6 Mayıs 2012 Pazar

"Abla" bir dilekçe yazar, iki de kitap okur: Büyük Açlık ve Akaşik Kayıtlar



Komşularının, hatırı ile birlikte kalbini de kırdığı "abla", iğdenin acı kaybı üzerine, site ahalisinin bir kısmının diğerine açtığı manzaramı / ağacımı kestin davalarına bir tane daha ekleyip adlî makamı oyalayacak değil elbette; yine de gönlü hiç bir şey olmamış gibi davranmaya elvermez. Böyle derin kırgınlık ve suskunluk içindeyken birden fark eder: Verandanın önüne yaz kış yeşil genişçe yayılmış, kuşların konağı, cıvıltı, mis koku kaynağı çitlembiğin yapraklarında bir seyrelme! Ayşe Hanım'ın oğlu, emaneti bahçıvanıyla yaptıkları konsültasyon sonucu vardıkları sonuç; sitede yaygın biçimde uygulanan, -manzara kapatan- bitki köküne, -hak ettiği üzere- kurutma amacıyla çamaşır suyu, tuz, kostik, tuz ruhu... dökme felaketine caaanım çitlembiğin de uğramış olması ihtimali...

Can havliyle şirkete koşan "abla" kalanı kurtarma derdiyle bir dilekçe verir:

3 Mayıs 2012

..... Turizm A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanlığına,
Evimin bulunduğu 46 Ada önünde, benim ve bahçıvanımın bilgisi ve onayı dışında, ağaç -çitlembik makisi dahil- kesimine hiç bir biçimde iznim, rızam yoktur. 
Gereken duyarlılığın gösterilmesini saygılarımla rica ediyorum.

..no.lu ortak, isim, adres, telefon, imza

Film festivali dönüşü, poyrazsız neredeyse üçüncü hafta; 23 Nisan tatilini de fırsat bilerek gelenler deniz mevsimi açarlar. Bir ay öncesine kadar başı karlı Kaz Dağları'yla Madra Dağı'na bakmakta "abla", kar sularının nereye gittiğinden çok emin, denize girmeye kalkışmaz. İrili ufaklı kaplumbağaların kahvaltı saatinde, mor, beyaz yabani çiçeklerle kaplı patikadan yürüyerek Katırtırnağı kokularıyla mest, Karatepe tırmanışlarını sadakatle sürdürür. Kitabını açar okur, bakınır, düşünür, ağlar, güler, ağzında avıyla geçen tilkiyi ürkütmemek için taşla taş olur.

Sudan'lı yazar Cemal Mahcup'un Cinlerle Yolculuk romanının, "abla"nın gülmekten gözünden yaşlar gelerek okuduğu pasajları gibi, Parantez Yayıncılık'tan, John Fante'nin yazdığı Büyük Açlık da, 1900'lerin ilk yarısında Amerika'daki İtalyanların öykülerini çok yalın bir dille anlatır. Annenin Günahları öyküsünden (s. 155) bir bölüm: 
"...O gece Papa, haberleri Donna Martino'ya açtı. Carlotta, Bettina ve kocası ile sinemaya gitmişti, oturma odasında yalnızdılar. Papa radyonun yanına oturmuş, on haberlerini dinliyordu. Mama karşısındaki derin koltukta uyukluyordu. Uyuyan bir dağ gibi kaplamıştı koltuğu. Çocuklarından biri gece dışarı çıkmışsa Donna kapı açılıncaya kadar o koltuktan kalkmazdı. Giovanni korkuyla baktı uyuyan dağa. O bir yanardağdı ve Papa haberi öğrendiği anda patlayacağından emindi. Mama patladıktan sonra o dağın yamacında oturan ve kurtulma şansı olmayan bir köylüden farkı kalmayacaktı...

"Abla"nın çocukluğunun kitapları arasında biri, Pamuk Prenses'in son sayfada jelatin tabutta betimlendiği üç boyutlu kitabın bir sayfası, cücelerin çalıştığı rengarenk ışıltılı muhteşem kristallerle dolu bir madeni resmeder. Daha sonra Kryon kitaplarında rastladığı, Dünyanın fiziksel ortasında bulunduğu halde, boyutlar arası özelliği nedeniyle asla keşfedemeyeceksiniz diye belirtilen yerde, Akaşik Kayıtları barındıran kristaller ifadesiyle yerinden zıplayan "abla" kendisini elli yıl sonra halâ etkileyen bu manzarayı "bilir".

Ruh ve Madde Yayınları'ndan, Akaşik Kayıtlar; Şenol Sohtorik'in büyük beceri gerektiren çevirisiyle, aktaran/yazan Rudolf Steiner. 1939'da yayınlanan ilk baskı için Maria Steiner'in önsözü, Ruhbilim ışığında günümüz kültürü, Atlantikli (Atlantisli) Atalarımız, Dördüncüden beşinci ana-ırka geçiş, Lemurya ırkı, Cinsiyetlerin ayrılışı, Cinsiyetlerin ayrılışından önceki son dönem, Hiperboreal ve Kutupsal çağ, Günümüz Dünyasının başlangıcı, Güneş'in ayrılışı, Ay'ın ayrılışı, Dünya'nın kökenine dair, Dört bedenli insan... gibi bölümleri olan kitabın arka kapağında "Okunduğunda insanı şaşkınlığa sürükleyecek olan bu kitap, bizi yakın geçmişten uzak geçmişe doğru spiritüel bir yolculuğa çıkarıyor. Bu, kitap olmaktan çok, "Spiritüel bir Plan", geçmişin kayıtları, geleceğin planıdır..." denmekte.
(s. 92) "...Dış gerçeklik henüz mevcut değildi, çünkü dış duyular yoktu. Fakat ruhsal gerçeklik kendini bu üstün varlıklara sunuyordu. İçlerinde ışıldıyordu; bugünün insanının bedensel gözüne yansıyan güneş ışıkları gibi. Bu varlıkların içindeki bilgilenme (içinde mevcut olan bilgilenme olgusu), tam anlamıyla sezgisel (mantal sezgi) bilgi denilen şeydi. Onlarda varsayım ve kombinasyon yoktu, bunlar üstün akıl sahibi varlıkların (Dünya planının) tesirlerinin bir görünümüydü. Bu insan üstü kişilikler, ruhsal alemin tebligatlarını doğrudan kendi iradelerine kayıtlayabiliyorlardı. İnsanları bilinçli bir şekilde yönlendiriyorlardı. Görevlerini ruhlar aleminden alıyor ve verilen talimatlara göre davranıyorlardı. 

Bu varlıklar (Sevgi varlıkları ya da bir diğer deyişle, üstün akıl sahibi varlıklar, yani doğa yasalarını düzenleyen ruhsal varlıklar, melekler vs. Işık getiren güçler değil.) cinsiyetlerin ayrılma zamanı geldiğinde, yeni yaşamı misyonları doğrultusunda şekillendirmeyi görevleri olarak görmek zorundaydılar. Cinsel yaşamın düzenlenmesi onlardan sorulurdu. İnsan neslinin devamıyla ilgili her tür faaliyet, başlangıcını onda buldu. Bunu uygularken ne yaptıklarının tamamen farkındaydılar; fakat diğer insanlar bu etkiyi üzerilerine ekilmiş bir içgüdü olarak hissediyorlardı. Cinsel aşk, insanın içine aracısız düşünce aktarımı yoluyla ekiliyordu. Başlangıçta açığa vurulan ifade tarzlarının tümü en asil / soylu türdendi. Bu alanda çirkin bir karaktere bürünen ne varsa, daha ileri zamanlarla ilgilidir; insan özgürleşmesiyle birlikte bu özü, saf dürtüyü kirletti. Eski zamanlarda cinsel dürtüler insanın kendini tatmin etmesi için değildi. Burada her şey insan varlığının devamını sağlayabilmek için bir fedakarlıktı. Döllenme kutsal bir şey olarak görülmeye başlandı, insanın dünya üzerinde yerine getirmesi şart olan bir hizmet. Ve bu alanın yönlendiricileri ve düzenleyicileri fedakarlık rahipleriydi..."

Sonuçta kafa kafaya veren bahçıvan "abla" ikilisi, çitlembiğin, ikinci evin verandasından bakıldığında manzarayı engelleyen kısmını feda etmekle kalanı kurtarabilecekleri fikrine varırlar: Hacminin 1/3'üne mal olan acı verici işlem sonrası bol su ile yıkanan kökleri azıcık gübreyle yoğun bakıma alınan güzelim bitki için, İstanbul'a giderayak, "abla" dualarıyla, bahçıvanınkiler birbirine karışır. 

26 Nisan 2012 Perşembe

Deneyimsiz "abla", ölüm ve ötesi üzerine yazarken Lobsang Rampa'dan alıntı yapar.


Festival biter, "abla" gece yolculuğu ile evine döner; her kış bir iki komşu ev tadilat yaptırdığından yarı şantiye, ot bürümüş bahçeyi yaran patika başında inerken birden fark eder: Çiçeklenmesini, hasretle 11 aydır beklediği iğdenin yerinde bir boşluk! 

Bir yıl önceki festival yokluğu sırasında, ağaç kalınlığındaki dallarından biri kesilmişken bu kez, belli ki "abla" festival için yola çıkar çıkmaz, faili malum komşularının manzaramız kapanıyor dilekçesiyle, küçük kız kardeşinin hortum yetişmiyordu, ben kovayla su taşıyarak... diye anlattığı caanım iğde, geride 40 cm çaplı hüzünlü bir iz bırakarak tarihe karışmış.

2012 yılı 23 Nisan'ının Pazartesiye denk gelmesi, "abla"nın kız kardeşleriyle, yumuşak, sıcak bir kaç veranda günü geçirmelerini sağlar. İğdenin boşluğu ise verandadaki alçak sütuna konan iri sakız sardunyası saksısı ile giderilmeye çalışılır.

Dördüncü evdeki emekli büyük elçi de iğdenin kaderini paylaşmıştır; yardımcısı hanım veranda kenarından bir tabak helvayı "abla"ya uzatırken "40 gün oldu," diye anlatır, "İstanbul'a ben de gittim cenazeye... Son zamanda aklı da gidip geliyordu, vallaha iyi ki ölüm var."

Reenkarnasyonun ateşli savunucusu "abla" çoktandır, ölüm ve ötesi üzerine yazmak istemektedir ama kişisel deneyim eksikliği yüzünden, muhteşem kitaplarını -Üçüncü Göz, İkinci Beden, Hermit, Antiklerin Mağarasıhayranlıkla okuduğu Lobsang Rampa'dan alıntı yapmayı daha doğru bulur.

on1 Yayını, -"teyze Fanny, sana bir ölçü daha bira servis edeyim" gibisinden, Google'da çevirilip üstünkörü elden geçirilmişe benzeyen çevirisine takılınmazsa- Lobsang Rampa, Gerçeğin Bilgisi kitabının Bir Bölümün Sonu kısmında ölümü anlatır, (s.121): "Annesinin karnındaki bir bebek, bu sıcak ve rahat içinde ölür ve gönülsüzce dışarıdaki soğuk, zor dünyaya doğar. Doğum sancıları ölüm sancılarıdır; ...Çoğu kez ölüm tamamen acısız bir süreçtir. Gerçekte, ölüm yaklaşırken doğa değişik metabolik değişim şekillerinde, beden sistemlerine bir tür anestezi sunar:... 

Ölüm, bu dünyadan sonraki dünyaya geçişin fiili durumu, bu fiziksel bedenden ayrılışın gerçek durumu, ölüm anında çoğu bedene gelen anestezik hususlar yüzünden acısız bir süreçtir... 

...Nefes alma durur. Hazır bulunan bir klervoyan, bedenin üzerinde şekillenen soluk bir sise benzeyen bir bulut görebilir. Bedenden, genellikle de göbekten akar; yine de değişik insanların Gümüş Kordonun farklı çıkış noktaları vardır. 

Bulut giderek bütünleşir ve daha yoğun olur... Giderek bedenin üzerinde bir gölge şeklini alır; ölüm süreci ilerlerken, şekil daha da o bedene benzer hale gelir. En sonunda birçok organ tükenirken, bulutumsu form sonunda üzerinde yüzdüğü bedenin tam şeklini alarak yoğunlaşır ve büyür. 

Gümüş Kordon, gerçekte astral beden olan bulutumsu form ile fiziksel bedeni birbirine bağlar. Bu kordon, sonunda kopup ayrılana kadar giderek incelir. Beden tamamen öldüğü zaman , gümüş kordon kopar ve ona bağlı ruh varlığı, varoluşun bir başka seviyesine uçar. Bir kere sisli figür gittiğinde, etsel zarfa ne olduğunun artık önemi kalmaz. Yakılabilir ya da gömülebilir. 

Belki burada bir an konu dışına çıkıp, bir uyarı olarak yorumlanabilecek bir şeyi söyleyelim. Çünkü yeni "ölmüş" birinin yaşamaya devam ettiğini çoğu insana anlatmak gerçekten zordur! Bir kişi öldüğü zaman, o kişi mümkünse iki ya da üç gün dokunulmadan bırakılmalıdır. Bu bedeni götürüp bir cenaze evinde bir tabut içinde tutmak ve tanıdıklarının oraya gidip, çoğu zaman anlamını bilmedikleri her tür yorumlar mırıldanmaları kesinlikle sakıncalıdır. 

Gümüş Kordon kopana Altın Kase kırılana kadar, havada yüzen astral, geçmişi hakkında yorum yapanların düşüncelerini algılayabilir. Üstelik bu beden üç gün önce yakılırsa, astral figürde çoğunlukla bir ağrıya sebep olunabilir ve yeterince ilginç olan, bu acı, sıcak ateşin acısı değil, yoğun bir soğuğun acısıdır...

Bedeninden ayrılmış ruh, gelişmiş bir ruhsa, yani ölümden sonraki hayatın farkındaysa, o zaman, geçmiş yaşamın bütün olaylarının görüldüğü, bütün hataların anlaşıldığı ve değerlendirildiği Anılar Salonu olarak bilinen yere gitmesine yardım edilir. Bu, elbette, bazı dinlere göre Yargı Günü ya da Yargı Salonu'dur. Ancak bizim dinimize göre insan, kendi kendini yargılar ve kendini yargılayan insandan daha amansız yargıç yoktur. 

Maalesef, bir sonraki-yaşama inanmayan bir kişinin ölümü adeta hiç bitmez. Bu durumda, bir süre karanlıktaymış ve siyah bir sisin içindeymiş gibi etrafta süzülür. Yine de bir varlık şeklinde olduğunun farkına varana kadar, giderek daha mutsuz olarak etrafta sürüklenir; sonra belki eski bir öğreti ona yardıma gelecektir. Bu varlık Güneş Okuluna götürebilir; o bir Hıristiyan ya da Müslüman olabilir. Temel bir eğitimi ve şeyler hakkında bir ön bilgi aldığı sürece, onun hangi inanca mensup olduğunu önemli olmaksızın, yardım edilebilir.

Bir kişinin Hıristiyan inancının bir mezhebiyle büyütüldüğünü farz edin; o cennet ve melekler hakkında düşünce formlarına sahip olabilir. Ancak elbette, Doğu'nun belli bir bölümünde yetiştirildiyse, canlıyken tatmin edemediği bütün bedensel zevklerin ona hazır olduğu farklı türde bir cennet düşündürecektir.

...Varlık en sonunda, çevresindeki çeşitli yanlış düşünceleri ve hataları fark etmeye başlayıncaya kadar belirsiz bir süre bu durum devam eder. Örneğin, meleklerin kanatlarının eridiğini görebilir ya da bir doğuluysa, güzel bakirelerin, düşündüğü kadar da güzel olmadıklarını fark edebilir!.. Böylece bir takım şüpheler ortaya çıkar; düşünce formları şüpheleri, görülen gerçeğin şüphesi.

Arkadaş, iyi bir adam değildir, cehennemi düşünür, her tür acıları yaşar. Çünkü değişik önemli noktalarda onu kışkırtan yaşlı bir şeytan imajına sahiptir. Kükürt, sülfür, ateş ve daha çok bir kimya laboratuvarında kullanılacak bütün o karışım maddelerinin düşüncelerine sahiptir...

Şüpheleri giderek büyür, ruhsal zekâsı giderek ruhsal dünyanın "sosyal işçileri" diyebildiğimiz şeye ulaşabilir olur. Sonunda, yardıma uygun hale geldiği zaman, insan imajinasyonunun inşa ettiği bütün yapmacık destekleri temizler. Gerçek realiteyi görmesine izin verilir, bu taraftan çok daha iyi bir yer olan ölümün diğer tarafını görmesine izin verilir.

...Böylece, geçmiş yaşamlarında ne yaptığını görmek için Anılar Salonuna girer, öğrenmesi gereken şeyi nasıl becerememiştir? Ve sonra, yanlışlarını ve başarılarını gördüğü zaman, özel rehberlerle görüşür. Rehberler, Kızılderililer ya da uzun sakallı Antik Çinliler değildirler, sadece kendi tipinde, kendi inanışında, o mekana gelen varlıkların problemlerini bilen çok özel danışmanlardır. ...Bir kişiye, daha sonra özel bir iş elde edebilmesi için, ne gibi niteliklere sahip olması gerektiğini anlatan bir Kariyer Danışmanı gibi, bu adamın ne öğrenmek zorunda olduğunu görebilirler. 

Bu toplantıdan sonra, kişinin, bir dişi ya da bir erkek olarak, küçük bir bebek bedeninde bu Yeryüzüne dönebilmesi için, koşullar ve durumlar seçilir..."

Eski yazılarda bunca tekrara karşın, -felsefeci- ortanca kız kardeşinin ölümden öte köy yok! yaklaşımına aklı ermeyen "abla", yeri geldikçe kaygısını ortaya koyar. Üç kardeş, Ahmet Ümit romanından uyarlama Bir Ses Böler Geceyi filminden çıktıklarında konuşurlarken, ortancaya, "öldüğünde çok şaşıracaksın, birlikte gidelim, o halini kaçırmak istemem" dediğinde, düşünceleri genelde ortanca ile "abla" arası bir yerde konumlanmış küçük kız kardeş, "ben de gelmek isterim," der, "ya biriniz ya diğeriniz çok şaşıracak, bu eğlenceyi kaçırmayı istemem."

18 Nisan 2012 Çarşamba

31. İstanbul Film Festivali son günü "abla"nın, izlediği tek film Şeytanın Yüzü ile yıldız listesi


15 Nisan 2012 Pazar, gece evine dönecek olan "abla"nın festivaldeki son bileti Fransa-İspanya, 2011 yapımı Şeytanın Yüzü: Yönetmen Dominik Moll, oyuncular Vincent Cassel, Déborah François, Joséphine Japy... Festival sitesindeki tanıtıma göre "Gotik yazar Matthew Gregory Lewis'in 1796 tarihli romanının uyarlaması..." film, manastır kapısına bırakılan, keşişlerin büyüttüğü, günah çıkaran soyluya "şeytan ona atfettiğimiz önem kadardır" diyen ilkeli rahip Ambrosio'nun şeytana uyup -günün değerlerine göre- en büyük günahları işlemesini anlatır. Laser altyazılı film vizyona gireceklerden. Psikolojik gerilimpeksever "abla", eski festivallerden birinden Harry, İyiliğinizi İsteyen Bir Dost ile eve dönüşünün ertesi akşamı TV'de, Dominik Moll yönetiminde Laurent Lucas, Charlotte Gainsbourg, Charlotte Rampling ve André Dussollier'nin oynadığı 2005, Fransa yapımı -yine gerilimi esaslı- Lemming'i görmemiş olsa, romanın yazılış tarihi 1796'yı bir yana bırakıp, Şeytanın Yüzü'nü pek demode bulacak...

31. İstanbul Film Festivali reklam kuşağı "yok!" denecek kadar bodur; vakıf kendi tanıtımını ve sponsorlarının, taş çatlasa beş dakikayı geçmeyen -"abla" bunun hayra mı, şerre mi işaret olduğunu anlamaz- bir kaç reklamını yayınlar. Bunlardan, şirin bir kızın açık pencereden uçan biletini yakaladığı sıra kulağa gelen "Yaşattığı duygu sadece bir kağıt parçası olmaktan çok öte..." lâfına takılan "abla", sadece bir kağıt parçası'nın ne menem bir duygu yaşattığını merak eder.

Ekrem Bora'nın vefatı üzerinden çok geçmeden, festivalin tam ortalarında, sabah evden çıkmaya hazırlanırken, köşeye kıstırıp bir gün önce gördüğü filmleri anlattığı damadının omzu başından "abla"nın, ekranda gördüğü haberle içi acımıştır: "Hem de benden bir yaş küçükmüş" der damadına, "Meral Okay'ı ilk kez İkinci Bahar dizindeki kasap Melahat rolüyle tanımış, hepimiz çok sevmiştik."

Her zaman yeni bir fikir, farklı bakış açısı peşindeki "abla", Festival filmleri yıldız listesinden önce genel bir değerlendirme yapma ihtiyacı duyar: Albert Nobbs'taki diğer karakter -boyacı- Janet McTeer en az Glenn Close kadar iyidir; Norveç'in Evlatları'nda -refah toplumlarınca deneyimlenmekte olan- çocukla kurulan yüksek empatinin yarattığı babayı / anneyi / otoriteyi aşamamaktan, isyan edememekten doğan pedagojik arıza sonucu çocuğun kendine, çevresine yönelttiği yıkıcılık saptaması yerindedir; İyiniyetler'de iyiniyetin ne derece yıpratıcı olabileceği yansız biçimde işlenir; Faust'ta o günün insanın -olası- davranış biçimi böyle olsa gerektir; İz-Reç'te kan davası gütmeyi bir yana bırakıp şefkatle daha büyük resmi görmeye çalışan bilge bakış açısı onurlandırılmayı hak eder; Latin Amerika Sineması'nın kendine özgü filmleri Gönül Laf Dinlemez, Akasyalar ve Gecikme akıldan çok gönülde yer eder; Aramızda Bebek Var doğuma, Sade Bir Hayat ölüme -nihayet! duygusallıkla puslanmamış- duru bir bakış sunar; Gizemli Kadın iyi bir psikolojik gerilimdir, bir daha tekrarlamasın deniyorsa, Unutulan Topraklar sıkı bir ders niteliğindedir; Nefes ve Yukarıdaki Çocuk, çocuk annelerin yetişkin -olmakta zorlanan- çocuklarını inceler; Güzel Günler Göreceğiz ile Alacakaranlığın Portresi farklı yaşam biçimleri deneyimlemekte iki ayrı toplumda otorite boşluğundan doğan alacakaranlığı anlatır; yeri ayrı Zeki Demirkubuz, Yeraltı ile insan ruhunun dehlizlerinde dolanmaya devam eder; kadına şiddet Kurtuluş Son Durak'tan daha eğlenceli anlatılamaz; Bengal'de Bir Dedektif çevresinde Hindistan gerçeği buruk da olsa tebessümle izlenir; Gökyüzünde Bir Ayna ile Mutluluğa Boya Beni ezoterik mesajlar taşır çok güzel filmlerdir.

Her ne kadar eğlenceli filmler seçmeye çalışmış olsa da "abla" arada ne olacak bu Dünya'nın hali? türünden acıklı filmlere rast gelir. Değerlendirme kriterlerinden bihaber olduğundan hazmetmekte en zorlandığı, -L, Yalnız Gezegen gibi- filmler, bir kaç ödüllü. Orta halli bir izleyici olup jürilerin nelere baktığını kestiremediğinden, ancak erbabının şifresini çözebildiği sembollerle dolu filmleri "abla", çok lezzetli de olsa, tarifindeki kaşıkların, ölçü kaplarının da içine karıştığı yemeğe benzetir.

Gördüğü 40'tan fazla film içinde, en beğendiğinden başlayarak "abla"nın yaptığı sıralama:

Yargısız

Benim 533 Çocuğum Var

Büyükelçi

Meryemana, Kıptiler ve Ben

Yas

14 Nisan 2012 Cumartesi

31. İstanbul Film Festivali onbeşinci günü "abla"nın gördüğü dört film: Alacakaranlığın Portresi, Mutluluğa Boya Beni, Kurtuluş Son Durak, Yeraltı

14 Nisan 2012 Cumartesi günü "abla"'nın ilk filmi yine klasik anlamda işletmecili salonların son bir kaçından biri Atlas Sineması'nda. Salonun, peredeye hakim amfi tarzı yapısını, localarını, kimbilir ne anılar taşımakta eski koltuklarını "abla "pek sever.

Rusya, 2011 yapımı Alacakaranlığın Portresi: Yönetmen Angelina Nikonova, oyuncular Olga Dihovichnaya, Sergei Borisov, Roman Merinov... Yoksulluğun uçlarda çözüm arayışına ittiği, şiddetin olağanlaştığı insanlar arasında görece varsıl sosyal hizmetler görevlisi Marina, iki yüzlü bir yaşam sürerken, ayakkabısının topuğunun kırılması ile başlayan günde, yardım almaya gittiği kafede kötü karşılanır, taksi beklerken kapkaça, ardından da üç polisin tecavüzüne uğrar. Pasaportunun kaybını bildirmeye gittiği poliste çantasının kalitesizliğini ve içkili olduğunu belirtir bir dilekçe vermeye zorlanır. Bir yandan aile içi şiddete uğrayan çocuklara, gençlere yardıma çalışmaktayken karşılaştığı tecavüzcü polisin peşine düşer, bir dönem onunla yaşar, adamı, tacize uğradığını düşündüğü kızın babasına yönlendirir. Baba polisten dayak yer ama bu kez Marina babanın suçlu olmayabileceği şüphesine düşer. Ödüllü, adına layık alacakaranlık film "abla"ya kalırsa, bir yaşam biçimini B Planı olmaksızın, neredeyse bir gecede geride bırakırken allak bullak olan bir toplumu pek güzel betimler.

Fransa, 2011 yapımı Mutluluğa Boya Beni: Yönetmen Jean-François Laguionie. Laser altyazılı bu güzel canlandırma filmde, tastamam'lar, yarım'lar ve eskiz'ler bir tablonun içinde yaşamakta, boyanmışlıklarına göre belirlenmiş hiyerarşinin sıkıntısını çekmekteyken, içlerinden bir kaçı tabloyu tamamlaması için ressamı bulmaya yola düşerler. "Abla"nın yaklaşmakta olan Zamanların Sonu'nda deneyimleneceğini düşündüğü bir üst boyuta geçişi çağrıştıran, -dikeyde ve yatayda- tablolardan tablolara geçerek yaptıkları yolculuğun bir yerinde boyalar ve fırçalar bulurlar. Boyanma fırsatı ellerine geçtiğinde -"abla"nın bir üst boyuta geçiş için gerekli olduğunu düşündüğü uygun titreşime yükselmeyi anımsatan biçimde- başta beceriksizce de olsa, her biri kendini, bir diğerini boyar, dönüştürür, yetkinleştirir. Sonunda biri, daha az zahmetli olduğu için artık manzara resimleri yapmakta olan ressamı deniz kıyısında bulur, kısa bir sohbet sonrası yine yola koyulur; bu kez amacı ressamı kimin boyadığını bulmaktır.

Türkiye, 2011 yapımı Kurtuluş Son Durak: Yönetmen Yusuf Pirhasan, oyuncular Belçim Bilgin, Demet Akbağ, Asuman Dabak... İzleyiciyi oyunculardan Ayten Soykök ile karşılayan filmin senaristi Barış Pirhasan "Bu bir komedi" der, "zaten 10 dakika içinde anlaşılacak, ben yazdım oğlum yönetti." Evlenmelerine az zaman kala nişanlısının, bir arkadaşına meyledip terk ettiği Eylem işini devreder, kolunun altında gelinliği Kurtuluş son durakta bir apartman dairesine sığınır. Komşuları, biri evli bir adamın metresi, düzenli dayak yiyen bir başkası, babası kardeşlerince başına yıkılmış biri, kuaförlük yapan diğeri, kendilerince destekledikleri Eylem'in, intihar girişiminden sağ çıkmasından sonra şiddet karşısında geliştirdiği eylem planını uygularken istemeden bir cinayete neden olurlar. Birbirini izleyen, muhteşem oyunculukla taçlanmış çok komik olaylar giderek gelişir. İlle izlenesi filmi "abla" çok beğenir.

Film sonrası katılımcılara ilk soru filmin kaba bütçesi hakkındadır. Yanıtlayabilecek kişilerin burada olmadığını belirten Pirhasan, kendi aldığı miktarı açıklamaya yanaşmaz.
Bu konularda hassas olduğunu, bu tarz filmleri elinden geldiğince izlediğini belirten hanım izleyicinin, "bu konuda feyz aldığınız bir kaynak var mı?" sorusu, Pirhasan tarafından şöyle yanıtlanır: "Başta jenerikte de belirtildiği gibi, iki arkadaşımızın hikayesinden çıktı anafikir, sonra grup çalışması yapıldı, ardından senaryoyu yazdım. Kara komedinin çok parlak örnekleri var, bunun ilk olduğunu iddia etmek zor, ne sinemada ne edebiyatta."
İngilizce konuşan izleyicinin "Filmin alt metninden kadın dayanışmasının, durumun çözümüne yardımcı olacağı mesajı aldım..." yaklaşımına Pirhasan'ın yanıtı "Böyle bir konuya gülmek, korku duvarını yıkar, sonrasında herkes kendi meşrebince bir tavır koyar; bir filmden elde edilecek en iyi sonuç da bu olsa gerektir" olur.

Türkiye, 2012 yapımı Yeraltı: Yönetmen "abla"nın en iyi Türk filmleri listesinin başındaki yerini korumakta Masumiyet'in yönetmeni Zeki Demirkubuz, oyuncular Engin Günaydın, Nihal Yalçın, Nergis Öztürk... Neredeyse tümünü gördüğü Zeki Demirkubuz filmlerine göre "abla"nın farklı bulduğu film, kendisini ifade etmekte zorlanan bir adamın, biriktirdiği nefretle şiddete yönelmesini pek güzel anlatır. Kendisinin ne olduğunun bilincine vardığında bir anlamda huzuru da bulur. Pera Salonu'nda diz dize izledikleri bu özel film için "abla"nın dileği, festival izleyicisi elini ayağı çektikten sonra da hak ettiği ilgiyi görmesi.

13 Nisan 2012 Cuma

31. İstanbul Film Festivali ondördüncü günü "abla"nın gördüğü üç film: Güzel Günler Göreceğiz, Meryem Ana, Kıptiler ve Ben, Yalnız Gezegen


13 Nisan 2012 Cuma "abla"nın ilk filmi, bildiği kadarıyla soyu tükenmekte olan eski tarz işletmecili sinemaların sonuncularından Beyoğlu Sineması'nda. 1989'dan bu yana yıllara yayılan devamlılık sayesinde, çalışanlarla kurduğu ahbaplıklar, -kendisini Zeki Demirkubuz'la tanıştırdığından değeri büyük işletmeciye ait- merdivenlerin başındaki odadan kafe'ye, tuvaletin girişine, koltuğuna dek minik sohbet parçalarıyla sürer gider.

Türkiye, 2011 yapımı Güzel Günler Göreceğiz: Yönetmen Hasan Tolga Pulat, oyuncular Uğur Polat, Nesrin Cavadzade, Buğra Gülsoy, Barış Atay... Daha güzel bir hayat için oradan oraya dolanırken yolları, hayatları birbirine dolaşan beş insanın öyküsünü anlatan, en iyi film, senaryo, kurgu ve yardımcı kadın oyuncu ödüllü film sonrası oyuncu Barış Atay, yönetmen Hasan Tolga Pulat ve senarist Emre Kavuk sorular için perde önüne gelir:

S. "Ödüllü olduğu için gelmedim filminize ama tüm ödülleri hak etmiş, özellikle namus meselesini çok güzel ele almışsınız, elinize sağlık" Y. "Bu ülkeye dair bir şeyler yapmak istiyordum, Emre'nin de böyle bir metni vardı, 5 ayrı koldan giden paralel öyküler."

Salonun loş oluşu yüzünden geç fark edilip söz hakkını bir sonra kullanan, 67 kuşağı olarak hakkını hiç çiğnetmediğini belirten hanım ekibe "Türkiye'nin en önemli meseleleri namus, umutsuzluk konularına değindiğiniz ve Türk Sineması'na kattığınız yeni kan, can için teşekkür ediyorum"

Senarist Emre Kavuk'a S. "Hikayede şiirler var, nasıl koydunuz, iç sesinize mi uydunuz?" Y. "Şiir kullanımı rastlantı... Don Kişot'u okurken, senaryoyu, Cumali'yle ilgili bölümünü yazıyordum. Filmde söylediklerinin farklı coğrafyadan 4 yy. öncesi ile ortak paydada buluştuğunu gördüm. Tek günü anlatan filme şiirin de büyük yardımı oldu."

S. "Inarritu'dan esinlenme var mı?" Y. "Yılmaz Güney'in Yol filmi daha çok referans oldu bizim için aslında. Paralel yaşamları anlatması dolayısıyla..."

S. "Nesrin Cavadzade ile Uğur Polat'ın oyunlarını çok beğendim ama Uğur Polat, bir komiser için fazla şehirli geldi bana" Y. "Biraz öyle olsun, bildiğimiz türde biri olmasın istedik. Kozmopolit bir hikaye anlattık, değişik diller, farklı coğrafyalardan insanlar bir aradaydı. Bu açıdan Uğur Polat'ın şehirli diksiyonu bizim evrensel tarzımıza uygun düştü."

Fransa, 2011 yapımı Meryem Ana, Kıptiler ve Ben: Yönetmen Namir Abdel Messeeh, katılanlar Namir Abdel Messeeh, Siham Abdel Messeeh... 2009'da Mısır'da görünen Meryem Ana'yı kasetten ailesiyle izleyen Mısır asıllı Fransız yönetmen Namir, bu konuda film yapmaya -Kıpti yanını reddettiği için 15 yıldan beri gitmediği- Mısır'a, yoksulluklarından mahcubiyet duyan annesinin muhalefetine karşın köye gider, kuzenlerinin işbirliğiyle yapay bir Meryem Ana vizyonu düzenler, kaydeder. Filmi izledikleri son sahnede "abla"nın -o ana dek vizyonlardan zerrece kuşkulanmamış- köylülerin yüzünde gördüğü, şüphedir. Ödüllü, çok komik belgesel keşke satın alınsa da, diye düşünür "abla" daha fazla kişi izlese...

ABD-Almanya, 2011 yapımı Yalnız Gezegen: Yönetmen Julia Loktev, oyuncular Gael García Bernal, Hani Furstenberg, Bidzina Gujabidze... Muhteşem Gürcü coğrafyasında yerel rehberleriyle yürüyen Amerikalı çift, bir ara bir grup avcıya rastlarlar. Adamların, nedeni anlaşılmayan, rehberlerinin aydınlatmadığı düşmanca tavırları çifte silah çekmeye varır. Ruhsal dengesi hassas genç kadın ile -saldırı anında içgüdüsel biçimde kadının arkasına saklanan, sonra durumu tersine çeviren- adamın araları açılır. Kadın yerel rehbere güven duyar yakınlaşır ama bu da adamın onu öpmek istemesiyle sonuçlanır. Açıklığa kavuşmayan gerilim nedeni bir yana, kadrajın bir yanından giren grubun öte yandan çıkışını naklen aktaran Angelopulosvari uzun çekimler, içsel zamanı 18 saat -burcunun gezegeni Merkür'ün bir günü- olan "abla" için fazlasıyla yavaştır.

12 Nisan 2012 Perşembe

31. İstanbul Film Festivali onüçüncü günü "abla"nın gördüğü filmler: Kilisedeki Gecekondu, Beyaz Saçlı Gelin, Yargısız

12 Nisan 2012 Perşembe, "abla" üç film görürse de iki sayar: Hong Kong, 1993 yapımı Beyaz Saçlı Gelin, gösterilen kopyanın -sağanak yağmurda, "abla"nın evindeki çanak antenin ancak sağlayabildiği türde- kötü görüntü kalitesiyle parlak renkli -izlenimci- dijital tablolar sunar, filmin konusu hakkında da eh! iyi kötü fikir verir. Yönetmen Ronny Yu, oyuncular Brigitte Lin, Leslie Cheung, Francis Ng... Bir Çin Sinema Geleneği: Wuxia bölümünden bol ödüllü film, kurtların büyüttüğü bir kız, tuhaf sihirli yetenekleri olan siyam ikizleri, kılıç ve Kung Fu ustaları, havada dönerek yükselme, anında varolma-yokolma hünerleri barındırır; son yıllarda emsallerini bolca izlememiş izleyiciye -bir ihtimal bu, gösterim sırasında salondaki hareketliliğin açıklamasıdır- bir şey ifade etmez.

İtalya, 2011 yapımı Kilisedeki Gecekondu: Yönetmen Ermanno Olmi, oyuncular Michael Lonsdale, Rutger Hauer, Massimo De Francovich... Yıllara Meydan Okuyanlar bölümünde yer alıyor olsa da Sinemada İnsan Hakları Yarışması bölümü filmi ağırlığındaki film, kilisesi, cemaatinin devamsızlığı yüzünden kapatılan çok yaşlı rahibin son günlerinde, Fransa'ya geçerken binaya sığınan kaçak göçmenlerin kısa süren konukluğunu anlatır. Biri telefonla geride kalanlardan birine "tekne çok kalabalıktı, çok azımız karaya çıkabildik" acı haberi verir, babasız bir bebek doğar, yaralı biri iyileştirilirken bir ikisi de karınlarına sarmak üzere patlayıcı yaparlar. Yıllar önce Nalın Ağacı filmine bayılıp takibe aldığı yönetmenin, tiyatro sahnesi benzeri az mekanlı stilize, durağan bu son filmi "abla"yı, metni de dahil hayal kırıklığına uğratır.

"Abla"nın festivalin başından bu yana izlediği "35 civarı film içinde en iyisi!" dediği Fransa, 2011 yapımı Yargısız, döşenmiş laser altyazısıyla vizyona hazır: Yönetmen Vincent Garenq, oyuncular Philippe Torreton, Wladimir Yordanoff, Noémie Lvovsky... Sinemada İnsan Hakları Yarışması bölümünden filmin yönetmeni "Bu kadar dolu salon için çok mutluyum" der, "film Türkiye'de dağıtılacak bunun için de çok mutluyum. İstanbul'a son olarak 20 yıl önce gelmiştim, çok değişmiş buldum. Film özyaşam öyküsü anlatan bir kitaptan, okuduğumda şoke oldum filmi yapmak zorunluluk haline geldi, yapımcım okudu o da şoke oldu, senaryoyu yazdım, başrol oyuncuma okuttum o da şoke oldu, siz de izlediğinizde şoke olacaksınız." Fransa'nın kuzeyinde Outreau'da üç çocuğu ile yaşayan icra memuru Alain Marecaux ile karısı, 2001'de bir gece sabaha karşı basılan evlerinden apar topar alınır, yöreden 12 kişiyle birlikte bir pedofili davasının sanıkları olarak tutuklanırlar; oysa masumdurlar. Hapiste açlık grevi'ne saygı gösterilen, şartlı tahliyesi sırasında, çocuklarıyla görüşmesi sakıncalı Marecaux'nun, üç küçük çocuklu kuzeninin yanına yerleşmesini uygun bulan adalet sistemiyle Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik ülkesi Fransa'dan, mutlaka izlenmesi gereken filmi "abla" daha fazla anlatmaz. Yönetmen film sonrası soruları yanıtlamaya döndüğünde salon neredeyse hiç eksiksiz beklemektedir:
S. "İcra memurları korkmalı mı sizce?" Y. "Bu dava Fransa'da çok büyük bir skandala neden oldu, adalet tarihi Outreau öncesi ve sonrası diye ikiye ayrıldı. Avukatlar hala müvekkillerini savunurken bu davayı gündeme getiriyorlar, 2005'te sonuçlandı, 2006'da tüm Fransa'da sadece bu dava konuşuldu, biz iki yıl önce davanın sonuçlanmasından 5 yıl sonra çekmeye başladık, Fransa'nın kuzeyinde çekmek istedik engellendi, bir hapishane çekimimiz de müdür davaya katılanlardan biriymiş, engellendi. Gösterimlerden birinin sonrasında birkaç avukatla ve bir yargıçla konuştuk; yargıç tebrik etti ama Marecaux oğluyla bir şeyler yaptı gibi geliyor bana dedi ve gitti. Hala hazmedemediler, ama halk adaletin yanılabileceğini fark etti... Bir de, yargıç okulunda 60 öğrencinin katıldığı bir gösterim yaptık, sonunda çok soğuk bir hava esti."

S. "Beraat sonrası devlet maddi manevi tazminat ödedi mi?" Y. "Evet çok yüklü bir şeyler ödendi ama miktar bilinmiyor."

S. "Dehşetle izledim, aynı şey bir 3. Dünya ülkesinde olsaydı yer yerinden oynardı, Avrupa İnsan Hakları devreye girerdi; Avrupa'da, yakın zamanda... Deliller bu kadar sığ mıydı? -alkışlar arasında- Kınıyorum!" Y. "Evet, hukuk sistemi nerede olsun hata yapabiliyor, Alain Marecaux'nun şansı 12-13 kişi olmalarından, tek kişi olsaydım hala içeride olacaktım, demişti." Yönetmenin de katıldığı ve şaşırdığı "Adalet sisteminde hala geri dönüş ve özür yok. Kitap kesinlikle sadakatle uyarlandı, hatta kitapla yetinmedim dava dosyasını inceledim."

S. "Sonunda asıl zarar gören çocuklar oldu, Marecaux'nun çocuklarıyla ilişkisi ne oldu?" Y. "Film Marecaux üzerine odaklandı ama diğer sanıkların çocuklarının da nasıl etkilendikleri anlatılıyor kitapta. Çocukların hayatları mahvoldu, 20'li yaşlarında ikisi filmde çalıştılar, hayata ilişkin hiç planları yok."

S. "Ön soruşturmasız ev basma oluyor mu?" Y. "Gördüğünüz gibi fiziksel şiddet yok ama her şey psikolojik şiddet..."

S. "Hemen hemen hiç müzik yok?" Y. "Koyacak olsaydım da soğuk bir şey düşünürdüm, duygusallığı arttıracağı için istemedim."

Fransız bir öğretmenden S. "Çocuk haklıdır, yalan söylemez mantığıyla davranıyoruz, bu bizi yanılttı, bu yüzden şoke olduk" Y. "Fransa'da önceleri çocukları hiç dinlemezdik, 10 yıl önce Dutro olayı yaşandı, büyük bir pedofili olayıydı, bu da ardından gelince çocukları dinleyelim denildi ama öteki uçta, biz ortayı bulamadık; zaten yargıç Dutro davasını çok öne sürdü."

Bir Fransız Türk'ten S. "Hiç baskı ile karşılaştınız mı?" Y. "Hiç politik baskı görmedik, polemik bile olmadı. Benim fark ettiğim, Alain'in de söylediği göreceksin, beraat ettik ama o kadar kolay değil, insanlar hep biraz şüpheli davrandılar."

S. "Yargıçlarda bir reform oldu mu?" Y. "Ufak tefek; bir anket formu dolaştırıldı, biz de ümitlendik ama fazla bir değişiklik olmadı. Gözaltına alındığında avukat bulundurma konusu bu davaya bağlandı ama değil, Avrupa Birliği kaynaklıydı."

11 Nisan 2012 Çarşamba

31. İstanbul Film Festivali onikinci günü "abla"nın gördüğü iki film: İz-Reç, Ölüm Listesi


11 Nisan 2012 Çarşamba sabahı Macaristan-Almanya-Fransa, 2011 yapımı Sadece Rüzgâr'ı izlemek üzere Atlas Salonu'nda yerini alan "abla", soru yanıt bölümüne katılamayacağı için film öncesi ayrıntılı açıklama yapmaya, izleyici karşısına yanında boyu dizine gelmeye küçük oğluyla çıkan yönetmen Bence Fliegauf'a kulak verir: "Yaklaşık iki sene önce Macaristan'daki Roman topluluklarına yapılan saldırılar üzerine çektik bu filmi, el kamerası kullandık, olabildiğince arka sıralardan izlemenizi öneririm, başınız dönebilir. Film sonrası bu Macarlarda sık görülen bir davranış mıdır? diye soruldu, hayır değil ama bunlar gerçekten oldu, tüm Macaristan şoke oldu. Ben yine de memnunum çünkü bu günlerde nedendir bilinmez, yönetim yine antidemokratik yolda... Bir çelişki de filmin devlet desteğiyle çekilmiş olması; gösterimlerden birinde hükumetten bazıları, salondaki sandalyelere koydukları kağıtlarla, benimle aslında aynı şeyi ama farklı biçimde söylediler. Erken saatte burada olduğunuz için teşekkür ederim, sorularınızı facebook'tan sorabilirsiniz."
Dijital filmin gösterimi için gerekli, bir gün önce denenmiş "kod", ne yazık bugün çalışmaz; 50 dakika sonra durumun ümitsizliği anlaşılır, izleyici bir başka gösterimde buluşmak üzere salonu terk eder.

Türkiye, 2011 yapımı İz-Reç: Yönetmen M. Tayfur Aydın, oyuncular Necmettin Çobanoğlu, Bilal Bulut, Melahat Bayram... Perde önüne dizilen ekibin sözcüsü, yönetmen Tayfur Aydın "Hoşgeldiniz diyeceğim şimdilik" der; film, yaşlı anasını ölümüne yakın, gömülmek istediği köyüne götüren oğul ile torunu anlatır. İki gün süren Batman yolculuğunu tamamlayamayan kadın için Diyarbakır'da iner, bir tabut yaptırırlar. Batman'da kızı köye gitmenin tehlikeleri hakkında babasını uyarsa da yolundan döndüremez. Korucuların bölgeye girmelerine izin vermediği cenaze ile yanındakiler komşu köyde konaklarlar; genel eğilim "burası da aynı toprak buraya gömelim" olur ama oğul söz vermiştir anasına. Gece, uyandırdığı oğluyla baba, at sırtına yüklediği, ardından taşımak zorunda kaldıkları tabutla karda köye yürür, annesinin acı yüklü büyük bir sırrı yıllarca gizleyen yorgun bedenini toprağa verirler. "Abla" "böyle bir hikaye ancak bu kadar güzel, doğru anlatılabilir" diye düşünürken ekip, bu kez soruları yanıtlamak üzere perde önünde yerini alır: S. "Yıllar sonra ilk kez bir sinema salonunda ağladım; teknik bir sorum olacak Hevi-Kenan'ın baştaki teatral yorumunun farkında mısınız, ya da bu bir seçim mi?" Y. "Hevi-Kenan zaten ortada bir karakter, ikili yaşam sürdürüyordu, elini nereye koyacağını bilemeyen biri olmalıydı, onu zorladım, böyle olması gerekiyordu."
Bu arada ekibini tanıtmak isteyen yönetmen öne çıkar, öykü yazarı Yavuz Ekinci'yi, tek tek oyuncuları, çok genç görüntü yönetmeni Emre Konuk'u, Selim Demirdelen'i, emeği geçenleri anar, teşekkür eder.
S. "Dili tüm doğallığıyla kullandığınız için teşekkürler, film öncesi bir çalışma yaptınız mı?" Y. "Biz İstanbul'da yaşıyor olsak da, dili konuşulduğu gibi koyduk. Batman lehçesi farklıydı, o öyle oldu, Necmettin Hoca hiç Kürtçe bilmiyordu, son 10 gün içinde öğrendi." S. "Tebrik ediyorum. Olay verilen söz üzerine gelişti, nereden esinlendiniz?" Yanıt İncir adlı öykünün yazarı Yavuz Ekinci'den gelir: "Benim yaşadıklarım değil ama çevremde buna benzer olaylar yaşayanlar çok, biz hep ölülerden konuşuruz. 1917'de, bence, ölenler kurtuldu." S. "Hevi'nin kızkardeşlerinin güzelliği ile Türk kızın güzelliği arasında uçurumlar vardı." Gülüşmeler arasında yönetmenden gelen alçakgönüllü yanıt; "Öyle düşünmüyorum, bizim kızlar da gayet güzeller" S. "Kadrajlarda Kubrick ve Angelopulos etkisi sezdim, bilinçli bir seçim mi?" Y. "Ne pahasına olursa olsun, hatta bir kaç sahnemi de attım bu yüzden, etkilenmiş kadrajlardan kurtulmaya çalıştım. Hikayeyi benimsedikçe kadrajı genişletmemiz gerekti." S. "Ritmi çok başarılı buldum, büyükannenin sırrını sona saklamak müthiş bir fikir." S. "Mirza babasının mezarında ondan özür diledi, niçin?" Y. "1915, 1938, hala da yaşanmakta olan acılar için..." S. "Çok yoğun duygular yaşadım, teyzeyi merak ediyorum, bir de koşullar çok sert, zorlamış olmalı..." Y. "Öykü elime geçince çaktırmadan aramaya başladım, 1 yıla yakın sürdü. Kürtçe konuşan bu yaşlarda oyuncu bulmak zor, sonra teyzeyi Diyarbakır'da bir eylemde gördüm, Bu! dedim... Zorluklar, hava koşulları, izinlerle ilgili sıkıntı yaşadık, yapımcımız Türker Korkmaz ekibi destekleyince rahatladık." S. "Bu kadarını beklemiyordum, teşekkürler. Hevi'deki aidiyet sorununu onun gözünden, duygusundan görmek isterdim." S. "Doğuda Kürtçe film çekmek zor mu, bu yüzden engellenmiş sahneniz oldu mu?" Y. "Çekiliyor ama içeriği çok önemli; kişiler de kurumlar da anladı, biz insanları anlatıyoruz." S. "Elinize sağlık, ideolojik bir sorum olacak; filmden Kürtlerin Ermenilerden özür dilediğini çıkardım, madalyonun öte yanını anlatan, Ermenilerin Kürtlerden özür dilediğini anlatan bir film çekecek misiniz?" Y. "Direkt Kürtler olarak algılanmamalı, daha evrensel bakmaya çalıştım, Mirza annesini bile tanıyamadı, babasının yanına gömemedi; teyzemin hikayesi, anneannemin hikayesi denildi ama film aslında kendi toprağına gömülememiş insanlara/annelere adandı."

İngiltere, 2011 yapımı Ölüm Listesi: Yönetmen Ben Wheatley, oyuncular Neil Maskell, Michael Smiley, Myanna Buring... Festivalin Gece Çılgınlığı bölümünden Ölüm Listesi, eski asker yeni kiralık katil, biri vahşete eğilimli, diğeri daha insancıl iki arkadaşı anlatır. İşverenleri, tepeleme banknotlar yanında onlara öldürülecek kişilerin listesini verirken, bu ikisi zamanla o listelerden birinde yer alabileceklerini akıllarına getirmezler. Kan, vahşet, gizli tarikat, din adamı, politikacı, gizemli güzel bir kadın hatta öldürülerek kapıya asılmış bir kedi. Klişeler yanında, akla, çok da uzak düşmeyen sonuyla film "abla"nın Eh! dediği türden.