, kavuna benzeyen yeşil büyük meyvenin (içinden turuncu esas meyveleri çıkan) tırtıklı dış kabuğundan esinlenerek yapmışlar."

 
 
National Orchid Garden görselleri:
 

Merlion görselleri: 
 
Opera Singapore görselleri: 
 
Sentosa Adası görselleri: 
 
Sentosa's Songs of the Sea gösterisi: 

25 Eylül 2013 Çarşamba

Yedinci gün Singapur'a geçen "abla" grubu, gece safarisine katılır.

18 Temmuz 2013 Perşembe Singapur'a yolculuk öncesi grup, yakut, inci ve zümrütün ana vatanı Tayland'dan ayrılmadan, bir mücevher fabrikası gezme niyetiyle Gems Gallery'ye giderler. Yolda, "Değerli taşlar 25 milyon turistin ziyaret ettiği ülkenin önemli gelir kaynağı" diye anlatır rehber, "Dünyanın en büyük ihracatçısı tabii ki kral, ürün sertifikalı, fiyat garantisi verilir, değiştirme yapılabilir. Türkiye'den gelen kuyumcular, Güvercin Kanı dedikleri Siyam Yakutu* fiyatlarının Türkiye'den %30-40 düşük olduğunu söylüyorlar ama ürüne pırlanta girince fark %20-25'e iniyormuş."
 
Galerinin kapısında parlak renkli yerel giysili ince uzun çok güzel kızların karşıladığı grup önce bilgi alır, sonra parlak ışık altında büyüteçle, değerli metaller, taşlarla incelikle çalışanları, ardından şıkır şıkır aydınlatılmış salonlar dolusu camekanda türlü mücevheri, daha çok bir sanat galerisi gezer gibi seyrederler.
 
Havaalanına giderken, bakanlık karşısında, kanal kıyısı boyunca birikmiş, bir kısmı parka otlara yayılmış, geceyi orada geçirmişe benzeyen kalabalığın neyi protesto ettiği hakkında Jacques'ın bir fikri yok.
 
Havaalanında kapılar arkasında, arkada bir şey bırakmama uyarısı bulunan tuvaletler, ağız/el sürülmeden su içilen pınarlar, insana saygının kanıtı, ufak incelikler. Her sınır geçişte adet olduğu üzere -"abla"nın büyük şükranla karşıladığı- rehberin dağıttığı örnek fotokopilerle kolayca doldurulan formun en altında bu kez, büyük kırmızı harflerle uyuşturucunun Singapur yasalarına göre ölümle cezalandırıldığı uyarısı yer almakta.
 
2,5 saatlik uçuş sonrası inişte, genellikle göze ilk takılan, havaalanı çevresi gecekondu manzarası Singapur'da yok; taze yeşil, temiz, dümdüz bir kent. Havaalanı tuvaletlerinde -"abla" grubunun bir de Japonya'da rastladığı- hijyen doruğu; duvarlara monte edilmiş temizlik spreyi şişeleri.
 
Pasaport kontrolü sırasında "abla"nın, ortanca kardeşinin yeşil pasaportu epey incelenir; güvensizliğin nedeni, yenilenmemiş olması. O aralık bankolardan birindeki Müslüman görevli, Türkiye'den olduğunu öğrendiği grubu "selamünaleyküm!" diyerek selamlar.
 
Bir kısmı otobüse yerleşen grubu tatsız bir sürpriz beklemekte; bekleme beklenenden çok uzar, uzadıkça sinirler gerilir. Katılımcılardan biri esip gürlemeye başlamışken rehber eşliğinde otobüse binen hala ile yeğeni ağlamaklı. Tayland'dan 14 yaşındaki yeğene alınan -mermisi boncuk, görünümü gerçek- oyuncak silah kontrol sırasında ortaya çıkar, görevlilerce el konur, dahası delikanlının tutuklanması söz konusu olur; polisin de işe karışmasıyla iş büyür. "Silaha el kondu" diye anlatır rehber, "kesinlikle yasak olduğunu söylediler, görevim gereği yanlarında olmam gerekiyordu."
 
Gerginlik yatışır, halâ ağlayan hala yatıştırılır yola çıkılır; rehber devam eder "...bakın bu ülke farklı bunu anladınız, uyuşturucunun 1 gramı 1 yıl, 2 gramı 2 yıl hapisle cezalandırılır, 3 gramdan fazlası idam. Burada her yer tertemizdir, sigara içmenin cezası 250, sakız 150, trafik ışığı ihlali 150 Singapur Doları... 30 kişiyiz, bakın bir daha tekrarlıyorum" kontrolde nasılsa gözden kaçmış, bir diğer katılımcının oğluna hediye aldığı oyuncak silahı kastederek "...yanımızda buna benzer bir oyuncak daha var, satıcı geçirebileceğini söyledi, bu defa uyarı ile atlattık ama söylüyorum, sorumluluk size ait."
 
Tek adada, tek ülke ve tek şehir Singapur hakkında "Burası Hindistan, Çin ticaretini kontrol eden limandır." diye anlatır, "'63'te İngiltere'den koptu, '63-'65 arası Malezya ile birleşti, '65'ten bu yana bağımsız. Etnik yapı karma, Çinli, Endonezyalı, Hintli, Malezyalılardan oluşur. 622 km2, nüfus yoğun. Resmi dil Malayca, yazı dilleri Tamil, Mandarin ve İngilizce. Singapur Doları (S$) kullanılır, 1 USD=1,24 S$, 1 Euro=1,65 S$, 1 TL=0,65 S$"
 
"Yeşil çok önemli, ağaçların boyları bile aynı hizadadır... Sigara içenlere ikinci sınıf insan muamelesi yaparlar, duraklarda sigara içemezsiniz, yol üzerlerinde bu iş için yaratılmış özel alanlar göreceksiniz. Taksiye biner binmez taksimetre açılır ve fiş verirler. Hayat pahalıdır, bir tek elektronik biraz ucuz olabilir."
 
Tam karşısındaki sokakta Sofra isimli bir Türk lokantası bulunan otele varan grup odalara dağılır. "Abla" grubunun Hong Kong'da 21., Bangkok'ta 12. kattaki odaları, Singapur'da 10. katta. Banyonun, yer kazanma amaçlı, sürgülü kapısı ile kancalı açma-kapama, kilitleme mekanizması "abla"ya ilginç gelir.
 
Night Safari-Singapore için binilen minibüsün sürücüsü yine sağda. İçerde kocaman dijital saat yanında, No Drinking, No Eating yazmakta. Karanlıkta varılan, yeşil yüksek ağaçlar arasına dengeli biçimde dağılmış tropik meyve suyu, yiyecek, hediyelik eşya dükkanları ardında, lavaboları açık havada çok hoş tuvaletleriyle parkın bir köşesi, gecenin ilerlemesiyle -yerel rehber Janice'in çok yakına oturmayın önerisini haklı çıkaran, bol gazyağının kullanıldığı- ateş yutan, püskürenlerin gösterisine sahne olur.
 
Grup daha sonra, kalabalıkta birbirini gözden kaçırmamaya gayret ederek, dörder kişinin oturduğu birkaç sıralı üç kompartımanı bulunan elektrikli gece treniyle yola koyulur. Sessizce yol alınırken yapılan İngilizce açıklamalar, usulca gecenin kendine özgü seslerine karışır.
 
Yarasa, ceylan, fil, aslan, zürafa, hipopotam, geyik, kaplan, kurt, sırtlan, tilki... Hayvanlar, yapay biçimde bire bir yaratılmış yağmur ormanı ortamında, her biri bir başka sponsorca düzenlenmiş, kendilerine ait alanlarda barış içinde yaşamlarını sürdürürken gözlenebilmekte.
 
Otele dönerken rehber, "Ortalıkta polis yoktur, şehir kameralarla izlenir" der, "büyük şehirlerde arka sokaklara girmeyin deriz ama burada arka sokak da yoktur."
 
 
*Siyam Yakutu görselleri:
 
Night Safari-Singapore görselleri:

22 Eylül 2013 Pazar

"Abla" dörtlüsü ile bir grup katılımcı, gezinin altıncı günü Pattaya'ya gider.

17 Temmuz 2013 Çarşamba sabahı Pattaya'ya gitmek üzere arabada yerini alan "abla"nın Bangkok, saat 07:32 gözlemi, rehberin evlerde mutfak yok, demesinin kanıtı; işe gidenler sandviç, meyve, ızgara et, kızartma, salata, çörek yığılı hatta naylon torbada çorba satılan seyyar tezgâhlarda kahvaltı etmekte. "Pattaya turizmin yükünü çeker, zamanla güneye doğru yapılaşma ve tabii kirlilik artınca Pattaya'da denize girilemez olmuş. Halk adalara gider yüzmek için, biz de -Koh ada anlamına- Koh Lanta'ya gideceğiz" der rehber, "Pattaya 80'lerde Pasifik'te görevli Amerikan askerlerinin özellikle Nisan'da gelip dinlendikleri, adı seksle özdeşleşmiş bir yer, böylece büyüyüp gelişmeye başlıyor. Rus turistler rağbet eder. Bangkok'tan ucuzdur, Avrupalı ev alır, gelir kışın 5-6 ayını burada geçirir, 12 ay turist vardır, her tür spor yapılır. Barlar Sokağı Walking Street kenti ikiye böler, gece hayatının kalbidir... Bineceğimiz sürat teknesi hız yapar, 20 dakika yol alacağız, güneş yakar, dikkat edilmeli."
 
Grubun, şişme platform iskeleden bindiği sürat teknesi, dibi suya küt, küüüüt! diye vurarak hızla yol alırken, karşılıklı iki sıraya yerleşmiş yolcusu sarsıntıdan payına düşeni alır. İrili ufaklı yeşil adalardan birinde, suyun lacivertinin su yeşiline dönüştüğü sığlıkta demir atan teknenin yolcusu, kıyıya, 5-6 m. suda yürüyerek ulaşır. Zemin, "abla" ile kardeşlerinin Maldivlerde tanışmış oldukları gibi, ufalanmış deniz kabuklularının tozundan, bembeyaz ve sert. Gölgesi muhteşem yüksek ağaçların, şemsiyelerin altına dizili -birbirine zincirle bağlı, nizami- şezlonglara dağılan grup denize girer, güneşlenir. Yüzenleri, deniz sporları -en masumu muz- yapanlardan ayıran halatlar içinde kalan parselde, ortanca ile denize giren "abla", arada denizanası teması ile irkilerek, iri ılık turkuaz rengi dalgalarda çalkalanır.
 
Grubun uzun masa çevresine sıralanıp yediği öğle yemeği zengin ve lezzetli; yöreye özgü balık, kızarmış deniz ürünü-sebze (tempura), sebzeli yumurtalı pirinç ve tropik meyve...
 
Dönüşü aynı yoldan biraz daha düşük hızla yapan tekne, yolcusunu aldığı yerde, şişme iskelede indirir. Araba ile programın kalanı için yola çıkılır; King of Duty Free tabelalı yeri gösteren rehber, "her şey gibi krala ait, şehir içi freeshop'u" der, "pasaportla alışveriş yapılabilen bir yer." Güzel bir cami yanında Katolik kilisesi geçilir; grup, milyonlu yaşlarda taşlaşmış ağaçlar parkı* önünde iner. Taşlaşmış ağaçların göletlerle çok güzel düzenlendiği parkın bir köşesinde kafes içinde 300 yıllık bir bonsai sergilenmekte. Çıkışa yaklaşanları -gezi boyunca hemen her yerde olduğu gibi- tabaklar içine basılmış katılımcı resimlerinin sergilendiği, satıldığı masalarda satış yapanlar uğurlar.
 
15:30'daki timsah gösterisi** için bir miktar daha yol kat edip çiftliğe varan grup, açık havada da olsa vantilatörlerin çalıştığı, su dolu çukurluklarında irili ufaklı 10-15 timsahın uyukladığı, engebeli zeminli havuzdan, telle ayrılmış sıralara oturur. Kırmızı giysili genç önce timsahları sonra izleyiciyi selamlar sonra sular saçarak, kuyruklarından sürüyerek uyandırmaya/kızdırmaya çalıştığı timsahlarla, en sonunda ağızlarına başını, dirseğe dek kolunu soktuğu bir dizi gösteri yapar.
 
Daha sonra katılımcılar, kucaklarına aldıkları 5 aylık bebek kaplanı biberonla beslerken ve 6 yaşındaki muhteşem güzellikteki -boynundan yere bağlı yarım m.yi aşmayan zincirle hareketleri çok sınırlı- Bengal Kaplanını da yanında poz vererek fotoğraflarlar. Her ikisi de, -bir ihtimal yaşamdaki en büyük korkusu özgürlüğünü yitirmek olan- "abla" tarafından gözyaşlarıyla izlenir.
 
Bir taraçadan, sopalara bağlı uzun iplerin ucundaki tavuklarla, yaklaşık 3 m. aşağıda, suda tembel tembel gezinirken yeme doğru aniden fırlayan timsahları besleyen grubun daha sonra gezdiği, devekuşu, zebra, papağan, pelikan, deve, at... barındıran tropik hayvanat bahçesi, yeşile yakışan güzel göletiyle zengin ve bakımlı. 
 
Pattaya'ya dönen grup bir AVM'nin deniz tarafındaki kapısında 18:55'te buluşma kararı ardından dağılır. Katılımcıların karşılıklı iki sıraya dizildikleri, sürücüsü kadın, tuk tuk turu -10 Baht- sonrası buluşma noktasında, kahve için a la Turca isimli lokantaya girilir. Temiz yüzlü Urfalı genç soruları, sabırla, saygıyla yanıtlar: "İşler, 2.5 yıldır Allah şükür..." der; ağabeyleri önce Malezya'ya gitmiş, sonra burayı açmışlar, anneleri komşularını özlüyormuş, yanlarında çalışan garson kız ise Tibetliymiş. (Ezogelin 95, Kuru 150, Beyti kebap 295 Baht...)
 
Akşam yemeği -yarım daire masalı bir tür ocakbaşı, Teppen-yaki- Japon Lokantasında: Başında külahı, önünde önlüğü sevimli genç, kızgın metal masada tavuk etini doğrarken, yerde, ayağı altındaki plastik oyuncak tavuk canhıraş feryatlarla eşlik eder. Kalp şekline soktuğu yumurtalı pirinç yığını, altındaki mala marifetiyle bir kalp gibi pıt, pıt atar. Ketçap şişesinden ortancanın giysisine fışkıran kırmızı kadife kurdele çok inandırıcıdır. Ertesi gün Singapur'a geçileceği için Baht'larını tüketmiş "abla"-ortanca kardeşler, yörenin ünlü birası Singha (190 Baht) için rehbere borçlanırlar.
 
 
 
*Million Years Stone Park görselleri:
 
Bonsai görselleri:
 
**Crocodile Farm görselleri:
 
a la Turca görselleri:

19 Eylül 2013 Perşembe

Beşinci gün "abla" dörtlüsü Bangkok'ta, Yüzen Çarşı'yı görür, kanal gezisi yapar.

16 Temmuz 2013 Salı sabahı kahvaltı sonrası, acentenin ekstra turuna katılan ufak grup arabada yerini alır; yeşil içinde yoksul evler, tepeden sallanan teller, meyve sebze konserve fabrikaları, tuz havuzları arasında 1.5 saat yol alarak güne başlar.
 
Rehber "1239, ilk krallık kuzeyde..." diyerek ülkenin tarihini anlatmaya girişir; klimanın saldırısından korunmak niyetiyle şalına sarınınca içi geçen, ortancanın muzip bir fotoğrafla belgelediği "abla", katılımcıların çoğu gibi yolun sonunda uyanır: "...2000'lere dek hiç biri görev süresini tamamlayamayan başbakanlar... 2006'da %85'le seçildiği halde telekomu satıp parayı cebine atan, kaçtığı İngiltere'de futbol takımı satın aldığı düşünülen başbakanın kız kardeşi, şimdi koalisyon iktidarına başbakan." İnmeden sözlerini bağlar: "Kralın oğlu sevilmiyor, kaçak başbakan bu role soyunmakta."
 
İlk durak, Siyam ikizlerinin doğduğu Samut Songkram kasabası yakınında bir Hindistan Cevizi çiftliği: Meyve yüklü ağaçlar altında şeker üretilen kazanlardan yayılan dumanla puslu tezgâhlarda, Hindistan Cevizinin yağıyla, sütüyle üretilmiş bakım ürünleri, kabuğun da kullanıldığı hediyelik eşyalar, herkese hitap etmekte. Arkadaki geniş orkide bahçesi ise meraklısı için bir cennet!
 
Grup, nemin sarmaladığı muz bahçeleri arasından 10 dakikada, kendilerini Yüzen Çarşı'ya ulaştıracak kanal yolculuğu için iskeleye ulaşır. Yerdeki sıralara toplam beşer kişinin ayaklarını uzatarak oturduğu motorlu tenteli Thai stili tekneler, dümenlerinde kadınlar, birbiri ardı sıra Yüzer Çarşı'ya doğru 20 dakika sürecek yolculuğa başlar. Yoğun nemle coşmuş bitki örtüsünün hemen dibindeki koyu yeşil suyu yararak, karşıdan gelene yol verme dışında hız kesmeden yapılan yolculuk, -onca yeşillik yeterli değilmiş gibi- saksılarla dolu, suya bir kaç basamakla inilen, önlerine kayıklar bağlı, korkuluklarına çamaşırlar serili  verandalarıyla, tek tük zengin -genellikle dini amaçlı-, çoğunlukla yoksul, ahşapla tenekeden mamul evler kanallar boyunca sürer.
 
"Yüzen Çarşı iskelesinde para bozdurmak isteyenler için ayaklı bankalar var" diyen rehber sözlerini bitirmeden yanlarına gelen ufak tefek gözlüklü bir kadın "abla"nın arkadaşının parasını hızlıca bozar. Su üzerindeki iskeleden yürüyerek pazarın kurulduğu bölüme geçen grubu bir şenlik karşılar. İki yanından merdivenle inilen kanallar, içleri her türden malla, bazıları teknede pişirdiği yiyecekleri satmakta teknelerle dolu. Pazarı gezdikten sonra bir köşede uzun, kalın, şık desenli yılanları bedenlerine sarıp çığlıklar atarak poz veren genç kızları geçip bir şeyler içmeye giden dörtlü önce, annesi giysiler satan şirin bebeği sever fotoğraflar, ardından buluşma noktasına varır.
 
Arkadaşı ile ortanca fotoğraf için kayboldukları sıra, "abla" ile kuzenin yanına gelen -az önce para bozan ayaklı banka- gözlüklü kadın bu defa önce, torbasından çıkardığı, düzgün büyük harflerle Türkçe kullanım bilgisi yazılı kartonu, okuyabilecekleri biçimde tutar, tane tane de okur. Satmakta olduğu küçük kavanozlardaki merhem baş ağrısı başta, her türlü ağrı, üst solunum yolları enfeksiyonu gibi türlü derde devadır. Yan gözle sunumu izleyen "abla" ile kuzen nem bezgini, gezi yorgunu klasik turist tavrıyla "hayır" der, teşekkür ederler. Hiç oralı olmayan, sonradan rehberden, adının Chaon olduğunu, her dili biraz konuştuğunu öğrendikleri becerikli kadın, gayet anlaşılabilir Türkçe ile "kefenin cebi yok!" demesin mi? Daha, ikisi uçakla, epey yol tepecek "abla" ile kuzeni apışır kalır! Ardından, üçlü paket için -pazarlıksız!- 100'er baht ödedikleri Chaon üşenmez, defterinden popüler bir Fransızca parça söyler; yetinmez, güçlü parmaklarıyla ikisinin omuz ve boyunlarına bir de Thai masajı yapar. Gezdiği yerlerde tanımaya bayıldığı "özel bir insan" daha, böylelikle "abla"nın anı arşivine kaydolur.
 
Yüzen Çarşı öğle saatlerinde kapanırken yola çıkılır, Jacques ayaklanır; elindeki torbalar dolusu tropik meyveyi katılımcılara, tanıtarak dağıtmakta. Yumuşak dikenli kabuğu içinden beyaz şeffaf tatlı bir meyve çıkan, Rambutan; kahverengi sert kabuklu patatese benzeyen jelimsi tatlı meyve Longan; dibi hurma benzeri yapraklı, bordo sert kalın kabuklu, meyvesi sarımsak görünüşlü Mangosteam; greyfurta benzer kalın kabuklu lifli Pomelo, muz... Meyve fanatiği "abla" için dört dörtlük bir ziyafet.
 
Araba Teak Ağacı oyma atölyesi girişinde durur: Rehberin, alışveriş edilirse Türkiye'ye de yollanabileceği bilgisi verdiği ağırlıklı, gösterişli mobilyalar dışında koca tek parçadan -bir ustanın gösterisiyle- katman katman oyularak yapılan derinlikli panolar hayranlıkla izlenir. Orijinale yakın boyutlu teak ağacı fil ve Buda heykelleri yanında bol bol poz verilir.
 
Dönüş yolunda mola sırasında "abla" tarafından, kabak tatlısı ile -Küba'da tadılmış- şeker kamışı suyu arasında lezzetiyle Palm Juice ile, Demirhindi şerbetinin yapıldığı tamarind'in acı soslu kayısılı çerez versiyonu denenir.
 
Bir saatlik yolculukla Bangkok'a dönen grup -"abla"nın aşağıya 50'lerden bir çekimi koyduğu- Chao Phraya Kanalı gezisine katılır. "Kraliyet Nehri anlamında nehir Tayland Körfezi'ne doğru gidiyor" diye anlatır rehber, "Kuzeyden limana mavnalarla tuz, kum, kömür, pirinç vs. tarım ürünleri taşır. Nehir eski ve yeni Bangkok'u ayırır." Saat kulesine benzeyen şık minaresiyle bir cami yanında Katolik kilisesi, askeriyenin binalarını, su akışını kontrol eden kapaklarıyla -"abla"nın Nil ve Volga üzerinde gördüklerine benzer- havuzlar... Rehber kontrol edilmediğinde evleri suların bastığını, insanların masalar üzerinde oturduklarını gördüğünü söyler.
 
Daha dar bir kanala sapan tekne birbirine dayanmış, kazıklar üzerinde, cepheleri kurumakta giysi askılarıyla dolu evler önünden geçer; kıyıda taşla aynı renkte minyatür timsah görünüşlü bir hayvan, yıkananlar, çamaşır yıkayanlar, eflatun boyalı bakımlı bir okul, büyükbaba çatı onarırken annenin verandayı süpürdüğü bir ev... Wat Intharam (Tapınağı) önünde duraklayan teknenin çevresi boyu yarım metreye ulaşan balıklarla çevrilir; rehber, "kutsaldırlar, avlanmaları yasaktır, şans getirirler, turistler rahipler besler" diye anlatırken Jacques'ın dağıttığı ekmek parçaları grup tarafından suya atılır. Az ötede iki delikanlı oltayla balık avlamakta. Bir tabut deposu, bir dükkan, Wat Khan Chan bahçesinde kanala arkasını dönmüş fillerin sırtında oturmakta Buda heykeli, meyve yüklü ağaçlar arasında yüzü kanala dönük uzanmış bir başka Buda, oltalı bir grup genç daha, sırlı tırabzanlarıyla şık evler...
 
Yılan çiftliğinin küçük iskelesinde inen grubu ürkütücü bir gösteri beklemekte: Çevresinde sıralar bulunan üstü örtülü -ışıkları grubun girmesiyle yakılan- sahnedeki genç, kolunda, tıslayarak saldıran kızgın kobrayla, izleyicilere döner "selamünaleyküm!" der; bir bardağı ısırtıp yılanın zehrini sağar, sonra da isteyenlere hayvanın başını okşatır. Bir başka yılan, kuyruğu dürtüklenince 1 m. kadar sıçramakta. En zehirlilerinden sarı çizgili siyah bir piton saldırarak uzatılan balonu dişleriyle patlatır. Çuvalda sırasını bekleyen -20 kg olduğu söylenen- desenli uzun yılan iki kişi tarafından tutulur, isteyenlerin bedenine sarılarak fotoğraflanır. Bahşiş faslı sonrası iguana, geyik, timsah, siyah Asya ayısı, soft shell kaplumbağa görülür, maymunlar muzla beslenir.
 
Grubu bekleyen tekne hafif yağmurda yeniden yola çıkar: Suya uzanan begonvilli yaseminli bakımlı bahçeler içinde şık evler, adım başı çok süslü tapınaklar, kanal başında sokak levhası gibi kanalın adını belirten bir ok, bir tekne imalat onarım atölyesi, sokak arasında sudan yarım metre yukarıda çok tuhaf görünen taksi, suya inen merdivende genç rahip adayı, sağdan soldan geçen 20-25 kişilik uzun tekneler...
 
Dar kanaldan çıkıldığı noktada nehrin bir yanını geniş panoramasıyla kaplayan görkemli yapı için "Bangkok'un en önemli üçüncü büyük tapınağı Wat Arun, Şafak Tapınağı" der rehber, "1782'de inşa edilmiş, fil başları Hint etkisini gösterir, Budist rahip eğitimi yapılır."
 
Kanal gezisi, ağırlıklı ipek satışı yapılan River City önünde sona erer. Uzun gün, bir Çin lokantasında grubun, üç ayrı Thai yemeği -"abla"nın seçimi bol zencefilli, altı sürekli yanan bir çanakla servis edilen lezzetli ama acı bir tür çorba- tatmasıyla sona erer.
 
 
Yüzen Çarşı görselleri:
 
Teak Ağacı görselleri:
 
Chao Phraya River 1950's
 
Wat Arun görselleri: