20 Temmuz 2009 Pazartesi

Senbilirsinabla'yı karşısına oturtan Fatma Kutlusoy sorar, "kendinizi tanıtır mısınız?"

1MK (Bir Milyon Kalem) site yönetimi adına, editörleri A.Şebnem Soysal ile Erkan Bal'dan aldığı "Aslolan röportajın sizi veya röportaj yapılan kişinin düşüncelerini olanca doğallığı ile okuyucuya aktarabilmesidir." diyen röportaj önerisi üzerine, oldumolası hislerine tercüman olduğu senbilirsinabla'yı karşısına oturtan Fatma Kutlusoy "Merhaba" der ve ilk sorusunu yöneltir: "...kısaca bize kendinizi tanıtır mısınız?" Ana babasından aldığı yoğun alçakgönüllülük eğitimi üzerine, kendisinden birinci tekil şahıs zamiri "ben" ile sözetmekte zorlanan "abla", "50'li yaşlarının başında bir kış, soba borusundan damlayan ziftli sular etrafa saçılmasın diye yaydığı gazetenin ekonomi sayfasında, hakkında bir yazı okuduğu onpunto'da, -biraz da yaz kış oturduğu yazlık sitede kışın konuşacak kimse kalmadığından ana dilini yitirme kaygısıyla- bir blog açıp yazmaya başladığını" anlatır. Grafik eğitimini bitirdikten sonra yaşamaya başladığı İstanbul'da 25 yıl kadar mesleğini icra eden "abla", kızını evlendirip, emekliliğine sakladığı projeleri için 2005'te, Kuzey Ege'ye göç etmiştir.

"Nelerden hoşlanırsınız?"
sorusunu, kısaca "Güzelden, güzelliklerden" diye yanıtlayan "abla", İkizler Burcu'nun bir ferdidir; bu yüzden sürekli değişen ilgi alanlarıyla ilgili "...hobileriniz?" sorusuna "elleriyle yaptığı, tasarladığı, el yapımı tebrik kartları, kutular üretmekten, tasarım yapmaktan, yazmaktan hoşlandığı..." yanıtını verir.

"Sevdiğiniz filmler, okuduğunuz kitaplar, dinlediğiniz müzikler?"
sorusunu, günde bir, film festivallerinde bir çok, kabaca bir hesapla yılda -ortalama- 400 film izlediğinden, sevdiği pek çok film olduğunu belirten "abla" bu soruya gerçeğe en yakın yanıtı verebilmek için "son zamanlarda..." diyerek alanı daraltmanın uygun olacağını söyler ve ekler; -Senbilirsinabla Sinemada başlıklı blogunda ayıla bayıla anlattığı- "Hadigari Cumhur ve hakkında yazma fırsatı bulamadığım vizyon filmi, Da Vinci Şifresi'nin yönetmeni Ron Howard'dan Melekler ve Şeytanlar ile DVD'den, Olağan Şüpheliler'in yönetmeni Brian Singer'dan izlediğim politik gerilim Operasyon Valkyrie'yi çok beğendim." Sinemadan konuşulurken, lâfı ne yapıp edip "günümüzün en iyi yönetmeni" dediği Lars von Trier'ye getiren "abla", onun 8 bölümlük Krallık dizisinin, "tüm zamanların en zekice, esprili ve en beğendiği filmi..." olduğunu söylemeden edemez.

"Kitaplar?" sorusunu da, "son zamanlarda..." diyerek yanıtlayan "abla", Olasılıksız'dan sonra Adam Fawer'den Empati'yi, kendisinin de -orta karar bir empat olduğuna hükmederek- çok kısa sürede bitirdiğini; şu günlerde Kayıp Uygarlıklar Serisi'ndeki üç kitaptan biri, -"Atatürk'ün 1935 yılında çevirtip incelediği kitap" tanıtımıyla- James Churchward'ın yazdığı Batık Kıta Mu'nun Çocukları'nı okumakta olduğunu, çok etkilendiğini anlatır.

"...dinlediğiniz müzikler?" Klâsik müzik dinleyicisi "abla" için, gitar klâsiklerinin ayrı bir yeri varsa da, New Age parçalarını, Kelt, geleneksel İran, Amerikan yerli müziğini de severek dinlediğini belirtir.

"Ne zamandan beri internetle tanışıyorsunuz? Kişisel blogunuz var mı, ne zamandan beri yazıyorsunuz?"
İnternetle, -başlangıçta mail gönderip almaktan, haberleşmekten ibaret- tanışıklığını, soba borularının dirseğinden ziftli su damlattığı 2007 yılı Mart'ının 21. gününe dayandıran "abla", o tarihten bu yana yazılarını, önce bir yılı aşkın süre onpunto'da, orası kapanınca, son zamanlarda fikir ve format değiştirene dek binbirfikir'de, o arada yeniden yapılanan Bir Milyon Kalem'de, sinemablog'da, azbuz ve blogcu'da yayınladığını belirtir. Aynı yazıları bir yandan blogspot'ta, kişisel bloglarında da yayınlar: Senbilirsinabla Sinemada'da sinema, Senbilirsinabla Seyahatte'de gezi, Kes Yapıştır'da kişiler, Mora Çalar Mavi Yazılar'da kıyısından köşesinden Yeni Çağ Bilgeliği üzerine.. "Abla"nın eski -onpunto dönemi- yazıları ise Konsomasyon Taburesi, ...demek isterdim! ve Öte Yandan... isimli bloglarda yayındadır.

"Bir Milyon Kalem'le ne zaman ve nasıl tanıştınız?"
"Abla" onpunto'da yazarken, yeni oluşum Bir Milyon Kalem'de yazma önerileri almışsa da, henüz sanal alemde ne derece kıvrak davranabileceğini kestiremediğinden, birkaç sevgili arkadaşını reddeder. Daha sonra beklenmedik kapanışıyla "abla"yı çok şaşırtan onpunto'dan tanışı, sevgili Şebnem Soysal'ın ısrarlı takibi üzerine Bir Milyon Kalem'de de yazmaya başlar.
Doğru dürüst okuyup, yorum yapmaya zaman ayıramayan, -hamister eline kalsa çoktaaaan açlıktan ölmüş olurdu- "abla"nın, "Bir Milyon Kalem'de yapmak istedikleriniz, önerileriniz nelerdir?" sorusuna verecek cevabı -ne yazık ki- yok!

"Hangi sosyal faaliyetlere katılıyorsunuz?" "Bir grubun üyesi olma" fikrine yaşamı boyu, hiç bir zaman yakınlık duymayan "abla", bu yanıyla görünmez bilinmez bir muhalifler grubunun üyesi gibidir. Tek yaptığı, bağlanırım korkusuyla tanışmak istemediği lise öğrencisi bir kız öğrenci okutmak...

"Spor yapar mısınız, günde ne kadar yürürsünüz?" İçinde bulunduğu yaz günlerinde, hemen her gün 2-2.5 saat yürüyüp, yarım-1 saat kadar da yüzdüğünü belirten "abla", belirttiğine göre, kışın, bu programın sadece yürüyüş kısmını, o da haftanın üç günü uyguladığında kendini mutlu hisseder.

"Sizce ülkemizin/halkımızın yaşadığı sıkıntılar nelerdir?"
"Abla", tüm Dünya ile birlikte ülkemizin en büyük sorunun nüfus yoğunluğu olduğunu düşünür; ona göre bu, insana yatırım yapıl(a)mamasının gerekçesidir.

"Hayatta keşke yapsaydım/yapmasaydım dediğiniz neler var?"
"Artık
, ne mutlu bana ki," der "abla", " hiçbir şey yok..."

"Aşk, sevgi, mutluluk konularında neler düşünüyorsunuz?"
"Koşulsuz sevgi" kavramıyla tanışana kadar, aşk, sevgi ve mutluluk üzerine sayısız -yetersiz- açıklama üretmiş "abla", son kararını vermeden önce, çok üretken bir enerji biçimi olduğunu öğrendiği sevgi hakkında, en az on fırın ekmek yemesi ve daha çoook şey öğrenmesi gerektiğini bilir.

"Edebiyat ve sanatın hangi dalları ile ilgilisiniz?"
Edebiyat, kompozisyon sınavlarında her zaman çok başarılı kağıtlar vermekle tanınan "abla", çocukluğundan beri güzel resim yapar. Sesi güzeldir, iyi de müzik kulağı vardır ama, yalnız kendisine şarkı söyleyecek kadar utangaçtır. Dans etmez, bedeniyle kendini ifade etmeyi bilmez. En çok, sanatın, insanlara en rahat ulaşabilen, en karma biçimi saydığı sinemaya sonsuz sevgi ve saygı duyar.

"Nelerden korkarsınız, neler sizi sevindirir mutlu eder?"
İddiasına göre, "en korkulacak şey korkunun taaa kendisidir" fikrine varalı, "abla"nın korktuğu hiç bir şey yok... Herşeyin kendisini sevindirip mutlu edeceği noktaya varmak ise bir sonraki hedefiymiş, dediğine göre...

"Evcil hayvan besliyor musunuz, nedir?" Verandasında -bu kış- 16 kedi besleyen "abla", yazın yazlıkçıların gelmesiyle, evlerde çıkan zengin menü yüzünden, beslemek bir yana sevecek kedi bulmada zorlanır.

"Evli misiniz, çocuğunuz var mı?"
İki kez evlenip boşanmış "abla"nın, onca gürültü patırtı ardından elinde kalan, "en büyük aşkım" dediği -yetişkin- tek kız evlât...

"Engelliler konusunda neler düşünüyor, yapıyorsunuz?" "Çok zor olmalı!.." diye düşünen "abla", Dünyanın değişik yaşamların -seçilerek- deneyimlendiği bir yer olduğu fikrine rastlayalı, kurduğu empatiden, giderek daha az acı duyduğunu ifade eder ve görünüşe göre bu konuda bir şey yapmaz.

"Günde ne kadar PC kullanıyor, ne kadar TV izliyorsunuz?"
Her yazısının ortalama
üç saat kadar zamanını aldığını belirten "abla", TV için de bu süreyi aşmamaya özenir.

"Sevdiğiniz sanatçılar, yazarlar, ressamlar?" Bunun, üç beş isimle yanıtlanabilecek bir soru olmadığını belirten "abla"nın, ilk aklına gelen isimler Aziz Nesin, Timur Selçuk, Zeki Demirkubuz...

"Sizin kendi hakkınızda belirtmek istedikleriniz var mı?" "Abla" tüm yazıların, Fatma Kutlusoy'un klavyesi aracılığıyla, kendisini anlattığını belirtir ve sessiz kalır.

"Diğer blog yazarlarını (hangileri) okuyor, yorumluyor musunuz?"
Bu konuda, zaman engelli "abla"nın karnesi, kendisinin de derin bir mahcubiyetle saptadığı gibi, kırıklarla dolu...


"Okuyucu yorumları konusunda düşünceleriniz nedir?"
Birkaç sadık okuru dışında yorum almayan "abla"nın mahcubiyeti sürer.

"Kolay öfkelenir, kızar mısınız, tepkiniz ne olur?"
Genelde sevgi dolu yorumlar alan "abla", -Bir Milyon Kalem dışındaki bloglarında- aldığı olumsuz, bazısı saldırgan tepkiler karşısında, sağduyusu Basiret Hanım'ın sükûnet telkin eden önerilerine karşın, zaman zaman ego'su Sebastian'a uyar, öfke değilse de, hayâlkırıklığı yaşar.

"Neden yazıyorsunuz, yazmaya sizi iten sebep ne?"
İletişimin bir şekli konuşma "abla" için yaşamsal önemdedir. Başka bir iletişim biçimi olan yazma ise, kendi adlandırdığı biçimiyle, ev yapımı terapi işlevi taşır ve elbette bu biçimiyle de yaşamsaldır.

"Yazıyorsanız, şiir veya yazı sizin için ne anlam ifade ediyor?" "Şiir değil" der "abla", o, kendini ifade etme biçiminin "yazı" olduğu fikrindedir.

"Kamuoyu oluşturmada yazarların etkisi sizce ne kadar?"
"Abla", yazının, yazarın etkisinin, diğer tüm sanat dalları kadar olduğuna inanır.

"Bir Milyon Kalem'deki yenilikleri beğeniyor musunuz, örnekler misiniz?"
Kendi bloglarında yazmayı, penceresi, kapısı olmayan bir odada oturmaya; Bir Milyon Kalem gibi bir platformda yazmayı ise, geniş bir oturma odası olan konuksever, kalabalık bir evde oturmaya benzeten "abla", -her ne kadar kendi köşesinden çıkmaya hiç hevesli görünmese de-, arada sırada izlediği, örneğin yazarkafe'deki iletişimi, sohbeti sever.

"Dostlarınıza Bir Milyon Kalem'i tanıtın desek bunu hangi cümlelerle yaparsınız?"
"Yazmak istiyorsan,"
der "abla", "Bir Milyon Kalem senin için biçilmiş kaftan!.."

8 Temmuz 2009 Çarşamba

13 yaşındaki Mert, düğün çorbası içen "abla"ya gayet mertçe "biz" der, "sizi sosyetik sanıyorduk, hani İstanbullusunuz ya!.."

Havada bir değil, bir leylek sürüsü görmüşe benzeyen "abla", 25 Haziran'da geldiği İstanbul'dan, damadın ortanca kardeşinin düğünü için, 3 Temmuz sabahı kızıyla, ağır sıcak bir gündüz yolculuğuyla Kütahya'ya geçer. Onlar ayak basmadan az önce iri bir dolu salvosu ardından bastıran seri yağmurla yıkanmış mis bozkır kokulu Çinigar'da karşılanır, düğün taşımacılığını sevinçle üstlenmiş damat arkadaşlarından birinin Serçedes (Serçe+Mersedes)i ile, özenle oğlan evine götürülürler.

Her yaştan neşeli kalabalıkla dolu düğün evinde, herkesle sarılıp öpüştükten sonra kına gecesi hazırlığına geçilir, minibüse doluşan kadınlar bu iş için kız evinin tuttuğu salona ulaştırılırlar. Gelenekleri gözlemeye pek meraklı "abla"nın ilk saptaması; uzun güzel yeşil nişan tuvaletiyle gelin ve damat salona birlikte girer, az sayıda erkek katılımıyla oynanan yerel oyunlar ardından meydan, sabırla bekleyen kadınlara kalır. Göbek üzerinde toplanan yanları volanlı, pembe tonlar baskın dantel, bazısı sırma işli kırmızı şalvar ve cepkenli yerel giysili kadınlar, arada gelinin üç kez değiştirdiği geleneksel yabanlık giysileriyle bir çeşit çeyiz yayma sergilenen gece boyunca, ortadaki alanı hiç boş bırakmazlar. Gelinin dördüncü giysisi, kırmızı şalvar ve gömlek üzerine sırmalı kaftan, başlık üzerine yüzü örten altın çizgili kırmızı tül: Yanında salona dönen damatla, genç kızların ellerinde mumlarla kurdukları tünelden geçer, yanyana oturdukları sandalyelerde, ellerine, türküler eşliğinde kına yakılır. Davetlilere de nazar boncuklu altın birer kese içinde kına dağıtılır.

Kına gecesinin bundan ibaret olduğunu düşünen "abla" ve Gürcü geleneğini sürdüren oğlan tarafı yanılmaktadır. Kütahyalı kız tarafının "abla"nın dünürüne önceden bildirdiğine göre, eve dönen oğlan tarafı kadınları bir soluklanır, yeniden -bu defa- kız evine yollanırlar. Gelin, konukları -çeyiz yaymanın devamı olsa gerek- pijamayla karşılar, anasının gözyaşları ve dualar arasında, kaynanasının avucuna koyduğu altınla birlikte yeniden kına yakılır.

Gece 01:00 sularında eve dönen oğlan tarafını bir sürpriz beklemektedir; az bir zaman sonra kız evinin genç kızları ellerindeki tencere, kapak türünden mutfak eşyasını kaşıklarla çalarak, bir şenlik "damat uyandırma"ya gelirler. Apartmanın girişindeki bir komşu evinde yakın zamanda cenaze olmasa patırdı sabaha dek sürecek! Kuru yemiş, meşrubat dolu torbalarla uğurlanan kız tarafı ardından, ertesi günkü düğün için dinlenmeye geçilir.

Gelin alma sırasında gelinin başına atılacak bozuk paralar parıltılı kağıtlarla sarılır, kağıtlı şekerlerle bir torbaya konulur. Ev halkı odalara kurulan sofralarda nefis düğün yemeği ile doyurulur, Artvin'den, Çınarcık'tan, Dumlupınar'dan, Antalya'dan, Gölcük'ten gelen yeni misafirlerle ev katlanarak büyüyen neşe ile dolar taşarken, anneanne ile babaanne nispeten sakin bir köşede huzur içinde kestiririler. Genç kızlar kuaföre gitmişken küçük kızların saçları, erkek kuaförü kuzenleri tarafından beceriyle taranır, çiçekli tokalarla süslenir.

Arada, mutfakta, odalarda, salonda, kına gecesinde yanına oturduğu kadınların zahmetli yaşamlarını derin empatiyle dinleyen "abla", düğün için evden ayrılmadan önce kurulan sofrada, hala ile nefis düğün çorbası içerlerken yanlarına oturan halanın 13 yaşındaki oğlu Mert, gayet mertçe "ya Fatoş Teyze," der, "biz sizi sosyetik sanıyorduk, hani İstanbullusunuz ya!.."

Aynalarına sakız gibi bembeyaz havlular bağlı arabalar ardarda dizilir, oğlan konvoyu gelin almaya yola koyulur. Gelin ile damadı, Germiyan Evleri Sokağı'nda muhteşem güzellikte fotoğraflayan "abla"nın damadı ile gelini profesyonelce boyayan kızı, Serçedes'te kız evine varırlar. Gelin, evinden dularla çıkarken şeker, bozuk paralar saçılır, kapışılır, yeniden arabalara binilir salona gidilir.

"Abla"nın iki Maçahel ziyaretinde tanıyıp bayıldığı, tulumla, akordiyonla seslendirilen harikulâde Gürcü havaları ile birlikte oynanan hareketli danslara ara verildiğinde, kız tarafı erkekleri zeybek benzeri ağır ritmli bir oyunla birbirleri etrafında dönerler. Bunca genç arasında gençliğine dönen "abla"nın yirmi yaş dişi zorlamasa her şey yolunda... Bereket, gençlerin gözlerden uzak bir köşede kokmasın diye çikolata ile içtikleri viskiden haberli "abla"ya damadının, masa altından sağladığı ilk yardımın ilk yudumunu midesine yollayan "abla", ikinci yudumla sızlayan dişini gargara yaparak uyuşturmaya çalışırken dünürünce basılmaz mı? Damadın babasının "eee, Fatoş Hanım, eğleniyor musunuz?" sorusuna cevap olarak önce bir "gulp!" sesi çıkaran, ardından yakalanmanın telâşıyla, bir çırpıda çocukları ele verip kendisini aklayan "abla", dünürünün olgun işbirliği sonucu, sızının da azalmasıyla takı merasimine çakırkeyif ulaşır.

Önce kız tarafı kuyruk olur, ardından oğlan tarafı; takılar, paralar çantalardan çıkıp, gelinin bileğini, damadın göğsünü süsler. Bu törenin sonu değildir, birbirini düğünden düğüne gören akrabalar hızlarını alamamışlar belli ki, takı töreni sonrası bir kısım Kütahya'lı davetli salonu terkederken damat tarafı ortada, bu kez üç ayak oynamakta...

Fotoğraf faslı ardından eve dönülür. Kısa zaman sonra gelin eşikte bir fincan, bir tahta kaşık kırılarak karşılanır, ardından parmakları bala banılır, eli kapı çerçevesine sürülür. Ev yapımı baklava ikramı yapılır, birlikte konuşa söyleşe yenilir. Ardından, gelin damat, yola çıkmadan önce, arkadaşlarıyla eğlenmeye giderler.

Yorgunluğun sessizleştirdiği yaşlılar, çocuklar yataklarına çekilirken, konuklardan bir kaçı alt katta oturan, kendisi bir başka düğüne giderken yataklar serdiği evinin anahtarını bırakan komşu evine inerler.

Bu evlilikle, daha önce birbirlerini hiç tanımayan, İstanbul'dan Antalya'ya, Artvin'den Kuzey Ege'ye pek çok insan, genç çifte yönelttikleri iyi dilekler ve dualarda buluşur, iyi niyet ve sevgiyle akraba olurlar.

29 Haziran 2009 Pazartesi

Yaşamı giderek, yoluna dizili bir dizi irili ufaklı mucizeye dönüşen "abla"nın, dönüşür ve çevresindekileri de dönüştürürken tanık oldukları:

2009 yılı 6. ayı sonuna doğru, incecik hilâlli yıldızı bol serin bir akşam, yazları sitenin girişindeki meydandan kalkan otobüsle İstanbul'a yollanan "abla", Burhaniye'ye varmadan daldığı derin uykudan, mola yerine girerken anons ve ışık saldırısıyla sertçe uyan(dırıl)ır. Gece karanlığında aynı firmanın, birbirinin aynı görünen bir başka otobüsüne binmemek için plakayı ezberler, uyku sersemi birbirine toslayıp tokuşan kalabalıkla yemek sırasına girer. Yayla çorbasında karar kılar, ağzı, saçları beyaz maske ve aşçı külahıyla örtülü bir kadın karavanayı karıştırıp doldurduğu kepçeyi kaseye boşaltır; o da uyku sersemi midir nedir, çorbanın bir kısmı tepsinin içine saçılır. "Abla" hiiiiiç sinirlenmez. Sağlı sollu sandalyelerde, geçişi olanaksız kılarak yayılmış oturanlara hiiiiç kızmaz, bir kâğıt peçeteyle damlamasın diye silmeye çalıştığı tepsisiyle, kendine yol açar, bir masaya oturur. Yayla çorbasında pirinçten çok nane oluşuna hiiiiç öfkelenmez, sakince çorbasını içer. Tuvalete girer, parmağını kapıya sıkıştırır, canı yanar, sırası gelmiştir, tam baldan tatlı öfkeye kapılacakken, tam o anda, o daracık zaman aralığında kendini yakalar; çok değerli karar anını kaçırmaz, ibreyi yeşilde tutar, seçimini sinirlenmemekten yana yapar. Serin geceye çıkar, kilitlenme eğilimli dizlerini çalıştırmak için hızla bir aşağı bir yukarı yürürken, sevgi talebiyle, sevinçle üzerine saldıran koca köpekten hiiiiç korkmaz, onu kendisiyle güreşmeyeceği konusunda ikna etmede bayağı zorlansa da, anonsla otobüsüne yürürken duygularını gözden geçirerek mola dökümü yapar; öfke ve korkuya prim vermeyerek duygusal dengesini koruduğunu saptar, koltuğuna oturup yastığını boynuna yerleştirirken, kendisini bu konudaki çabasından ötürü kutlar ve seçim anı fırsatı için, içtenlikle teşekkür eder.

Feribota binerken "...inerken değerli eşyalarınızı yanınıza alınız..." anonsuyla uykusu kırılan "abla" daha çok, yanda, koridorun öte yanındaki koltuklarda iki küçük kızıyla yolculuk eden kadının telâşıyla ayılır. Yola çıkmadan 6-7 yaşındaki büyük kızına, ayağı dibinde yer yatağı yapan, 3 yaşlarında görüneni yanına yatıran, 20'li yaşlarda, en fazla 45 kilo küçücük kadın panik içinde! "Uyan, otobüsten ineceğiz, sen büyüksün bana yardımcı olmalısın" diyen anneyle, uykudan sıyrılamayan kızın bin zahmetle toparlanmaya çalışmalarını anlamlandıramayan "abla", kendi ağır sorumluluklu çocukluğuyla paralellik kurduğu küçük kıza acıyıp dururken, genç kadının sorusu üzerine mesele aydınlanır: "Ben" der kadın içtenlikle, "ilk kez otobüsle feribota biniyorum, inip otobüs değiştireceğiz sandım."

İstanbul'da kardeşleriyle buluşan "abla"nın küçük kız kardeşinin, ortancanın 50. yaşgünü şerefine düzenlediği kutlamaların birinci ayağı, İKSV, 37. Uluslararası İstanbul Müzik Festivali kapsamında Kraliçeler. Kataloğun "Doğumunun 350. yılında 36 yıllık kısa yaşamına pek çok eser sığdıran İngiliz müziğinin babası Purcell'in ve ölümünün 250. yılında barok müziğin ustası Händel'in eserlerindeki gururlu, gizemli ve âşık kraliçeleri tarih sayfalarından çıkıyor ve bu konserle birlikte müzikseverler için dile geliyor. Verdiği resitaller ve albüm kayıtlarıyla kısa sürede uluslararası basının yakından takip ettiği bir isim olan Christophe Rousset'nin opera tutkusunun bir ürünü olarak 1991 yılında kurduğu topluluğu Les Talens Lyriques ve ünlü soprano Anne Hallenberg ile birlikte tarihin sararmış sayfalarını sizler için çevirecek, iki büyük müzik dehasının kraliçelerini yorumlayacak ve onları yeniden taçlandıracaklar." diye tanıttığı gösteri. Üç ayların ilkinin başlangıcını müjdeleyen azıcık kalınlaşmış hilâl Aya Sofya üzerinde ışıldarken, pahalı parfümlerle tütsülenen sahnedeki güzel kadın, oktavlar arasında rahatça inip çıkarak hacimli güzel sesiyle Aya İrini'nin içini, dışarı taşarak asırlık çınarlar altında mutlu güzel kedilerin süslediği bakımlı saray bahçesini, genişleyip yayılarak doldurur.

Ablalarına her festival ne yapıp edip bir Aya İrini gösterisi armağan eden küçük kız kardeşin kutlama programı, ertesi akşam üzeri Aksanat'ta Şeylerin Şekli adlı oyunla sürer: Cüretkâr yazıları dolayısıyla bağlı olduğu Mormonların dışladığı Neil Labute'ün yazdığı Mehmet Ergen'in çevirip yönettiği oyunu izleyen, bayılan ille de ablalarım görsün deyip, gösterimin uzatıldığını duyar duymaz koşup bilet alan küçük kız kardeş, Esra Bezen Bilgin, Betul Çobanoğlu, Deniz Celiloğlu ve Bartu Küçükçağlayan'ın sergilediği, Afife Jale ödüllü yetkin oyunculukla, üç kata yayılan becerikli sahne düzenlemesiyle, sanat nedir? sorusuna kadın-erkek ilişkileri aracılığıyla yanıt arayan çok güzel oyunu önerdiği için özel teşekküre mazhar olur. "Abla"nın karşılaştığı herkese, bu oyunu mutlaka görmelerini önermesi onun oyunu ne kadar beğendiğinin bir göstergesi sayılsa gerektir.

12 kişilik bir arkadaş grubuyla bir araya gelinen gece, az bir zaman önce varlığından haberdar olunup, sunumu da lezzetleri kadar muhteşem geleneksel Mardin yemeklerinin mide kadar göz de doyurduğu Cercis Murat Konağı. Meraklısının ne olduğunu bildiği, "abla"nın ise keşfetmekten büyük memnuniyet duyduğu, Kilis'ten bu yana, -"abla" 40 yıl önceden sözetmekte...- böylesini yememiştim dediği çiğ köfteye, bayıldığı mezelere, yanısıra kalaylı bakır kasede sunulan ev yapımı Süryani şarabına, Kilis Katmer'ine benzeyen, ondan hiç de aşağı kalmayan tatlısına, en kısa zamanda tekrarlanacak! işareti konur.

Tüm bu yoğun trafik arasında bir ara, Taksim'e ulaşmak üzere, evden, telefonla taksi çağırmaya üşenip yolun başında durdururuz fikriyle çıkan "abla" ile ortanca kız kardeşinin tanık olduğu bir küçük mucize: Saat 15:45, taksilerin nöbet değişimi için duraklarına ulaşmaya çalıştıkları, bu yüzden aynı yöne gitmiyorlarsa müşteri konusunda nazlandıkları zaman dilimi. Yolun karşısında bir taksi ile işaretleşen kardeşler, onun manevra yapıp dönüp gelmesini beklerken yaklaşık yirmi aracın önlerinden geçişine tanık olurlar. Nihayet önlerinde bir taksi durur, yola koyulurken, onun işaretleştikleri taksi olup olmadığını sordukları şoför "abla"ya kendisini tanıdığını, geçen kış onu sapı kırık bavuluyla Peru dönüşü, buraya getirdiğini, yolda Mayalardan, sona ermekte olan Maya Takvimi'nden, Dünyanın yapacağı kuantum sıçramasından... sözettikleri çok hoşuna giden uzun sohbeti unutamadığını anlatır. Adam Fawer'in Olasılıksız'ını bir hamlede okuyup beğenmiş "abla" merak eder, acaba İstanbul'da yola dikilen birinin altı ay önce kendisini bir yerden bir yere götüren taksiye, -taksi şoförü önyargısını parçaladığı için kendisinin de unutmadığı birikimli sürücüye- rastlama olasılığı nedir?

21 Haziran 2009 Pazar

12 yaşındaki "abla"nın, anket defterinin 17. sorusu, "Kıskanç mısınız?", Yanıt: "Asla değilim."

Birmilyonkalem'deki editörlerinden aldığı ...siz yazarlarımızı tanıyıp tanıtmak amacıyla düzenlediğimiz anket sorularını inceleme... davetine uyan "abla", soruları yeterli bulursa da, aklında, 12 yaşındayken -kimbilir nerelerden esinlenerek- düzenlediği ve "örnek cevaplar" diyerek yanıtladığı 40 soru var.

Plastik tabureye çıkan, buzdolabı üzerindeki mutfak dolabını açıp, büyükçe koliyi alan "abla", beyaz plastik deri taklidi kapaklı -dağılmış- hatıra defteri, ilk UFO Kongresi kayıtları, öğrenciliği boyunca aldığı karne ve takdirnameler, 10. Deri Fuarı'nda açtığı el yapımı kart sergisi dosyası, çektikleri kısa filmle ilgili notları barındıran bir başka dosya, güzel baskılı Atatürk portreleri, kırmızı yünlü kumaşa beyaz zincir dikişle annesinin işlediği SB harfli ilkokul sınıf başkanı kolluğu, kenarı dantelli beyaz yaka ve kolalı iken, tepesinde havalanmaya hazır bir çeşit pervane gibi duran kurdelesi, kabakulak olup yattığı günlerde tebeşirden topluiğneyle oyduğu 3-4 adet figürin, çocukken yazdığı şiirlerin basılı olduğu Doğan Kardeş dergilerinin bir kaçı, kızının yatılı okuduğu lise yıllarında kendisine yazdığı, babasının o daha Dünyada değilken "abla"ya yazdığı aşk mektupları, Türk Hafif Müziği şarkı sözlerini barındıran -bu günle kıyaslandığında berbat baskılı, manevî değeri paha biçilmez- fasiküller...

Kırmızı yağlı kağıt kaplı defterin, -her okul sezonu başında kendi defter ve kitapları yanısıra kardeşlerininkileri de kaplayan "abla" bu konunun uzmanıdır- ilk sayfasına ortalayarak çift kalınlıklı, süslü yazıyla Anket Defteri yazan "abla", aynı özeni, alt satıra adını soyadını yazarken de esirgemez. İzleyen üç sayfaya 40 soruyu sıralar, arkalarını boş tuttuğu sayfaların devamında Örnek Cevaplar başlığı altında, sorularını, ilk olarak kendisi yanıtlar.

Yazının devamı, yazım hatalarına dokunulmaksızın, soru ve cevaplar harmanlanarak hazırlanmıştır:

1. Adınız, soyadınız? Fatma Kutlusoy

2. Yaşınız, adresiniz? 12 yaşındayım. Adresimiz: Zekeriya Korkmaz Bulvarı No: 242 Kilis-GAZİANTEP

3. Kaç doğumlusunuz? Hangi tarihte doğdunuz? 1958 doğumluyum. Doğum tarihim 23 Mayıs 1958

4. Hangi burçtansınız? İkizler burcundanım.

5. Romantikmisiniz? yoksa realismi? Realistim.

6. Hangi renkleri seversiniz? Pembe, camgöbeği, yeşil.

7. Gözlerinizin ve saçınızın rengi nedir? Göz ve saç rengim kahverengidir.

8. Sizce sarışın mı yoksa esmer mi câziptir? Esmer.

9. Spordan hoşlanır mısınız, hangi dalda? Evet, yüzme dalında.

10. Yerli ve yabancı artistlerden daha çok hangisinin filmlerini tercih edersiniz? Yabancıların filmlerini tercih ederim.

11. Yerli artistlerden en çok hangilerini seversiniz? Filiz Akın, Cüneyt Arkın.

12. Sevdiğiniz yabancı artistler? Elke Sommer, Alain Delon.

13. Sevdiğiniz yabancı ve yerli şarkıcılar? Yerli şarkıcılardan: Erol Büyükburç, Esin Afşar. Yabancılardan: Tom Jones, Rita Pavone.

14. Hangi yemeği seversiniz? Yemekler arasında seçim yapmam.

15. Hangi tatlıyı seversiniz? Sütlâç müstesna hepsini.

16. En çok sevdiğiniz meyvalar? Şeftali, muz, kayısı vb.

17. Kıskanç mısınız? Asla değilim.

18. Uykuyu sever misiz? Evet.

19. Güzel ve gösterişli giyinme sizin için önemlimidir? Hayır.

20. Bu anketi cevaplarken üzerinizde ne vardı, saat kaçtı? Bir elbisem vardır. Saat 4'e beş var.

21. En çok hangi çiçeği seversiniz? Gül, karanfil, papatya.

22. Çekimser misiniz? Evet.

23. Eğlenceyi sever misiniz? Fazla değil.

24. Şu anda dünyanın neresinde bulunmayı arzularsınız? Japonya'da.

25. Büyüyünce ne olmak istersiniz? Bir doktor veya eczacı.

26. Sevgi denen şeye inanırmısınız? Evet.

27. Hortlak, ruh, hayalet, bu gibi şeyler sizi korkuturmu? Hayır.

28. Ne tip romanları seversiniz, macera, seyahat, aşk vs.? Macera.

29. Dediğinizi yaptırırmısınız? Evet.

30. Aşka inanırmısınız? Evet.

31. Hangi takımı tutarsınız? Fener bahçe.

32. En sevdiğiniz hayvanlar? Kedi, tavşan.

33. Sevgiliniz var mı? Hayır.

34. Sizi seven birinin var olduğuna inanırmısınız? Bilmiyorum.

35. Aşkınız sevgilinize açıkladınızmı? Hayır.

36. Sevgilinizin ismini ya da baş harflerini yazabilirmisiniz? Yok.

37. Sevgilinizle nerede bulunmak istersiniz? Hiçbir yerde.

38. Onu hiç öptünüzmü? Hayır.

39. Hangi aksesuardan hoşlanırsınız? Hiçbirinden. Saat müstesnâ.

40. En çok hangi şarkıları seversiniz? Hafif batı müziğini ve aranjmanları çok severim.

Kırk yıldır her okuyuşunda, satırlar ve satır aralarındaki sâfiyete, gözünden yaşlar gelene dek gülen "abla"nın, kardeşlerine, arkadaşlarına doldurttuğu, 1/3'ü boş anket defterinin son sayfası, bir diğer uzmanlık alanı kız resminin kurşun kalemle yapılmış, müstesna bir örneğiyle süslü.

19 Mayıs 2009 Salı

Dört uçan balona dönüşüp, “abla”yı özgürleştiren dört gülle.

Film festivalini izlerken, akşamlarına serpiştirdiği arkadaş buluşmalarında "abla", aklına takılmış, yıllara yayılmış dört büyük meselenin çözümlendiği bir kaç oturum gerçekleştirir; öyle ki her biri ayak bileğine bağlı birer adet güllenin çözülmesini, ruhunun gözle görülür biçimde hafiflemesini sağlar.

Severek ürettiği el yapımı kartlarını, ego'su Sebastian'ın azmettirmesiyle, herkes görsün, duyduğu sevinci paylaşsın, bir adım daha ileri giderek -mümkünse- hayran olsun talimatları uyarınca, ne yapıp edip sergilemesi gerektiği fikrine kapılan "abla"nın yardımına, özel bir kadın olan moda tasarımcısı arkadaşı koşar ve yaklaşmakta olan deri fuarında -bedelsiz- bir stand ayarlar. Dayısı ile birlikte, oluklu kartonla kaplayıp –kartları astıkları- misinalara bağlı kancalarla döşedikleri standda, Rusya'daki bir mağazanın açılış kokteyli için el yapımı davetiyeler üretmiş "abla"nın, artakalan kürk ve deri parçalarıyla ürettiği yüzü aşkın tebrik kartı sergilenir. 75 adedini daha sonra, Aziz Nesin’in, doğum günü kutlaması için gittiği, Çatalça’daki muhteşem mirası Nesin Vakfı'na bağışladığı deri-kürk el yapımı kartlar, "abla"nın bir başka sevgili arkadaşının Antalya'da açılışına aracılık ettiği düğmeli kart sergisinden sonraki ikinci geniş çaplı projesidir.

Çok mutlu "abla"nın, gönül borcunu ödeyemeyeceğinden emin olduğu moda tasarımcısı arkadaşının işi/yolu bir gün, kuzeniyle çalıştıkları kutu dükkânına düşer. O sırada bir başka müşteriyle ilgilendiğinden kuzeninin devraldığı, -aksilik- çözümlenemeyen iş, "abla"nın borcunun hiç değilse bir kısmını ödemesine olanak vermez. Bir kaç yıldır yüreğinde/ayak bileğinde taşıdığı/sürüdüğü gönül borcu dolayısıyla boynu eğik "abla", aralarında, ihtişamı, bir çocuk masumiyetiyle yalnızca sevgiye programlanmış yüreğinden gelen modacı arkadaşının da olduğu küçük arkadaş grubuyla, Nevizade’de buluşur.

Tek bir bakış!
Yıllar sonra, ödenmeyeceği âşikâr borca dair en ufak bir imâ taşımayan, onun yerine, Çinlilerin en erkeksi sayı dedikleri 23 tarihli bir günde doğmuş “abla”daki erkeğe çocuksu merakla bakan, ölçülemeyecek kadar kısa zaman aralığında o erkeği gören, bunu gördüğünü gizleyemeyen çok saf, çok kadın, çok güzel, “abla”nın ayak bileğindeki güllelerden birini kırmızı renkli uçan balona dönüştüren muhteşem bakış!

İkinci görüşme, “abla”nın bekâretle ilgili bir yargısını, daha çok ortaya koyuş biçimine alındığını, kırgınlığını yıllara yaydığını sandığı çok sevgili eski arkadaşıyla buluşması…. Affedilmeyi beklerken kendi kendini affeden “abla” bir bakar ki, kendisi, kendi kendine yarattığı minik hüzün gölünde debelenir, güllesinin ağırlığıyla dibe batmaya direnirken öteki, annesinin, yetmezmiş gibi anne olma hayâlinin kaybıyla, bu arada işsizlik ve onun maddî sonuçlarıyla başa çıkmaya, başını suyun üzerinde tutmaya çalıştığı bir beş yılı geride bırakmış! İki kadın, yine Nevizade’de, bir başka akşam, neşeli Cuma akşamı uğultusu elverdiğince, dip dibe iki masada çalıştıkları eski güzel günlerdeki derin sevgiyle, uzun uzun konuşurlar; “abla”nın bileğinden bir gülle daha çözülür, yükselir, parlak mavi bir balon olur.

“Abla”nın üçüncü görüşmesi, doğum haritasını çıkaran arkadaşıyla, bir Zencefil akşamı, güzelim sebze yemekleri yanında güzel şarap eşliğinde gerçekleşir. Kendisine, Güney Ay düğümünde görünen Boğa karakterinin tutuculuğunu terk edip, Kuzey Ay düğümünde beliren partnerliğe açık Akrep yanına yönelmesini öneren arkadaşıyla konuşurlarken lâf, doğum haritası detayları arasında zaman kalmayan cinsellik konusuna gelir. Arkadaşı, -bir ihtimâl- “…Akrep, partnerlik…” derken, “abla”nın, katı “sevmediğim adamla sevişemem” ilkesi yüzünden varlığını reddettiği cinselliği konusunu didikler; ola ki esneklik ilhâm etmesi ümidiyle, “Peynir” der, “tek çeşit peynirle de yetinilebilir, ama değişik peynirlerin bir arada olduğu bir tabak peynir?..” Daha çok, çok eşliliğe uyar görünen peynir tabağı örneği üzerine, düşünerek, tane tane, uzun zamandır, peynirin bilinmediği bir gezegende yaşadığını belirten “abla”nın sözlerine karşılık arkadaşı da tane tane, “yani, Sûfîler gibi olmuşsun sen” der, “cinselliğinden sıyrılmışsın…”

Katı, sevmediğim adamla… ilkesiyle, ayak bileğine elleriyle taktığı, bekâret kemerinden zahmetli güllesi yüzünden “abla”, bir zaman kendisiyle “Satılık, az kullanılmış, çalışır durumda, doğurganlığı garantili, takım cinsel organ” ilânı versem mi? diyerek çooook dalga geçmiştir. Fıstık yeşili bir balon olup yükselirken geride gideren eriyen iri baklalı gümüş zincir bırakan parlak kara cinsellik güllesi, arkadaşı “…Sûfîler gibi olmuşsun sen” demese, kim bilir daha ne kadar, nerelere kadar “abla” ile sürüklenecek…

Dördüncü ve şimdilik sonuncu gülle, değersizlik, kendini sevme meseleleriyle bağlantılı, borçların –ille de- ödenmesi gereği, affetme/edilme, en zor sorulardan biri cinsel dürtülerden sıyrılma, belki bir takım beklentilere son verme... konularını taşıdığından, gri gümüşîden çingene pembesi balona dönüşmüşse de, havalanması zaman alacağa benzer.

“Abla”nın gecikmiş anneler günü yazısı: Ağca, Papa’yı vurmuş!

Rahme düşüşünün Mart ayına rastlamasına epey güldükleri, takvim metodu denen doğum kontrol yönteminin defosu ilk bebeğini “abla”, bunun ne olduğunu anlamadan düşürür. O kadar genç ve deneyimsizdirler ki, Cerrahpaşa’da düşük tehdidi teşhisi konup dinlenme önerildikten sonraki akşamüzeri, yakında oturan arkadaşının annesinin yaptığı iğne olmasa “abla”, sabaha kadar gürül gürül kanayacak, belki bu yazıyı yazamayacak!

Üst katta oturan, durumun –ciddiyetinin- farkında ev sahibiyle Almanya’da hemşirelik yapmış eşi, cehalet ile vefat sınırına dayanmış “abla”yı Okmeydanı Acil’e götürürler. Muayene sonucu kürtaja alınan “abla”, uzandığı yerden yanındaki metal masa üzerine yayılı ürkütücü alet edevatı incelerken gelen doktor, eldivenlerini takarken yanındaki teknik ekibe dert yanar, “bir Pazar olsun” der, “hanımla üst üste iki lâf koyamıyoruz, şöööyle güzel uzun bir kahvaltı yapamıyoruz.”

Operasyon sonrası, annesinin kampa aldığı “abla”nın, müşfik yoğun bakımla onarılan bedeni, komşusunun “düşüğün bacağı içinde kalır” diyerek belirttiği gibi, en kısa zamanda yine hamile kalır. İlk maceradan edinilen deneyimle, hafif bir sancı ardından, o yıllarda Nişantaşı’ndaki SSK’ya ait dispansere gidip muayene olan “abla”ya doktor, “kocanı ara,” der kesin bir tonla, “sana geceliğini, diş fırçanı getirsin, sen çık yukarı, yat!”

Bu beklenmedik alıkonmadan hiç hoşlanmasa da “abla”, bir bebek daha yitirmeyi göze alamaz. Öğle ve akşamüstleri, yenmeye çalıştığı bulantıları kışkırtan çok yağlı yemeklerle, gündoğumunda verilen mahmur kahvaltılarla hatırladığı iki hafta geçirdiği dispanserde, yan yataklarda anlatılan nice anne olma/olamama hikâyesine kulak misafiri olur.

“Abla”nın, 1981 Mayıs ortalarında, sıcak bir gün, iyi –sağlık- hâlinden salıverildiği hastaneden çıkıp Osmanbey’e yürürken, gözünün iliştiği gazetelerin tümünde beyaz giysili bir adamla, esmer bir delikanlının fotoğrafı yanı sıra iri puntolarla tek bir haber: Ağca, Papa’yı vurmuş! 20’li yaşlarının ortasında “abla”nın, anneliğinin başında, her an kırılabilir bir şey taşıyor olma sakınımından kaynaklanan hassas ruh haliyle, güneşin altında alıp bebeğiyle paylaştığı ilk haber, yüreğini –bir ihtimâl- bebeğini, daraltan kaygıya dönüşür.

Bebeğin geleceği dünyanın geleceği kaygısının kapladığı yere bakılarak, “abla” için anneliğinin başlangıcını, Aralık sonundaki doğumdan aylarca önceye, Mayıs ayının 13. gününe taşımak çok daha uygun…

22 Nisan 2009 Çarşamba

“Abla”nın tek çocuğu...

Bolu’da, arada çöken bulutun ardında yiten köye giden toprak yolun başındaki SSK Hastanesi’nde doğar: Burnu sivilceli, omuz başları tüylerle kaplı, -olağan- sarılık yüzünden portakal renkli bebek, “abla”nın tek çocuğu…

Babası hakkında fikir sahibi olamadan o gider, annesi bir başka adamla evlenir. Adam, annesinin kalbine giden yolun başında olduğunu düşündüğü çocuğu, -elinden geldiğince- hoş tutmaya çabalar. Çocuk ise, babasının gidişinin nedeni gördüğü adamı sevmeye yanaşmaz, bakar annesinden umut yok, birlikte oturdukları teyzesine “ne olur” der, “babamla sen evlensen…”. Bir yıl boyunca adam uğraşır, “abla” işleri dengede tutmaya çalışır, olmaz; pek de yürüyeceğe benzemeyen evliliğe son vermek isterler. Kreşe giderlerken, “abla” ikinci bir kaybı nasıl karşılayacağını bilemediği kızına, “…evden gidecek” der, kız ikiletmez bile “hiç uğraşma” der, “bırak giderse gitsin!”. “Abla”, bir bakar, gerçekten de uğraşıyor, hem de kimse üzülmesin, herkes mutlu olsun diye öyle çabalıyor ki, yorgunluktan neredeyse düşüp ölecek! Bu sözler kulağında, halâ 20 yıl önce söylendiği andaki olgunluk, kararlılık ve güçle yankılanırken “abla” bunun, kızından aldığı ilk büyük ders olduğunu düşünür.

Bir yandan, …şu, şu ve şu koşulları yerine getirmezse sevilmeyeceği, kaygısıyla büyüdüğünden -başka türlüsünü de bilmeyen- “abla”, anne olarak elinden gelenin en iyisini yaptığı fikriyle sıkışık eğitim planını küçük kıza dayatır. Sonuçta çocuk, okul dışında, hafta sonları bazılarını pek istemediği kurslara, “çıkışta söz, seni McDonalds’a götüreceğim” vaadiyle, sinema, tiyatro, 23 Nisan Çocuk Şenlikleri’ne… fazla direnmeksizin taşınır. “Belki yeteneği vardır” diyen anasının, tiyatro yetiştirme sınavına soktuğu çocuğun, sıra beklerken, yanlarındaki ana-oğlun konuşmasına tanık olup “ben de heyecanlıyım değil mi anne?” dediği, çocukların okuma yazma bilmesi şartı gözlerinden kaçtığından sonuçsuz girişimleri de, hafızalarda yerini korumaktadır.

“Abla” kendi sıkıntılarını çözmeye çalışırken, yanı sıra, sıklıkla doğaya (şehrin göbeğinde olduğundan Yıldız Parkı’na) sürüklenen çocuğun, annesiyle birlikte olduğu sürece keyfi yerindedir. Ne yazık tatiller kısadır, annesine hasret küçük kız, “hastalansam evde kalsam” der, “sen de bana baksan…”.

Kız yalnız büyür; daha ilkokulda, eve kendi anahtarıyla girer, fazla yalnızlık çekmesin diye, önce, hızla üreyen, ardından masanın üzerini kaplayan kavanozlardan dışarı fırlayarak hızla tükenen balık(lar), ardından kedi alınır. “Abla” geç saatlere dek çalışmaktadır, çocuğu kontrol edecek kimse olmadığından kapı önünde oynaması yasaktır. O da, kendisi gibi yasaklı, bir kız, bir oğlan iki çocuklu yan komşuya iltica eder. Eve varıp kızını bulamayan “abla”, bu iş rutine dönünce, rahatsızlık vermeyelim diyerek, “üç çeşit yemek” yemekten memnun çocuğa, yan komşuyu da yasaklar. Dileği, eve gelir gelmez telefonun değil, derslerinin başına oturan bir çocuk ise de, kız, öğretmeninin kırmızı kalemle yazdığı "lütfen defterini, ödevlerini kontrol ediniz" uyarısı üzerine, “abla”nın fark edip dehşete düştüğü bir soru-cevap yöntemi keşfetmiştir: İlk üç soru:……, Cevap: -hep aynı- Bilmiyorum. Dördüncü soru:……, Cevap: Onu da maalesef bilmiyorum.

Telefon, küçük kızın, annesinin evde olmadığı zamanının tümünü kaplar; “abla”nın, beklenmedik erken bir gelişinde, telefonun yanına açtığı defterine yaza çize, arkadaşıyla ders çalıştıklarına şahit olmuşluğu vardır. Bir keresinde, annesine Kızkalesi’nde bir ev hediye etmek niyetiyle 900’lü hatlarla da haşır neşir olan çocuk, “senin çocuğun böyle bir şey yapsaydı ne ceza verirdin?” sorusuna yanıt olarak, “ama çıksaydı ceza vermezdin…” demekle beraber, yaz boyunca, bulaşıkları yıkar.

Babasının ikinci evliliğinden doğan kız kardeşi, çocuktan 8 yaş küçüktür; annesi ve teyzeleri bir araya geldiklerinde, konuşur, söyleşir, gülüşürlerken küçük kız özenir, “keşke” der, “ben de anneannemin karnından doğsaydım…”

Çocukluğunun sonlarına doğru, ortaokul döneminde, bir sıra dayağı sonrası “ben bir fiske bile vurmadan bu yaşa getirdim” deyip okula koşan velilerin tersine “abla”, “hayat boyu haklı haksız pek çok benzer olay yaşayacak, hep yanında olup onu koruyamam, başa çıkmayı öğrensin” de hayata karşı bağışıklığı güçlensin diye, kızına arka çıkmaz.

Bir 23 Nisan arifesinde “abla” bakar; evde çocuğunu, okul çıkışı, fırından yeni çıkmış kek-börek ve çayla karşılayan anne yerine, geçim derdinde gecenin körüne dek, arta kalan zamanda kendisi için bir şeyler yapmaya çalışan, denklemdeki yerini korumaya kararlı bir anne bulan, kayıtsız şartsız, müşfik sevgi yerine, sorumluluklarını yerine getirdikçe sevileceği duygusu/bilgisi ile büyüyen, “abla”nın hayatın anlamını aradığı yolda, annesiyle beraber kırılıp dökülen, parçaları toplayıp, ekleyip, yapıştırıp yola devam eden, “en büyük aşkım!” dediği kızı büyümüş, onca maceradan sonra, ortaya, hiç de fena bir sonuç çıkmamış!

Öyle ki, kim kimi büyütmüş, ayırt etmek artık mümkün değil…