17 Eylül 2012 Pazartesi

Gezinin yedinci günü Ekvador’dan ayrılan “abla” grubu Kolombiya’nın başkenti Bogota’ya geçer.


23 Ağustos 2012 sabahı, işinin erbabı sevgili Cristian ve istenen her yerde fotoğraf için duran kendilerine epey emeği geçmiş Vincent’ı, neredeyse tüm yeryüzü zenginliklerini barındıran güzel ülkeleri Ekvador’la birlikte geride bırakan grup, “abla”nın uyukladığından farkına varmadığı kalkış ve inişle saat 09:00 civarı, -hava kapalı ve serin, 12 derece- Kolombiya başkenti Bogota’ya varır.

Kendilerini, başka bir şoför Vincent’la karşılayan bayan yerel rehber Constanza anlatırken araba yola koyulur: “Bogota 2600 m. rakımlı, 8 milyon nüfuslu. Sivil yönetim var, ekonomisi tarıma dayalı. Kahve, taze çiçek, meyve, pirinç… Yeraltında da petrol ve zümrüt madenleri var. 26. Caddeden merkeze ilerliyoruz…” Yoldan yükseltilmiş duraklardan inilip binilen metrobüs benzeri  “Transmilenio otobüsleri şehir içi ulaşımı sağlıyor ama yetersiz, metroya ihtiyaç var.”

“Resmi dil İspanyolca, yerli dili yok. Halk %85 Katolik, %15 karışık, kuzeyde Lübnan kökenli %5-7 Müslüman… Para birimi Peso Colombiano, 1800 Peso, 1 USD… Doğuya doğru ilerliyoruz, büyük oteller, büyük apartmanlar, 35 müzeyle kültürel merkez. AVM’ler daha çok kuzeyde, 10:00 ile en geç 20:00 arası açık, kişisel eşyalara dikkat etmek gerekiyor… TV binası, Gazete Kütüphanesi… Özel üniversiteler devlet üniversitelerinden daha yaygın ama her ikisi de iyi.”

Temiz, ferah, yüksek yapıları gizleyen bol ağaçlı kentte yol alınırken Constanza anlatmayı sürdürür: “…mezarlık… kütüphane… 3200 ve 3300 m. yükseklikli iki tepe var, caddeler bu iki tepeye paralel uzanıyor, isimleri yok numaralanmış. Yeni merkezdeyiz. Depremler oluyor ama fazla değil.”

Eski kentte, Candelario bölgesindeki otel Casa Deco’ya varıp İtalyan sahibince karşılanan gruptan, anahtarlarını alıp –nihayet!, iki gece kalacakları- yukarı çıkan “abla” ile ortanca, dans eden iki çifti resmeden Botero tablolarındaki kadınların, elbiseleriyle aynı renkte, koyu kırmızı şifon perdeli, yatak örtülü, sade döşenmiş, Monserrate Tepesi manzaralı odalarını pek beğenirler.

Yemeğe giderken yürünen, iki yanı düz beyaz duvar gibi görünürken, ahşap kapıların, sürprizler barındıran iç avlulara açıldığı sokaklarda fotoğraf çekip yürüyerek vardıkları 360 numara, el son de los grillo, 1900’lerin başından kalma evden küçük bir lokantaya dönüştürülmüş.

Oyuk ahşap nihaleye oturtulmuş yuvarlak dipli çok sıcak metal çorba kâsesindeki, içinde çok iri taneli –koçanıyla- yarım mısır, sebze ve et bulunan, mısır unundan yapılmış geleneksel yemek/çorba Ajiaco, yanındaki tabağa konmuş bir porsiyon haşlanmış pirinç ve yarım avakado ile sunulur. Güzel koku amaçlı okaliptüs dallarının süslediği tuvaletten çıktığında “abla”nın, kızgın bulduğu küçük kız kardeşi, ödeme için yanaştığı çok eski kasa başında rastladığı, Türk olduğumuzu anlayınca, “Suriye kadar kötü durumda değilsiniz değil mi?” diye sorup “karşılaştırılamaz!” yanıtı alan küstah Amerikalı’dan söz eder.

Fosforlu renkli önlükle şemsiye altında sattığı yiyecek, içecek yanı sıra min. 200 $ karşılığı, cep telefonuyla ülke içi iletişim sağlayan seyyar hizmet noktaları gibi, boynuna iki adet pos makinesi asılı, sakallı, şapkalı loto satıcısı türünden manzarası eğlenceli sokaklardan yürüyerek Sürücülerin Meryemi El Carmen Kilisesi geçilir. Meydandaki, maaşların azlığı ile eskiliğinden ötürü trafikten çekilen otobüslerin sürücülerinin protesto gösterisi yüzünden sokak başları kesilmiş.

Grup, kendilerini Montserrat Tepesi’ne çıkaracak teleferiğe ulaşır. Derinliği ürküntü veren manzara fotoğraflanarak çıkılan bol yüksek ağaçlı tepe, her Pazar, Paskalya gibi özel günlerde, karşısına düşen -İspanya’daki dağdan esinlenilerek- Guadelupe Tepesi ile birlikte, aşağıdan yürüyerek geldiği söylenen hacıların ziyaret ettiği yerlerden… Otelin de olduğu Candelario bölgesi dâhil, kentin %85’inin görüldüğü taraça sonundaki merdivenlerle çıkılan, 1850’de küçük bir şapelken sonradan büyütülüp çevresi modern zevkli bahçelerle düzenlenen kilisenin Meryem’i zenci. 1640 tarihinde başka yerde yapılmış, buraya sonra taşınmış, haçını taşıyarak tepeye tırmanırken 14. basamakta düşen -kanserli bir kadının hastalığı yenince bağışladığı saçının, başını süslediği- İsa’nın yüzünde acılı bir ifade… Duvarlar dolusu, gösterdiğin mucize için şükürler olsun türü ifadeler taşıyan küçük mermer plakalar adak amaçlı, bağış karşılığı.

Para atılarak yakılan küçük ampullü elektrikli mum düzeneği, is, binada kirlilik yarattığı için.

Kente inmek için kuyruğa giren gruba Constanza, teleferikte, boyu 1 m’den uzun çocukların bilete tabi olduklarını söyler. Arabayla yol alırken rastlanılan yedi kadından oluşmuş heykel grubu, her 50 yılda bir gelişmekte olan şehre eklenerek, hayatın devam ettiğini belirtme amacıyla yapılırmış.

Botero Müzesi girişindeki Botero yapıtı, iri, tombul el önünde Constanza’nın anlattıkları: “Doğum yeri Medellin, 80 yaşında ve İtalya’da yaşıyor. Barlarda insanları resmederek başlıyor, 1962’de bir yarışmada 2. oluyor ve 7 bin dolar ödül kazanıyor. Bu parayla gidip Avrupa’da üç yıl yaşıyor. En ünlü tablosu tombul Mona Lisa, Medellin’de buradakinden büyük bir müze var.”

Bir metre aşıldığında öten alarmla korunan yumuşak saçlı, ifadesiz yüzlü, düzgün tombul hatlı insanları işleyen Botero yapıtları yanı sıra, arkadaşı, çağdaşı tanınmış –Courbet, Cezanne, Picasso…- ressamların tablolarının olduğu, bir odası İsa’nın çarmıha gerilişini temsilen törenlerde kullanılan zümrüt bezeli saf altın kuşlara ayrılmış müze gezilir.

Kentte yeniden yürüyüşe geçen grubun gördükleri: Çocuklara ve gençlere sanat öğreten okul; çocuk öyküleri yazarı Rafael Pombo’nun evi; Buenos Aires’tekinin aynı, biraz ufak 1892 tarihli tiyatro… Palmiyenin ulusal ağaç, orkideninse ulusal çiçek olduğunu söyleyen Constanza’nın rehberliğinde devam edilir: Eski başkanlık sarayı, şimdilerde bakanlık olarak kullanılan San Carlos Palas’ta Simon Bolivar da bir dönem yaşamış; şimdilerde kolonyal müze, Bogota’nın ilk üniversitesi; Bolivar’ın sevgilisi Ekvador doğumlu Manuelita Saenz’in evi; bir Cizvit rahibin 1590’da kurduğu 1650’de yenilenmiş, Bogota’nın en eski kilisesi; 1604 tarihli en eski San Bartolomeo okulu; sokağın diğer ucunda başkanın 4 yıl boyunca yaşayıp çalıştığı başkanlık sarayı; bir yanı Katedral, diğer yanı 101 senatör ile 167 milletvekilini barındıran sütunlu, yapımı 70 yıl süren meclis binası, öteki yanı belediyeyle sarılı, gösteri, eylem, konserlerin yapıldığı meydanın ortasındaki, çok geniş alanla tezat ufakcık Simon Bolivar heykeli grubun içine hiç sinmez. Orijinal tablolarla süslü, oyma ahşap kapıları görkemli Katedral’deki ayine kulak veren grup dönüşte Katedral Caddesi’nde yürürken rastlanılan La Puerta Falsa muhteşem tatlı ve şekerlemelerle dolu vitriniyle ilk fırsatta ziyaret edilecek yer olarak etiketlenir. Son olarak yapımı sırasında çevre mimariye uyumsuzluğu nedeniyle tepki alan, sonraları, çevresini işleviyle etkileyip değiştiren Kültür Merkezi’nde gruptan ayrılmadan Constanza, Kolombiya hamburgeri El Corral’dan söz eder.


Görenin, “Maşallah teyze çok iyisiniz!” derken gözünü kaçırdığı, yüzünün yaralı yarısını güneş gözlüğü ile gizleyen teyze ile yeğenlerin, otelde yenen akşam yemeğinde, biri yaşlı iki garsonun servisini yavaş yavaş yaptığı görkemli yemek/çorba Ajiaco var.

Otelin terasından, sabaha dek ışıklı şenlikli çevreyi izleyerek yapılan sohbet, yorgunluk yüzünden kısa sürer. 


el son de los grillos görselleri:

Moserrate Tepesi görselleri:

Botero görselleri:

16 Eylül 2012 Pazar

Gezinin altıncı, Ekvador’daki son gün, “abla” grubuyla tüm katılımcıların yüreğini oynatan kazayla başlar.


22 Ağustos 2012 sabahı, Cuenca’da yürüyerek yapılacak şehir turu sonrası Guayaquil’e gidileceğinden, aynı odayı paylaştığı ortanca ile kendi bavulunu kapı önüne çıkarıp kahvaltı için aşağı inmeye hazırlanan “abla”nın yüreği, bir üst katta –lobiye bakan çepeçevre balkona sıralı odalardan birinde- teyzeyle kalan küçük kız kardeşinin çığlığını izleyen gümbürtüyle, yerinden oynar.

Koşarak çıktığı katta ilk gördüğü, yerde hareketsiz yatan teyze ve başı çevresinde yavaşça genişleyen kan gölü! Kan görmeye dayanamayan, filmlerin öyle kısımlarını gözlerini kapatarak geçiştiren “abla”, eli ayağı titreyerek kendisini de şaşırtan gayretle bel çantasından çıkardığı anti bakteriyel ıslak mendillerle kanı silip, -kendini dengelemeye çalışan, sizleri aksattım diyerek özür dilediğine bakılırsa bilinci yerinde- teyzenin yarasına ulaşmaya çalışır. Bir yandan derin soluk almasını söylediği teyzenin yüzünü örten kanın nedeni yarasının, gözlük camının kaşın altına attığı birkaç milimlik kesik olduğu anlaşılırken yetişen, gruptan cerrah hanım, durumu kontrol altına alır.

Eski yapısının özgünlüğü korunmuş otelin koridorunda, -“abla”ya göre, defalarca talim edilse bundan daha usturuplu düşmek imkânsız- tek basamağı fark etmeyip düşerken yüzünü de çaprazlamasına duvar dibindeki kanepeye çarpan teyzenin yarası bantlanır, tansiyonu ölçülür, yavaşça kaldırılarak ara katlarda küçük molalarla kahvaltı salonuna inilir.

Gözler önünde olma isteğiyle lobide dinlenen teyzeye, yolculuğu boyunca pansuman için gerekecek tıbbî malzeme dolu bir kutu veren otel personeline bırakılan telefon numaraları ardından sakinleşen otelden çıkan grup Grand Colombia Caddesi’ni bitirip önünde çiçek satılan küçük meydana dek yürür.

Inka dilinde “tatlı” anlamına chola Cuencana denen saçları iki örgülü, kırmızı/siyah uzun etekli, Panama şapkalı geleneksel giysili kadınların çiçek sattığı küçük meydana hâkim cephesiyle Santuario Mariano Kilisesi, İspanyollar zamanında, rahibelerin aileleriyle bile yüzleri örtülü görüştükleri bir manastırmış. Kardeşlerin ilk işi, kapı önünden aldıkları mumları ucuz atlatılmış kaza için teşekkürle kuma dikmek. Rahibelerin, hala ürettikleri şarap, ekmek, marmelât, şekeri satarken kullandıkları pencere benzeri girintide yer alan raflı dönme dolap, beri yandan alçak sesle bir şey söyleyen kadının bıraktığı paraya(?) karşılık, döndürülen dolapla bir paket iletildiğini gözleyen “abla”ya göre işlevini sürdürmekte.

Bir köşesi amele pazarı olan San Francisco Meydanı açılmakta olan tezgâhlarla dolu. Kötü şansı uzaklaştıran –bebekler için satılan- nazarlıktan bir tane teyze için alan kardeşlerle grup 2500 m rakımlı, kentin en eski meydanlarından, -İspanyollara karşı zaferi getiren 1832 Pichincha Savaşı kahramanlarından Mariscal Sucre’nin komutanlarından birinin adını taşıyan- Abdon Calderon Meydanı’na varır. Meydanın bir yanını kaplayan 1855 tarihli, üzümlerle süslü yuvarlak pencereli karışık tarzdaki Katedral 1985’te Papa 2. J. Paul tarafından kutsanmış. Vitrayların renkli ışıkları dökülen çok geniş iç mekânda, altarın, Süleyman Tapınağı esinli büklümlü sütunları altın.

Meydanın diğer yanına düşen “Kentteki ilk katedral Inka harabelerinden alınan taşlarla yapılmış. 1472’de Inkalar buraya geldiklerinde tumi denilen taş bıçaklarla öyle çok yerli öldürmüşler ki, Tumibamba Nehri bir zaman kıpkırmızı akmış. 1588’de gelen İspanyollar, buranın adını, İspanya’daki Cuenca’dan esinlenerek vermişler.” Dikkatleri yüksek ağaçlarla serin meydanın ortasındaki, farklı görünüşlü 8 uzun çama çeken Cristian, bunların, “Cuenca’yı 1920’de ziyaret eden Şili devlet başkanının hediyesi” olduğunu söyler.

Serbest zamanda, tropik meyvelerin dilimli ya da sularının satıldığı tezgâhlarla çevrili çok hareketli küçük meydanın bir kıyısında müze/kilise bahçesinde, sakince arp çalmakta sanatçının kayıtlarından alan “abla” grubu, Cristian’ın sözünü ettiği, 10 Ağustos Meydanı’ndaki zengin halk pazarını keşfetmek üzere sokak aralarına dalarlar.

Kız kardeşlerin elleri poşetli insanlar kalabalığını izleyerek ulaştığı, girişinden başlayarak üç beş tezgâhta bir, sırtında haçıyla İsa, Meryem, azizler konulu camekânlarla süslü, birkaç katlı çok geniş hal binasında et, -caanım yerel dokumalar yanında, ilk kez, polar da satan- giysi, kozmetik dükkânları da yer almakta. Annesinin meyve tezgâhının kuytusunda, önünde bir tabak yemekle minik oğlanı fotoğraflayan üçlü, Panama Şapka Fabrikası’na gitmek amacıyla buluşma noktası otele döner; caddedeki dükkânların vitrinlerine göz atacak kadar toparlanmış teyzeyi -yüzünün yarısını kaplayan şişlik ve yayılmakta morluğa karşın- iyi bulmaktan çok memnun, sırlı seramik rengârenk kiremitli çatılarla ışıltılı Cuenca’da yola koyulurlar.

Fabrika (Homero Ortega Hat, Ecuador), otoparkında inenleri karşılayan hanım rehberliğinde gezilir: “Pasifik kıyısındaki Manabi Eyaleti’nde yaşayan halkın, pahanın sahilde yetişen uzunlarından ürettiği geniş kenarlı örme şapkalar, 1809’da Panama Kanalı inşası sırasında işçileri güneşten koruduğundan bu adla anılıyor. Manabililer, 1835’te yaşanan ekonomik krizde Cuenca’ya gelip şapkanın yapımını öğretiyorlar, ardından şapkalar Dünya’ya ihraç edilmeye başlanıyor.”

Beyaz işlemeli gömlekli, uzun kırmızı etekli kız, yanındaki ahşap kalıptan aldığı şapkanın siperliğini kucağında hafifçe döndürerek örmeye başlar. Videodan izlenen sürece göre, -Lat. Carludorica Palmata isimli- palmiye yaprağının sapı kaynatılır, sert bir yere çarpılarak liflerine ayrılır; şapka tepeden başlanarak döne döne, her aşamada nemlendirilerek örülür. “Orta kalitede bir şapka 1-2 günde, yüksek kalitede şapka 1 ayda üretilir, cholas Cuencana (Cuencalı tatlı hanımlar), örme sonrası saçakları keserler, şapkalar yıkanır, beyazlatılır, ütülenir.”

Şekerkamışı ile yapılmış canelazo ikram edilen grup, 336 adetlik tanklarda şapkaların renklendirilişini, 120 derece ısıda 30 saniye tutularak sipere (kanat), farklı biçimler verilişini izlerler. Şapka hasırının değişik malzemelerle harmanlandığı atölyeyi, gelinlikle de kullanılan çok değişik renk ve formda şapkanın satıldığı mağaza izler.

Bir duvarı boydan boya süsleyen, Panama şapkalı ünlüler –J. Lopez, F. Sinatra, J. Gabin, C. Heston, W. Churchill, A. Hopkins, J. Dench, S. Hayek, Lady Di, Pavarotti, B. Willis, B. Pitt, J. Roberts, S. Connery, J. Depp- ve boş son çerçevede, ? now you.

Yola çıkılır; Unesco’nun Dünya Kültür Mirası ilan ettiği Cuenca’nın, yüksek bölgelerinin başladığı 3100 m’deki, konaklama da yapılan, modern ahşap mimarisi çok güzel Alabalık çiftliğinde grup, bu kez, tarçınlı canelazo ile karşılanır. Öğle yemeği sonrası “abla”nın, bahçede dolaşırken gördüğü tavşankulağı isimli, sarı küçük çiçekli bitkinin yumuşacık, beyaza yakın gri uzun yaprakları ısıtılıp konduğunda kulak ağrısına iyi gelirmiş.

“3500 m’ye dek tırmanacağız” der Cristian bir yandan yol alırlarken, “Cajas Ulusal Parkı, 220 adet göl barındırıyor, kuru sezonda olduğumuz için bu göllerin büyük kısmı su birikintisi…” Süngersi toprakların üzeri paha ve Paper Tree ağaçlarıyla örtülü.

Doğanın, Ulusal Parktan çıkıp Guayaquil’e, kıyıya inerken gözlenen ani değişimi hayranlıkla izlenir. Dağların arasına, çukurlara çöreklenmiş bulutlar üzerindeki grup, bu eşsiz görüntüyü fotoğraflarken, araba aşağılara indikçe, bulutlara bir dalar, bir çıkar.

Bulut sarmalanmış mola yerinde, bulutta erimiş bir kuşun eşsiz melodisine kendisini kaptırmışken “abla”, kardeşlerinin neşesiyle toparlanır; tuvalette kilitli kalan teyze, yukarıdan içeri, bir Condor gibi atlayan çelimsiz delikanlı tarafından kurtarılmış.

İki yanına muz, kakao tarımı yapılan topraklar serili yolda ilerleyerek varılan Guayaquil, Cristian’ın anlatmasıyla, “Andlara uzaklığı dolayısıyla Inkaların ilgisi dışında kalmış. Adı, yerli dilinde kadın, erkek bir çift anlamına geliyor olabilirmiş. Eskiden bölge, yukarılardan kıyılara dek uzanan maymunlarla dolu ormanlarla kaplıydı. Ormanlar kaybolduktan çok sonraları bile yerlilerin konuşmaları maymun seslerine benzetildi.”

“Guayaquil başına buyruk bir kent, Vatikan gibi ayrı, özerk bir bölge olma eğilimindeler; polislerinin üniformaları bile farklı. Çok devlet başkanı çıkarmalarına karşın, mevcut başkanla araları pek iyi değil. Solcular ve daha muhafazakâr başkent Quito ile hep çekişme içindeler.”

Akşam yemeği sonrası, 2000’de, Pasifik Okyanusu’na 1 mil uzaklıkta, Guayas Nehri kıyısı boyunca yapılan, Moorish güzel saat kulesi yanında yat kulübü türünden pek çok kültürel aktiviteyi barındıran Malecon 2000’de uzun bir yürüyüş yapan grubun rastladığı anıt, Gran Colombia ideali çevresinde önemli iki adamı, San Martin ile Simon Bolivar’ı tokalaşırken göstermekte. Anıtın dibindeki merdivenlere sıralanarak, çocuklarıyla yürüyüşe çıkmış hanıma, makineleriyle beraber poz da veren grup, Kolombiya Bogota’ya geçmek üzere ertesi sabaha karşı 02:45’te uyanıp 03:00’te kahvaltı ederek 03:30’da da havaalanına yollanacağından, gezintiyi kısa keser.


Cajas Ulusal Parkı görselleri:

Malecon 2000 görselleri:

Homero Ortega Hat:

15 Eylül 2012 Cumartesi

Ekvador’daki beşinci günde “abla” grubu, trenle Şeytan’ın Burnu’na iner, sonra Cuenca’ya gider.


21 Ağustos 2012 sabahı –“abla”nın küçük kız kardeşinin teşhisine göre, buraya gelmişse her yere gitmiş- talimli, uyumlu grup hiç sızlanmadan 04:00’te uyanır, 04:30’da kahvaltı eder, 05:00’te, -karanlık ve 5 derece soğukta- Alausi’ye gidecek arabada yerini alır; Ekvador’daki otobüslerin ısıtan kliması olmadığı açıklaması üzerine herkes neyi varsa sarınır, sessizce yola koyulunur.

“Riobamba’dan buraya iki saatte gelebilirdik ama derin vadilerde toprak kayması yüzünden yol kullanılamaz halde…” diyen Cristian anlatır: “Demiryolunun yapımında Barbados’tan, Jamaika’dan gelen zenciler, özellikle Şeytan’ın Burnu kısmında kıyılardan geldikleri ve başta yükseklik, iklim şartlarına uyamadıkları için 1500 civarında can kaybı olmuş. Yolun ilk kısmı Guayaquil - liman, ikinci kısmı liman – Quito olarak planlanmış; sonra karayolunun öne çıkışıyla ihmal edilse de tren yolu son zamanda yeniden ele alınmış.

Kasabaya adını veren azizin heykelinin gözlediği San Pedro de Alausi’ye 07:00 civarı varılır. Sorulması ihtimaline karşı pasaportlarını kolayda bulundurmaları önerilen donmuş grup yeni yeni çözülmekteyken, şimdi bunu hayal etmek zor olsa da şapkanız güneş kreminiz yanınızda olsun, tren aşağı doğru inecek bilgisi verilir.

Hareket saati gelir; pasaport sorulmaz, kırmızı beyaz renkli yepyeni trene turist grupları, ellerindeki biletlere bakılarak biner, karşılıklı konup sabitlenmemiş sandalyelere yerleşir, yola koyulurlar. Önceki seneye dek trenin üzerinde de yapılabilen yolculuk, bir Japon turist çiftin kazaen ölümü sonucu yasaklanmış.

Andların anaç bağrına mutlulukla serpilmiş evler, düzensiz, bakımlı tarlalar, yavrularıyla otlayan hayvanlar… Kükürdün sararttığı dere kıyısınca ilerlerken birden iki yanda yükselen, kayarak demiryoluna yığılmaya teşne, otun tutmakta zorlandığı, rüzgârla tozuyan, taşla karışık tekinsiz toprak, “abla”ya kalırsa, ülkeyi tam ortadan bölerek kuzeyden güneye inip 2013’e dek denize ulaşmayı hedefleyen demiryolcular için nahoş sürprizler barındırmakta…

Tren içindeki yayın, yolun çok zahmetli yapılışını, İspanyolca, İngilizce anlatırken hanım rehber çevirir; Quito, Guayaqil arası eskiden 2 ayda gidilirken bu trenle 12 saate inmiş, neredeyse 100 yıllık bir çalışma… Bu yol aynı zamanda telefon, telgraf türü iletişimin ulaşmasını sağladığı için önemli.”

İki nehrin birleştiği noktadan geçen tren, 2300 m’den, 1800m’ye inerken yavaşlar, geri gider, makas değiştirir, yan yola geçerek zig zaglarla-Quechua eski adı Akbabanın uyuduğu yer anlamına Condor Pununa- Şeytan’ın Burnu’na (Nariz del Diablo) doğru iner.  

Turistleri gelişlerinde dansla karşılayan –erkekler bordo şal, beyaz pantolon gömlek beyaz kurdeleli kemik rengi şapka, kadınlar ucu işli bordo uzun etek, işli beyaz gömlek, kemik rengi şal ve şapka, siyah sandalet- Nizag yerlileri, ufak tefek, enerjik, güler yüzlü insanlar. Merdivenlerle tırmanılan taraçada (Condor Pununa) Nizag yerlilerinin, yolun dinamit kullanılarak açılışının, trenin zig zaglarla yol alışının maket üzerinden anlatıldığı, gereçlerin sergilendiği küçük müze gezilir. Taraçada meyve ikramı sırasında “abla”nın hanım rehber aracılığıyla Cristian’a sorduğu “Ekvador’da demir var mı?” sorusu ciddiyetle yanıtlanır: “Demir yok, platin ve gümüş var, Güneyde mineral hırsızlığı yüzünden hükümet işi sıkı tutmakta…”

Ortasından 0 dereceyi gösteren ekvator çizgisinin geçtiği logosu güzel, Tren Ecuador kompartımanından iner inmez, karşılarına düşen, -1500 ölümü sanki planlamış- kötücül ifadeli dağ Şeytan’ın Burnu’nu fotoğraflayan “abla” grubu, yola çıkmadan -tekerlekler dibine yatan gençten esinlenerek- demiryoluna enlemesine sıralanır, düdüğü duyana dek kımıldamadan Cristian’a çok neşeli bir de poz verirler.

10:00’da hareket edilir; kompartıman içindeki görevlinin bir sağdaki, bir soldaki kapıyı açarak marşandizdekilere bir takım işaretlerle bilgi aktardığı yolculuk, rehberin dediği gibi, gelişimizden kısa sürer.

Alausi’de dolanırken arka sokaklardan birinde küçük kız kardeşin fotoğrafladığı, uzun bir otobüse benzeyen tren kompartımanının önü, eski Ford otobüsler gibi burunlu.

Ingapirca yolunda durulup geride Alausi panoramasıyla fotoğraflanan yuvarlak yerli evi chosa, paha değil arpadan yapılmış.

İçinden geçilirken grubun ilgisi üzerine durup fotoğraf ve izleme için inilen Asuntus Kasabası’nın yerel –yeşil gömlekli irili ufaklı oğlanların neşeli ritmle çaldıkları sekiz nefesli, iki trompet, davul, zil, bir de yerel bir enstrüman- bandosu, pazara dek sürecek olan San Pedro Festivali başlangıcını haberlemekte. Konduğu köşede çiçekler, kurdelelerle süslü ufak San Pedro heykeli önünden geçip yola koyulan gruba, rehberlerden Aykut, mandalina, böğürtlen ikram ederken Cristian anlatır: “Bu müziği İspanyollar getirdi. Yöre halkı Mestizo, çok az yerli var… Festival 5-6 gün sürer, önce kiliseye giderler sonra havai fişeklerle, chica ve candelazo içerek kutlarlar. Festivalde boğa güreşi de yapılıyor ama hayvanın ölümünden yana değiller. Biz Ekvador halkı dövüşü sevmeyiz genel olarak ama Quito’da, güreşten sonra boğayı öldürüyorlar.”

“Bölgede yaşayanların adıyla anılan Canar Eyaletindeyiz. Yurtdışında –Amerika- İspanya, İtalya-  çalışmaya, en fazla buradan gidilir, yolladıkları para ülke gelirleri açısından 3. sırada.” Grubun engebeli arazide örneğini gördüğü, birbirinden değişik tarzda yapılmış büyük evlerin sahipleri “Canarlar ile Assua halkı Quechua’yı daha hızlı ve şarkı söyler gibi konuşurlar, hemen ayırt edilir.”

“Alausi-Ingapirca arası, Machu Picchu’ya varan Inka yolunun küçük bir kısmı ve çok bozulmuş durumda… Yetişkinler yurtdışına çalışmaya gittiklerinden burada yalnızca, torunlarıyla yaşlılar yaşar” diye anlatan Cristian, yaşlılara yardım eden vakfa göndermek üzere, arabada açtığı torbada pet şişe topladığı için grup tarafından alkışlanır.

Bir tepeye yerleşmiş, pencereleri, aşağılara yayılmış Inka harabelerine bakan lokantanın bir duvarı sert keçe şapkalarla süslü. Posada Ingapirca’da, -genellikle yol alınırken, rehberin bildirildiği seçeneklerle düzenlenen mönü uyarınca- önce, “yaprağı yemeyin(!)” uyarısıyla mısır yaprağına sarılı, mısır unundan, içine et, sebze konularak yapılmış yumuşak doyurucu, lezzetli bir yemek sunulur. Ülkenin birkaç su markası arasında biri –ille de, bildik- cola logosu taşımakta.

Yürüyerek varılan 3180 m. rakımlı Ingapirca (Inka duvarları) geleneksel puma planlı Inka harabeleri, Cristian rehberliğinde gezilir: Yuvarlak birkaç kalıntı Colchia, tahıl deposu”; -bacaklarını açıp esneyerek depreme karşı dayanıklılığı örneklediği- trapezoidal kapı, kapalı pencere ve paha, hayvan dışkısı, toprak karışımıyla sıvalı kalın duvarlı, paha örtülü çatısıyla ve tipik Inka evi; düşmana siper olan ailelere ait Pilaloma evleri; kanallarla önemli kişilerin evlerine taşınan termal su dışında Güneş Tapınağı’na gitmeden önce yıkanılan termal banyo; Ay planlı yerleşim; büyük alan Grand Chanca; içme suyu taşıyan kanalın çevrelediği, çalışıp yaşayan 3000 kişinin doyurulduğu Bodega, zamanı belirlemeye yarayan delikli kayalar; lama/insan kurban taşı… “Inkalar 1472’de geldiklerinde Canarlar burada yaşıyorlardı, önce yerli halkı öldürdüler ama sonra birlikte yaşamaya başladılar. Inkalar duvarlarında harç kullanmazlar, buna göre yapıların kime ait olabileceği anlaşılır. İspanyolların gelişi, -haberi, tambo denen konaklarda beklemekte olan diğerine aktarıp koşarak ulaştıran mitimaes (chaski) aracılığıyla- öğrenilip, kent terk edildikten sonra ormanın kapladığı yerleşim, Dünyanın merkezini araştıran Fransız coğrafyacı tarafından keşfediliyor. İspanyollar ondan sonra 1832’de altın için gelip burayı yıkıyorlar.”

“İki askerin koruduğu kapı, Güneş Tapınağı’na gelen önemli kişilere açılır. Güneş Kursu altındaki dağı temsil eden taş İspanyollarca altın gizliyor düşüncesiyle kırılmış. Tapınağın simetrik iki alanlı ana bölümü sadece rahiplere açık. Kullanıldığı dönemde paha örtülü çatı altında duvara oyulu girintilere yüzünü dönen sırt sırta iki kişi, aralarındaki uzaklığa karşın fısıldaşarak anlaşabilirlermiş… Öndeki yarım ay şekilli alan törenler için.”

Geceyi geçirmek için Cuenca yoluna düşüldüğünde, emekli eczacı muhtar hanımın örgütlediği, bir şarkının ilk satırını tamamlayana devamını söyletme aktivitesi grup içindeki güzel seslileri saptamaya yarar. İstek üzerine Cristian’ın, El Condor Pasa’dan sonra, bir babanın 15 yaş töreni için güzel gözlü kızı Rosalinda’ya söylediği şarkılarla varılan Cuenca, dört nehrin birleştiği, Ekvador’un 4. büyük şehri.

Alaca karanlıkta tepeden, ışıltılı kent “abla” grubunun cüzdanlarını silkeleyip buldukları 25 Centavo’yla çalışan dürbünün de yardımıyla seyredilir.



14 Eylül 2012 Cuma

Dördüncü Ekvador gününde “abla” grubu, Chimborazo Ulusal Parkı üzerinden Riobamba’ya giderler.


20 Ağustos 2012 sabahı kahvaltı öncesi, Rumipamba de las Rosas çiftlik otel bahçesi gezilirken rastlanılan Business Center duvarına yerleşmiş iki camekândaki bebek evleri, çocuksu neşesi hiç eksilmeyen pedagog teyzeyi çok heyecanlandırır. Oteli yoldan ayıran duvarını değirmen taşlarının süslediği geniş alan, oyuncaklar yanı sıra minyatür dönmedolap, 1 m.ye yakın taşlarıyla satranç alanı, gösteriye pek meraklı devekuşu, çok zengin kaktüs bahçesi ve sergilenmekte ‘51 Chevrolet ile ‘29 Ford’u barındırmakta. Grup ayrılma hazırlığındayken “abla”nın, –ailenin seyahat gurusu- küçük kız kardeşi lobide, koca kütüklerle bir boğanın ayağından mamul sehpaları, yarı yarıya ahşap ve hasır kaplı duvarları, eski borazanlar asılı şömineyi fotoğraflamadan edemez. Geride bırakılan San Migel de Salcedo, Cristian’ın demesine göre “Dondurma yapımıyla ünlü… Ekvador’un en aktif volkanının bulunduğu eyaletteyiz; sarı, turuncu, kırmızı üç aşamada izlenen volkanı meraklıları yüksek noktalara tırmanıp gözler.”

İçinden geçilen, evleri parlak renkli Ambato Kasabası, “Adını, sonradan yok olan siyah endemik bir kurbağadan almış; çiçekleri, meyveleri ünlü.” Cristian, Şubat’ta yapılan, İspanyollarla mücadelede dökülen kanı temsil eden –karadut, ahududu benzeri- blackberry, blueberry meyvelerinden yapılan Colada Morada’nın içildiği, çiçeklerle bezeli geçit töreninin yapıldığı çok renkli festivalden söz eder. 2 Aralık’taki Ölüler Günü’nde ise mezarlıkta çiçeklerini koyduktan sonra mor mısır unu, babaco, narenciye, passion fruit, tarçın, ananas, çilekle de yaptıkları bu içkiyi bebek şekilli çörek yanında içerlermiş.

Akıllı sayaçlı, su depolu küçük evinin odalarının açıldığı, bir köşede güzel köpeğiyle Siyam kedisi uyuklayan tertemiz küçük avlusunu dolduran grubu, eşi, kızı ve torunuyla, güler yüzle karşılan yerel sanatçı Alonso Pilla, geçmişten bu güne gelen, değişen şartlara direnerek korumaya çalıştığı Salasaca kültürü hakkında bilgi verir. Oğlu Quito’da bir şirkette çalışmaktadır, torununa verdikleri iki isimden Sisa dağlardan, diğer isim –geleneksel- Ayahuasca ise Amazon’dan; geniş toprakları hatırlatmak üzere konmuş.

Geleneksel giysileriyle -dokunması iki yıl süren siyah yün ponçosunun altında çizgili, incecik motifli biyelerle süslü beyaz gömlek, pantolon ve motifli bantlı sandalet-, grubun karşısına çıkan Alonso, -omzu koyu pembe yün şallı, beyaz gömleği yedi renkli çiçek işlemeli, boynu ucundan güneş sarkan el yapımı kırmızı-turuncu seramik boncuklarla süslü, elinde, ucunda bir yün topağı, motifli dokuma bel kuşağına taktığı öreke ve 9 ayda dokunmuş siyah yün uzun etek- karısı ile kendisinin şapkaları altından sarkan uzun saçlarını gösterir. İki koyundan ancak bir adet çıkan, motifli bantla süslü sert ağır küçük şapka tepede durarak hem denge sağlıyor hem de -çukuru içe bakar şekilde tutulup savrulduğunda- silah olarak kullanılıyor. “Çok iyi ısıtan yün dokumaların pazarı yok, üretimi çok zaman aldığı için ihtiyaç kadar dokunuyor ve sadece erkekler tarafından…”

Çektiği çuval üzerine oturan Alonso, beline geçirdiği kayışla gerdiği, kabaca iki kalın kütüğe ekli yatay daha ince bir sopadan ibaret alçakgönüllü tezgâhında, dört parmak genişliğindeki gitar askısını, iki ayrı genişlikteki tahtayla sıkıştırıp incecik renkli ipleri bir ileri bir geri alarak, aralarına Hıristiyanlıktan motiflerin de karıştığı, -daha çok yaşamları konulu- mısır, akbaba, yılan, maymun motifleriyle dokur. Bunca emeğe tanık olan “abla”, el dokuması çanta, bileklik, kemer, sandalet… dolu küçük dükkândan cüzdan alırken verdiği 15 USD için pazarlık etmeye utanır.

Açılmakta olan Salasaca Pazarı’nda alışverişi, karlı zirvesi bulutlar arasında bir görünüp bir kaybolan Chimborazo’ya yolculuk izler. 4000 metrelerde yaşayabilen, etinden çok değerli yünü için beslenen sayıları az, zarif vikunya sürüsünü fotoğraflamak için “çok hızlı hareket etmeyin” uyarısıyla sert rüzgârda tepeye yürüyenler “çok soğuk!” diye titreşerek dönerler, yeniden yola çıkılır.

Bir iki basit bitkinin bulunduğu kumlu arazide pahadan yapılmış birkaç ev; Lama, alpaka ve vikunya aynı aileden…” diye anlatır Cristian, “Alpakanın kalın tüyleri alnını gözüne dek örter, Lama ile karamel, beyaz renkli vikunyanın yüzü açıktır. Burası Ulusal Park olduğundan başıboş yaşarlar.”

Kahverengi baba, beyaz annesiyle bebek alpaka fotosu için Vincent arabayı durdurur. İnenler bu defa “Açaçay! Açaçay!” diyerek dönerler.

Yamaçlar arasında, kuytuda, dağcıların konakladığı dağ evlerinden birine öğle yemeği için giren grup, birkaç basamakla inilen, zevkle döşenmiş, yerel motifli iri yastıkların sıralandığı ahşap sıraların çevrelediği yeni yakılmış şömineye yanaşır. Duvarlar tırmanma gereci, kazma, halat, kancalarla, mutfak cephesi matara, keçi ayakları, kamçılarla süslü; salonun alınlığında geyik boynuzları dal budak salmışken dağa nazır diğer duvar boydan boya cam. Geride tüm haşmetiyle Chimborazo Volkanı.

Soğan çorbasının üşümüş grubun içini ısıttığı, Küçükkuyu’dan –tesadüfen- komşular masasının sohbet konusu işletmeciliğin incelikleri, yeni yöntemleri.

Yolculuk gökyüzünde, grubun detaylarını sonradan öğreneceği, yanardağ küllerinden bulutlar eşliğinde sürer.

“Chimborazo eyaleti başkenti, Sultana des los Andes (Andların Sultanı) diye anılan Riobamba’dayız” der Cristian, “Merkez Mestizo; yöre halkı İspanyollarla karışmamış yerlilerden oluşur. Altın peşinde dolaşan İspanyol yerleşimcilerden biri burayı bulduğunda Quito sanmış… 2800 metredeyiz, Quito’daki gibi.”

Araba konaklamak üzere, geniş alana yayılmış Abraspungo Hacienda’ya girer; “abla” ile ortanca avludaki koskoca biber ağacına bakan bir duvarı cam odalarında tam bavullarını açacakken, rehberin “yanardağda faaliyet!” haberiyle bahçeye uğrarlar. Yaklaşık 60 km uzaklıkta olmasına karşın ne olsa tedirginlik yaratan, sonradan 18 km. çaplı alanın boşaltıldığı haber alınan, karanlıkta kırmızı alevler saçan Tungurahua Yanardağı*, kendileriyle birlikte diğer turistler tarafından fotoğraflanır.

İki müzisyenin enstrümanlarıyla And Dağları’nın doğal seslerini salona taşıdığı güzelim müzik eşliğinde, şömine önünde yenen yemekte fark edilen; görülen o ki yanardağ faaliyeti otelde, yaşamın akışını hiç etkilememiş.

Colada Morada görselleri:

Salasaca kültürü görselleri:

Chimborazo görselleri:

Tungurahua Yanardağı haberi:

13 Eylül 2012 Perşembe

Ekvador’da üçüncü gün, “abla” grubu ve diğer katılımcılar Quilotoa Krater Gölü’nü görüp Salcedo’ya giderler.


19 Ağustos 2012 ülkede Ramazan Bayramı’nın birinci günü; geceden tadı damaklarında kalan havuza bir kez daha girmek için 06:00’da ayaklanan “abla” ile kardeşleri, derinliği yarım metre civarı havuzda timsah yürüyüşüyle, suyun daha sıcak aktığı oluğa yakın konuşlanmış teyzeye ulaşır, elini öperek bayramlaşırlar. Kahvaltı sonrası yola çıkar çıkmaz Cristian anlatmaya başlar: Papallacta, Patates Kasabası demek, bu topraklar bir Mestizo’ya aitmiş, hayvanları kükürtlü sudan ölünce lanet edip satıyor; alan, termalin keşfi üzerine kaynağında yeşil, kötü kokulu kükürtü bir takım işlemlerle ayıklayıp 1993’te tesisleri yapıyor. Çevrede çok sayıda kaynak var, böylece tarımdan turizme kayılıyor… Amazon’dan 21 km uzaktayız.”

Quito’nun içme suyu rezervi gölü de barındıran, bulutların çöktüğü yeşil sık bitki örtülü Paramos’da yol alırken, Cristian’ın arabadan inip kopardığı, -genç, taze olanlarının Şamanlarca ilaç yapımında ve derin koklanarak teşhiste kullanıldığı hallüsinojen- Ayahuasca –yaşlı- çiçeği grup tarafından elden ele geçirilerek incelenir. Çocuklar çok ilgi gösterdiği için ebeveynler çoklukla bitkiyi kesiyorlarmış.

Arabada çikolata servisi sonrası “iyi bayramlar” demeyi öğrenmiş Cristian, 21 Nisan’da başlayan, Havarileri temsilen 12 çeşit malzeme ile -kuru balık, yumurta, patates, fasulye, mısır, baharat vs.- yapılan Valeska adlı çorbanın içildiği bayramdan söz eder.

Şoför Vincent’ın, dibinde Quito’nun yer aldığı Pichincha Volkanı fotoğrafı molası için durduğu, tahta raflara özenle düzenlenmiş rengârenk patates, bakla, domates satan büfeci, ilk kez önünde duran tur otobüsü yolcularına, haşlanmış çok iri taneli, lezzetli mısır satmaktan memnun…

50 yıl, 1995’e dek süren savaşlar sonrası yorulup, petrol barındıran Amazon’daki toprakların halkın onayıyla Peru’ya devredildiğini anlatan Cristian, “Kadının durumu?” sorusunu “Yerli erkekler öldürülünce, gelenlerle evlenen kadınlar hiçbir hakları olmasızın çocuklar yaptılar; Bolivar, Sucre’de aynı tavrı sürdürdü, 1928’e kadar, şimdi -çevre, sağlık, ulaşım…- kabinenin yarısı kadın” diye yanıtlar. 1996’da paraları alıp kaçan başkanın ardından, sadece bir günlüğüne, kadın başkanları da olmuş.

Aralarında doktor, eczacı, akademisyen, finanscı, iletişimci… yanı sıra -biri “abla”- iki de grafiker bulunan katılımcılar, güzelim manzara içinde akıp giderken, Ekvador hakkında bir çok şey öğrenmek isterler.

Öğrenim: “6 yıl ilkokul, 6 yıl da orta ve lise, dağlarda yaşayanlar çok çocuklu, şehirde en fazla iki çocuklu; çocuk başına 30 USD destek verildiğinde aileler tüm çocuklarını okula gönderdiler.”

Sağlık: Sigorta konusu pek yerleşmemiş, Cristian da kendi durumunu sık sık bilgisayardan kontrol etmekteymiş. “Hiç parası olmayan Devlet hastanelerine gidiyor ama çok yığılma var, ilaç yetmiyor. SSK biraz daha iyi, herkesin özlemi özel sağlık sigortası, özel hastaneler çok iyi…”

“Orta sınıfın geliri 290 USD civarında ve bir aile için 600 USD gerekirken nasıl geçiniliyor?” sorusu, fikir yürüterek ortaklaşa varılan “…dağda 30 USD için tüm çocukların okula gönderildiği düşünülürse…” yanıtına varır. “En yüksek gelir petrol sektöründe, iş bulamadığı için taksicilik yapan çok sayıda üniversite mezunu var.”

Çift şeritli yolda giderken verilen molada “abla”nın, kaldırıma serdiği örtüye dizdiği el boyaması ürünlerden dağlar, yerliler, lamalar, akbaba konulu iki minik sandık aldığı Manuel’in eklenmesiyle yeniden yola koyulunur.

“42 volkanın bulunduğu Volkanlar Bölgesi’ndeyiz; dün gördüğümüz başı karlı –dolunay kafa yerine denk geldiğinde oluşan manzara yüzünden, Quechua Ay’ın boğazı anlamında- Cotopaxi, Dünyanın en yüksek aktif volkanı, 5897 m. Cotopaxi aynı zamanda en çok tırmanılan volkanik dağ, en son 1800’lerde patlamış, izleniyor. Ucu Amazon’a uzanan 33.000 hektarlık Ulusal Park içinde… Mobilya üretilen çok sayıda işleme atölyesinin olduğu Pinos ormanını geçiyoruz.”

Endüstri: Petrol başta, Çin’den gelen araba parçalarının önceleri sadece montajı yapılırken 6 yıl önce Çin, burada iş gücünün daha hesaplı olduğunu fark edince buraya kaymış. "Şimdi kamyon da yapılıyor.”

Geçtikleri, Quito’dan daha düşük rakımı dolayısıyla daha sıcak olan Lasso kasabasının, çiçekçilikte çok önde ve 1936’da başkanlık eden zengin çiftçinin bu bölgeden olduğunu anlatan yerel sanatçı Manuel, kasabası Pujili’de “adios!” diye vedalaşıp iner.

Avcı, çiftçi Bansaleos (yöresi) halkı, tarımı çok zahmetli –irmik ya da ince bulgur benzeri tahıl- Quinoua’yı kendi ihtiyaçlarına yetecek kadar üretirler. Çok cesurdurlar. Kendi geleneklerine göre yaşarlar; yakın geçmişte 300 koyun çalan birkaç kişiyi önce soğuk suyla yıkayıp ardından gaz dökerek yakmaya kalkıştıklarında engel olmaya çalışan polise direnmişler. Sonra hırsızlar koyun başına 100’er USD ödeyip hapse razı olunca, polise teslim etmişler. Akbabayı mutlaka koydukları resimlerinde kültürlerini, yaşamlarını anlatırlar.”

Araba tepeyi tırmanır; grup, aynı zamanda pansiyon olan, muhteşem manzaralı geniş panoramalı çiftlik evi Posada de Tigua’a öğle yemeği için girip ufak odalardaki masalara dağılır. Servise başlayan, birkaç yaş arayla dördü birbirinin benzeri dört erkek kardeş coğrafyaya tümüyle tezat; şaşırtıcı biçimde, yumuşak hatlı güzel uzun yüzler taşımakta. Girişte duvarda asılı, 952 tarihli kızaklı –Rus- kış manzarası tablosunun sırrı da bu arada açığa kavuşur: Aile, -softalığı reddederek orucu sabote ettiklerinden “süt içenler” anlamına- Malakan*’dır. Rusya’da, ruhban sınıfına, savaşa karşı geldikleri için Çarlık Rusyası rahatsızlık duyup bunları Anadolu’ya sürer; peynir yapımı hakkındaki bilgilerini yaydıkları Kars çevresinde 16 köyde yaşarlarken bu kez, 1. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı silâhaltına almak isteyince Kanada’ya göçer, bir kısmı da geri, Rusya’ya döner. Görenler, Tarık Akan’ın Malakan filmini hatırlatırlar.

Gençleri turizm okuyan, büyükbaş hayvancılık yapan ailenin süt üretiminin %90’ı fabrikaya yollanıyormuş. Çiftliğin sevilmeyi pek seven boy boy köpekleri okşanır, engin manzara fotoğraflanır, grup yola koyulur.

Devlet başkanının geçmişte çalıştığı kasabada pazar kurulu; yakın zamanda burada bir araya gelen Torres, Morales ve Chavez’i bir arada gösteren poster altından geçerek kasabadan çıkılır. 

Bir atın dairesel döndüğü arpa harman ile beraber Cristian’ın dikkatleri çektiği, İÖ 2000’den önce volkanik faaliyet ve erozyon sonucu suya dayanıklılığı farklı püskürüğün oluşturduğu 1000 m. derinliğindeki kanyon fotoğraflanır.

Isının 5-10 derece olduğu, 3919 m yükseklikte, çapı 3.15 km, en derin yeri 180 m olan, -Quechua, kraliçenin dişi anlamında- Quilotoa Krater Gölü’nün, bir efsaneye göre dibi yok! Tekinsiz koyu yeşil renkli göl canlı barındırmıyor, “suya giren geri dönmüyor”muş. Gölün çevresi 6 saatte yürünebiliyor ise de çok sert esen rüzgâr, bir üst taraçada bile fotoğraf çekimini zora koşmakta.

Dönüş yolunda yakıt alınırken geleneksel giysili kadın benzinci fotoğraflanır. Alfredo Toaquiza atölyesine uğrayıp alışveriş yapan grup, gün batarken giderek serinleyen havada, arabada Cristian’dan, -Quechua- Açaçay! (üşüdüm), Araray! (çok sıcak), Ayayay! (çok acı) demeyi öğrenir.

20:30’da vardıkları Salcedo’da grup, gecelemek üzere bu kez yol üzeri bir çiftliğe (hacienda) girer. Şöminesini bir hizmetlinin yaktığı, çekme katında da iki yatak bulunan, duvarları kırkma makasları, kamçı, koşum türü eski eşyayla süslü “abla” ile ortancanın oda kapısında, geleni görmeye yarayan, aralarında da epey eğlenceye neden olan bir minik kapak var.

*Malakanlar:

Termas de Papallacta görselleri:

Paramos görselleri:

Cotopaxi görselleri:

Quilotoa Krater Gölü görselleri:

12 Eylül 2012 Çarşamba

İkinci gün, “abla” grubu ve diğer katılımcılar Ekvador’da, Otavalo ile Papallacta’ya giderler.


18 Ağustos 2012 sabah 6:00’da kalkıp Pinsaqui çiftliği bahçesinde yürüyüş yapıp tavus kuşlarını, güzel atları, temiz hava işareti likenler sarkan ağaçları fotoğraflayan “abla” grubu kahvaltıdan sonra, bağımsızlık savaşı sırasında Pinsaqui güçlerinin Ekvador güçlerine katılması belgelerini, tarafların resimlerini görüp Simon Bolivar’ın 1 No.lu, geniş bir oturma bölümü de bulunan -tuvalet masası ile zarif desenli seramik lavabosu pek güzel- odasını ziyaret eder.

Günün ilk durağı Cotacachi Krater Gölü: Deri ürünleriyle tanınan, aynı adlı, henüz uyanmamış kasabanın bakımlı meydanı kıyısında, bir deri işçisi, iki çalgıcı ve ayağı toplu bir sporcudan oluşan modern bir heykel grubu var.

Ulusal Park içinde çevreye uygun, alçakgönüllü ahşap binalarla inşaat sürmekte. Dingin gölü çevreleyen patikada yapılan yürüyüş muhteşem manzaraya hâkim taraçada sonlanırken Cristian anlatır: “Ekvador’daki 24 eyaletten, bol göllü Imbabura’dayız, Cotacachi Krater Gölü’nde iki ada var. Eskiden adalarda çok sayıda vahşi Guinea Pig yaşarmış, ismi buradan geliyor, sonra hapishane olarak kullanılmış. İnka geleneğinde hapis yok. Karılarını aldatanları, yalan söyleyen, soygun yapanları adaya koyup izole etmişler. Volkanik olduğu için gölde hayat yok, çevrede beyaz ve siyah ayılar yaşıyor.”

Kıpırtısız mavi ile yeşilin derin tonlarındaki gölü fon alan fotoğraf faslı biter, grup çember çizerek arabaya ulaşır, yola koyulur. Cristian Otavalo eskiden yerlilerin yaşadığı bir yerken şimdi halkı Mestizo” diye anlatır, “Otavalolular hem çok iyi müzisyendir, hem de ahşap, seramik, taş, tekstil, triko el işi ürünlerde çok başarılıdırlar…”

Kasaba girişinde grubun dikkati, evinin bahçesinde kestiği domuzu bahçe kapısına asmış, derisini yüzen aileye yönelince şoför Vincent, fotoğraf için yavaşlar. “…kızarmış muz, patates yanında kızarmış domuz eti sokakta satılan, severek yenilen bir yiyecektir” diyen Cristian, Otavalo Pazarı’na yaklaşırlarken devam eder: “Erkekler beyaz pantolon, beyaz gömlek altına alpargatas (Quechua) denen sandaletler giyerler, bekâr kadınlar küçük, evli kadınlar iri boncuklu -yaşlılar gerçek- altın kolyeler takarlar. Pazarlık edebilirsiniz, %30 indirim yaparlar.”

Arabadan inilirken buluşma saati ve yeri konusunda talimat alan grup bir anda, -bir önceki yıl gittikleri Peru’da ayak bastıkları ilk pazar(Pisac)da çarpılmış “abla” küçük grubu gibi- her şey yanı sıra, çoluk çocuk daracık sıralarda iştahla karın doyurulan yiyecek bölümü de olan çok zengin, renkli pazara dağılır, gözden kaybolur. Hızlarını Peru-Bolivya’da almış “abla” grubunun Giritli kökenleri dolayısıyla yönelip inceledikleri ot tezgâhı dışında, daha ufak çaplı alışveriş ettiği sınırlı zaman çabuk tükenir; pazar dönüşü buluştukları araba, boyunları sıra sıra minik altın boncuk kolyeli Cecilia ve kız kardeşi –Quechua çiçek anlamında- Sisa ile yola koyulur. Uzun yolculuklar yapan Otavaloluların, yaşamlarını, geleneklerini anlattıkları şarkılardan bir kaçını seslendiren kardeşler, kasabanın çıkışına yakın vedalaşıp inmeden, önce, ailelerinin karşı çıkması yüzünden 1 dakika içinde görüşüp evlerine dönmek zorunda olan âşıkların öyküsünü, sonra bir meyve üzerine olanını söylerler.

“Abla” grubunun Peru, Titicaca Gölü’nde yaşayan Uros Ada halkından bildiği tortora denen sazdan, yatak altına hasır örüp çatılara bereket için konan hayvancıklar yapan yol üstü dokumacısında fotoğraf için duraklayan Vincent yola koyulduğunda Cristian anlatır: “Yöre köylüleri, her Haziran’da valinin katıldığı hasat şenliklerinde çok iddialılar, kutlama yemeği için gereken tavuk, Guinea Pig, taze tüketilen tipik And içkisi chica için mısır sağlarlar… Yerel doktor şaman, ilaç için bitkilerden yararlanır. Teşhiste Guinea Pig’in özellikle siyah olanını hasta bedene sürter, yarım saat içinde hayvan ölürse hastalığın hayvana geçtiği düşünülür; şaman, ölü hayvanın iç organlarına bakarak hastalığın ne olduğunu söyler. Bir diğer teşhis yöntemi de, genç çiçekleri derin derin koklandığında vizyon gördüren Ayahuasca’dır.”

Araba öğle yemeği için Molino San Juan’a girer: Değirmenin çok kalın kütükler, çarklar, kayışlardan oluşan mekanizması dekorasyon amacıyla aynen korunmuş. Koskoca bir körüğün ortada sehpa işlevi gördüğü salon, tablolar, sanatsal objeler, post ve kilimlerle süslü. 

Ev sahibesi hanımın konuşması: “Evime hoş geldiniz, iyi geziler diliyorum. Ülkemiz küçük ama birçok güzel şey barındırıyor. Büyükbabadan kalan bu tarihi bina ev değil, eski bir su değirmeni, Ekvador’da önemli; hidrolik mekanizmayı, duvarda, alt kattaki tribünleri döndüren basınçlı suyun izlerini görüyorsunuz. 1864’te toprak reformu sonrası su paylaşılınca değirmeni çalıştıracak debi sağlanamadı. Büyükbabanın çok değerli bir yüzüğü varmış, bu değirmenin makinelerini Fransa’dan, onu satarak almış. Ve Guayaquil’den buraya eşeklerle, uzun zamanda çok zahmetle getirebilmiş.”

Yemek salonu duvarları cam, seramik eski yemek takımları ile süslü, bir pencere üzerinde porselen çay takımı çakılı, aralarda ise azizlerin yağlıboya tabloları. Ev sahibesi hanım, sıcak havlu servisine bir jest daha ekler, duvarları eski kapkacakla süslü mutfağı meraklı turistlere açar. Tropik meyve suyu seçeneklerine bu defa blackberry eklenmiş.

Eski süt güğümlerinin çöp kutusu, lavaboların saksı olarak değerlendirildiği değirmen restaurant’tan memnun ayrılan grup, Ekvador’un önemli ihraç ürünlerinden, bir gül çiftliğine doğru yola çıkar.

Üzerinde kazların salındığı ağaçlı gölcük kıyısındaki Rosen Pavillion firmasının 45 hektarlık alana yerleşmiş serasında, her yatakta 350, toplam 10.000 adet fidan var. Firma çalışanı, örnekle nasıl fidan ıslah edildiğini anlatırken kıvırcık esmer asabî köpeği koşuşturur. “Her yatağa damlama yoluyla günde 5 lt su verilir, dibindeki saman fazla suyu dengeler. Fidanlar ortalama 17 yıl dayanıyor. Sevgililer, Anneler Günlerinde satış daha fazla; Avrupa, Amerika, Avustralya ve Rusya’ya ihracat yapılıyor. Gül gonca iken kesilir, 3 derece soğukluktaki odada suya konur neredeyse dondurulur, aynı sabit ısıda ihracat yapılır, ısı bir derece bile artsa gül açar, iade edilir.”

Grup soğuk odaya girer; yola çıkmayı bekleyen 12’şerli gül paketlerini, Amerika, Avrupa ve Rusya size’ının belirlendiği, seçilip besin eklenerek ambalajlandıkları masaları görür. Bir kısmı simli rengârenk güller, başka bitki köklerinden elde edilen toz boyalarla renklendirilmekte.

Ellerinde hediye güllerle grup, “abla”nın bayıldığı ışıklı bulut resimleri arasında yol alırken, bir de gökkuşağı! 5 yıl turizm rehberlik okumak üzere Quito’ya giderken, Cristian’ın geride bıraktığı köyünün yakınından geçilir. “Pichincha Eyaleti’nde Amazon’a giden yol üzerindeyiz. Yol genişletme çabaları yüzünden trafik sıkışık. Yollar genişledikçe 100 km hız sınırı aşıldığından kazalar arttı. Hapis ve para cezası ile önlenmeye çalışılıyor… 4000 metreye doğru yükseliyoruz. Yüksek doğal alanlar (Paramos) aynı zamanda su kaynağı…”

Rehberin üşenmeyip inerek yol kıyısından aldığı, gövdesini kat kat kaplayan, böceklendiğinde kâğıt inceliğindeki katmanı attığı için iç rahatlığıyla ev yapımında kullanılan endemik Paper Tree elden ele geçirilerek incelenir.

“Burası aynı zamanda akbabaların yaşadığı bölge, iki yılda bir yumurtladıkları için sayıları giderek azalmakta. Andların tipik otu, sert olduğu için hayvanların yemediği, su geçirmez Paha, -Quechua Colchasa denen- yuvarlak, 15 kişinin bir arada yaşadığı yerli evlerinde kullanılıyor, evi sıcak tutuyor. Çiftçilik için iş gücüne ihtiyaç var.” Katılımcıların “Peki cinsellik?” sorusu üzerine Cristian’ın yanıtı, “Cinsellik ev dışında…”

Sürücülerin Koruyucu Meryemi’ne adanmış minyatür kilisecik geçilir; 4000 m.den inişe geçtik ama” der Cristian, “konaklayacağımız yer, bir gece öncekinden yüksek olacak, yavaş hareket etmenizi öneririz.”

Termas Papallacta’ya yaklaşırken girilen, alabildiğine bozuk yolda, yağış atında araba bir sağa bir sola yatarken Cristian hızlandırılmış İspanyolca dersi vererek grubu oyalar.

Akşam yemeğinden sonra gecenin karanlığında, grubun neredeyse tamamı, 5-6 derece soğuğa aldırmaz, pürneşe, hemen odalar önünden birkaç basamakla inilen, beden sıcaklığının biraz üzerindeki ısıdaki termal havuzlara girerler.

Pinsaqui Hacienda:

Otavalo görselleri:

Molino San Juan: