22 Nisan 2009 Çarşamba

“Abla”nın tek çocuğu...

Bolu’da, arada çöken bulutun ardında yiten köye giden toprak yolun başındaki SSK Hastanesi’nde doğar: Burnu sivilceli, omuz başları tüylerle kaplı, -olağan- sarılık yüzünden portakal renkli bebek, “abla”nın tek çocuğu…

Babası hakkında fikir sahibi olamadan o gider, annesi bir başka adamla evlenir. Adam, annesinin kalbine giden yolun başında olduğunu düşündüğü çocuğu, -elinden geldiğince- hoş tutmaya çabalar. Çocuk ise, babasının gidişinin nedeni gördüğü adamı sevmeye yanaşmaz, bakar annesinden umut yok, birlikte oturdukları teyzesine “ne olur” der, “babamla sen evlensen…”. Bir yıl boyunca adam uğraşır, “abla” işleri dengede tutmaya çalışır, olmaz; pek de yürüyeceğe benzemeyen evliliğe son vermek isterler. Kreşe giderlerken, “abla” ikinci bir kaybı nasıl karşılayacağını bilemediği kızına, “…evden gidecek” der, kız ikiletmez bile “hiç uğraşma” der, “bırak giderse gitsin!”. “Abla”, bir bakar, gerçekten de uğraşıyor, hem de kimse üzülmesin, herkes mutlu olsun diye öyle çabalıyor ki, yorgunluktan neredeyse düşüp ölecek! Bu sözler kulağında, halâ 20 yıl önce söylendiği andaki olgunluk, kararlılık ve güçle yankılanırken “abla” bunun, kızından aldığı ilk büyük ders olduğunu düşünür.

Bir yandan, …şu, şu ve şu koşulları yerine getirmezse sevilmeyeceği, kaygısıyla büyüdüğünden -başka türlüsünü de bilmeyen- “abla”, anne olarak elinden gelenin en iyisini yaptığı fikriyle sıkışık eğitim planını küçük kıza dayatır. Sonuçta çocuk, okul dışında, hafta sonları bazılarını pek istemediği kurslara, “çıkışta söz, seni McDonalds’a götüreceğim” vaadiyle, sinema, tiyatro, 23 Nisan Çocuk Şenlikleri’ne… fazla direnmeksizin taşınır. “Belki yeteneği vardır” diyen anasının, tiyatro yetiştirme sınavına soktuğu çocuğun, sıra beklerken, yanlarındaki ana-oğlun konuşmasına tanık olup “ben de heyecanlıyım değil mi anne?” dediği, çocukların okuma yazma bilmesi şartı gözlerinden kaçtığından sonuçsuz girişimleri de, hafızalarda yerini korumaktadır.

“Abla” kendi sıkıntılarını çözmeye çalışırken, yanı sıra, sıklıkla doğaya (şehrin göbeğinde olduğundan Yıldız Parkı’na) sürüklenen çocuğun, annesiyle birlikte olduğu sürece keyfi yerindedir. Ne yazık tatiller kısadır, annesine hasret küçük kız, “hastalansam evde kalsam” der, “sen de bana baksan…”.

Kız yalnız büyür; daha ilkokulda, eve kendi anahtarıyla girer, fazla yalnızlık çekmesin diye, önce, hızla üreyen, ardından masanın üzerini kaplayan kavanozlardan dışarı fırlayarak hızla tükenen balık(lar), ardından kedi alınır. “Abla” geç saatlere dek çalışmaktadır, çocuğu kontrol edecek kimse olmadığından kapı önünde oynaması yasaktır. O da, kendisi gibi yasaklı, bir kız, bir oğlan iki çocuklu yan komşuya iltica eder. Eve varıp kızını bulamayan “abla”, bu iş rutine dönünce, rahatsızlık vermeyelim diyerek, “üç çeşit yemek” yemekten memnun çocuğa, yan komşuyu da yasaklar. Dileği, eve gelir gelmez telefonun değil, derslerinin başına oturan bir çocuk ise de, kız, öğretmeninin kırmızı kalemle yazdığı "lütfen defterini, ödevlerini kontrol ediniz" uyarısı üzerine, “abla”nın fark edip dehşete düştüğü bir soru-cevap yöntemi keşfetmiştir: İlk üç soru:……, Cevap: -hep aynı- Bilmiyorum. Dördüncü soru:……, Cevap: Onu da maalesef bilmiyorum.

Telefon, küçük kızın, annesinin evde olmadığı zamanının tümünü kaplar; “abla”nın, beklenmedik erken bir gelişinde, telefonun yanına açtığı defterine yaza çize, arkadaşıyla ders çalıştıklarına şahit olmuşluğu vardır. Bir keresinde, annesine Kızkalesi’nde bir ev hediye etmek niyetiyle 900’lü hatlarla da haşır neşir olan çocuk, “senin çocuğun böyle bir şey yapsaydı ne ceza verirdin?” sorusuna yanıt olarak, “ama çıksaydı ceza vermezdin…” demekle beraber, yaz boyunca, bulaşıkları yıkar.

Babasının ikinci evliliğinden doğan kız kardeşi, çocuktan 8 yaş küçüktür; annesi ve teyzeleri bir araya geldiklerinde, konuşur, söyleşir, gülüşürlerken küçük kız özenir, “keşke” der, “ben de anneannemin karnından doğsaydım…”

Çocukluğunun sonlarına doğru, ortaokul döneminde, bir sıra dayağı sonrası “ben bir fiske bile vurmadan bu yaşa getirdim” deyip okula koşan velilerin tersine “abla”, “hayat boyu haklı haksız pek çok benzer olay yaşayacak, hep yanında olup onu koruyamam, başa çıkmayı öğrensin” de hayata karşı bağışıklığı güçlensin diye, kızına arka çıkmaz.

Bir 23 Nisan arifesinde “abla” bakar; evde çocuğunu, okul çıkışı, fırından yeni çıkmış kek-börek ve çayla karşılayan anne yerine, geçim derdinde gecenin körüne dek, arta kalan zamanda kendisi için bir şeyler yapmaya çalışan, denklemdeki yerini korumaya kararlı bir anne bulan, kayıtsız şartsız, müşfik sevgi yerine, sorumluluklarını yerine getirdikçe sevileceği duygusu/bilgisi ile büyüyen, “abla”nın hayatın anlamını aradığı yolda, annesiyle beraber kırılıp dökülen, parçaları toplayıp, ekleyip, yapıştırıp yola devam eden, “en büyük aşkım!” dediği kızı büyümüş, onca maceradan sonra, ortaya, hiç de fena bir sonuç çıkmamış!

Öyle ki, kim kimi büyütmüş, ayırt etmek artık mümkün değil…

20 Mart 2009 Cuma

Senbilirsinabla kimdir? Konsomasyon Taburesi, …demek isterdim!, Öte yandan… neyin nesidir?

Her konuda erken olgunlaştığından, karşı cinse yönelik çıkışları sayılmazsa, kendisinden beklendiği gibi, akıllı, uslu, liseyi dereceyle bitirip, ileri görüşlü annesinin yönlendirmesiyle Grafiker olmaya niyetlenen “abla”, ‘70’li yılların ortasında taşradan ayrılır, İstanbul’a gider. Yurt yaşamından o derece acı duyar ki, 21:30’da, son dakikada içeri girip, dolabından aldığı boyalarını, fırçalarını çalışma masasına koymasıyla, suntaya gerdiği kâğıda kapanıp –kendine koyduğu teşhise göre bu, savunma mekanizmasının marifetidir- uykuya dalması bir olur.

Grafik öğrenimini, -‘70’li yılların ikinci yarısı- duraklarda, kahvelerde ortalama günde 20 kişinin vurulduğu günlerde, Beşiktaş’ta Akademi’ye bağlı, kum deposundan bozma binada, kurt başlı yüzüklü-kemer tokalı, sarkık bıyıklı gençlerin okul basma tehdidi altında, hocaların bazıları “10 kişi olunca beni çağırın” diye savsakladığından “abla”nın öğrenme şansı olmadığı perspektif dersindeki gibi yarı dolu yarı boykot sürerken, değerli grafikçilerden öğrendikleriyle, 30 kişilik sınıftan 3 arkadaşıyla dönem yitirmeden tamamlar. Okulun 3. sınıfında staj için başvurduğu, -zamanın en büyüklerinden- reklam ajansında, devam zorunluluğu olmadığından, son sınıfta çalışmaya başlar.

Evlenen, bir kız doğuran, boşanan, yine evlenen, bir kez daha boşanan “abla”nın, kriz bahanesiyle ücretlerin ödenmediği, iflâsların, bir gecede işsiz kalmaların… yaşandığı 10’dan fazla işyerinde, çalıştığı 22 yıl boyunca yanındaki duvarın dibi, tabure, kalorifer peteği, çekmeceli etajerin üzeri hep doludur. “Abla” çalışırken, onun Konsomasyon Taburesi adını verdiği tüneği boş bulan, kız/erkek arkadaşlarından, ailelerinden, para(sızlık)dan dertli, kimi entelektüel olmanın kriterlerini merak eden, hatta gerdek gecesi doğum kontrol yöntemi soran arkadaşları gelip otururlar; “kelin merhemi olsa kendi kafasına sürer” demeyip, babasız bir kız çocuk büyütmeye çalışırken kendi yaşamını dengelemeye çalışan “abla”ya akıl danışıp öğütlerine kulak verir, sen bilirsin abla derler, “sen bilirsin…” Kuzeninin dükkânında, el yapımı tebrik kartları, kutular sattıkları dönemde de “abla”nın Konsomasyon Taburesi hiç boş kalmaz.

Kendisini, “zorunlulukları yerine getirmekten mutlu olduğuna” inandıran ego’su Sebastian’ın kamçısı altında, beklentileri karşılayıp, olmazsa olmaz sevgiyi/sevilmeyi garantilemeye çalışırken, 30’lu yaşlarında, bir şeylerin içine sinmediğini fark eden “abla”; zaman zaman yanlış bir planete doğduğu duygusu yaşamasına neden olan, tanık olup acı duyduğu –düzeltmeye, mümkün değil birkaç ömür yetmez- yanlışlıklara, savaşlara, kıyımlara, işkenceye, tecavüzlere, istismara, kadın, çocuk, hayvanlara yönelik şiddete, uyuşturucuya, sigaraya… kötü olduğu bilinerek sürdürülen kötülüklere katlanabilmek ve iki boşanmanın yıkımı altından kalkabilmek için katıldığı, bir yıl süren grup terapisinde, “içindeki çocuk”, “kendini sevmek” gibi kavramlarla karşılaşır. Bir yandan, varlığından –henüz- habersiz olduğu sağduyusu Basiret Hanım, kulağına “…her şey göründüğü gibi olmak zorunda değil, her şey bundan ibaret değil…” diye fısıldamaktaysa da “abla”nın onu duyabilmesi, dahası dinlemesi için epey zamana ihtiyaç vardır.

2004’ün ikinci ayında, sabahları, karnında çöreklenmiş, gününü zehir etmeye hazır, nedensiz panik, dehşet, telâş ve sınırsız öfkeyle uyanıp yaşamını sürdürmeye çalışır; mükemmeliyetçiliği, kendisine verdiği alçakgönüllülük eğitiminin dozaşımıyla yol açtığı değersizlik duygusu yüzünden yıllar önce ölmüş annesine söylenirken, sevgili bir arkadaşı, bir kendini geliştirme seminerinden söz eder. “Abla”, haftada birkaç saat, birkaç ay süren bu çalışmalar sonunda, yıllardır peşinde olduğu sorunun yanıtını bulur: “Yanlış bulduğun her şeyi değiştirmene imkân yok, kendini, bakış açını değiştirmelisin!”

Böylece yeni bir yol çizer yaşamına: İlk iş, birbirlerine âşık âşık bakıp, kızın çevresinde dolanan boylu boslu, yakışıklı, yüreği sıfatını gölgede bırakacak güzellikteki delikanlıyı incelemeye alır. “Abla”nın şansına, kızının liseden arkadaşı oğlan, tam o ara iş bulur ama işi onu İstanbul’da yaşatacak geliri sağlamaz. İkisinin bunalımda oldukları günlerden bir gün, üçü sofradayken “abla”, “eee” der, “siz evlenin bari…” Basiret Hanım’ın desteği yadsınmaz bu karar, çok doğru bir adımdır; damadın iyi niyetli, sevecen ailesinin de oluruyla, kızın odasındaki tek kişilik karyola yerine, iki kişilik olanı konur, evlenirler. Karı koca evin ekonomi çarkını döndürünceye dek başlarını bekleyen “abla”, bir yıl sonra, annesinden kalma yazlık evi tadilâtla kışlığa çevirip, boncuk, düğme, kâğıt, kumaş, kitap doldurduğu kolileriyle, kentin örselediği ruhunu onarma kararıyla, Kuzey Ege’ye göçer.

Artık bol bol zamanı vardır; kimdir, nereden gelip nereye gitmektedir, içine sığmayan öfke nedendir, ruhun sonsuzluğu nedir, kesintisiz sevinç mutluluk, huzur mümkün müdür?

“Tıp!… tıp!… tıp!…” sesi üzerine, başını, okuduğu Kryon 3. Kitap’tan kaldıran “abla”, sobanın dirseğinden yere sulu zift damladığını görüp alarma geçer. Kendisi drama dahil olsa da olmasa da, hayatın sürdüğünü keşfedip dramın dışında kalmayı seçtiğinden, birkaç yıldır haber dinlemeyip, gazete de okumadığından, ortanca kız kardeşinin, soba tutuştursun diye, üşenmeyip Bursa’dan taşıdığı gazeteleri güzeeeelce ortalığa yayar. O ara, en üste serdiği Cumhuriyet’in Ekonomi Sayfası’nda, onpunto’yu anlatan, blog, blog yazarlığı üzerine bilgi veren bir yazı-haber dikkatini çeker. Sebastian’ın, söyleyecek çok sözü olduğunu söylemesi, Basiret Hanım’ın da yüreklendirmesiyle abla”, küçük kız kardeşinin hediyesi laptop başına geçer, Google’da onpunto’yu arar, bulur ve 21 Mart 2007 tarihli ilk yazısını yazar.

Blog’unun adı “Konsomasyon Taburesi”, kendisi “senbilirsinabla”dır. Başlangıçta rümuzlu cinsinden bir Güzin Abla çeşitlemesi düşündüyse de, ölçemediği okunma ve gerçekleşmeyen katılım yüzünden taburesine, ev yapımı terapi amacıyla kendi tüner; “abla”nın eteğinde dökmesi gereken bir yığın taş vardır. Onpunto kapanana -9 Temmuz 2008- dek, 164 tane Konsomasyon Taburesi yazar. Daha çok günlük havasındaki yazıların, eteğindeki taşları çok da hafifletmediğini görmekte gecikmeyen “abla”, daha cesur, daha içten davranması gerektiğini düşünür.

Sevgiyi yitirmeme adına, yıllarca söylemediği, söyleyemediklerini yazdığı yeni bir blog açar “abla”: “…demek isterdim!”. 50-60 yazıyla, daha çok ego’su Sebastian’a hizmet eder görünen “…demek isterdim!” i, 30 kadar yazıyla, madalyonun üçüncü yüzünü irdelediği, sağduyusu Basiret Hanım’ın desteklediği “Öte yandan…” izler.

Onpunto’nun beklenmedik vefatından sonra, gezi yazılarını senbilirsinablaseyyah, sinema yazılarını senbilirsinablasinefil isimleriyle, –kendi kendine konuştuğu, bağırsa da kimsenin duymadığı, kapısı ve penceresi olmayan odaya benzettiği- bloglarında yayınlarken, araya sora, -kapıları, pencereleri, salonu, mutfağı olan, insanların bir araya geldiği- blogcu, azbuz, binbirfikir, sinemablog’u keşfeder, derken onpunto’dan arkadaşları birmilyonkalem’de toplanırlar.

Senbilirsinabla adıyla yola çıkan, binbirfikir’de Fatma Kutlusoy adıyla tanınan “abla”, okunulurluk sıralamasında nerede olduğunu bilmez. Şöyle düşünür; her zaman izlediği rotada, aklı-gönlü ne sormuş, yaşamı boyunca ne bilmek istemişse, zaman içinde er geç, mutlaka yanıtı bulmuştur; bu açıdan baktığında içi rahattır, ihtiyacı olan der, “ya Konsomasyon Taburesi’nde, olmadı, …demek isterdim!de, ya da Öte yandan…da, belki de diğer yazılardan birinde, kendisine gerekeni mutlaka bulacaktır…”

11 Mart 2009 Çarşamba

“Abla”nın doğum haritası: Keşifler, sırlar, öğütler…

Gece 23:35 Ayvalık otobüsüyle, evine dönmek üzere yola çıkacak “abla”nın, İstanbul’daki son gününde, Levent Metro çıkışından alınıp, aynı özenle taaaa evine dek bırakıldığı bu önemli buluşmanın temeli, aylar önce Volga gezisi sırasında, gruptan bir başka arkadaşın doğum haritası üzerinde konuşulurken kulağına ulaşan, hayret, hayranlık, teslimiyet taşıyan nîdasıyla atılır.

Annesi, sağlığında, sabah saatleri… türünden belirsiz bilgi verdiği için yükselen burcunu bilmeyen “abla”nın, talebi üzerine, doğum haritasını hazırlayan, birkaç gün önceden randevu veren ve bu konuda söyleyecekleri için, sessiz mekân arayışına giren arkadaşı, sonunda en uygun yer olarak ofisinde karar kılar.

Kız kardeşlerinin ODTÜ’den tanışı arkadaşı, önce Ekonomi’yi bitirir, ardından İstanbul’da Finans ve “abla”nın kendisi için kurduğu hayalleri gerçekleştirerek Uygulamalı Psikoloji okur. Şirket ve bankada üst düzey yöneticilik yapar, Astroloji kursları alır. Okumak, öğrenmek için gelmişe benzediği yaşamının arta kalan zamanında aile-çift terapisi/psikanaliz/bilişsel terapi/yönetici koçluğu-mentor’luk, arada çok azıcık kalmış özel yaşamından fedakârlık ederek beş kedi babası çalışkan adam üşenmez, arkadaşlarının doğum haritalarını oluşturur.

2.5-3 saatlik konuşma için, salonda, ilkokulun ilk sınıfında, sıraların, küme çalışması için düzenlenişi gibi, yüz yüze bakılacak şekilde yerleştirilmiş masaların bir kıyısına yerleşen “abla”, not tutmak için defterini çıkarır. Arkadaşının ayrıntılı, özenli, titiz çalışmasını ortaya sermeden önce çalıştırdığı küçük ses kayıt gerecinin amacı, konuşmanın, daha sonra tekrar dinlenebilmesi…

Okuduğu Sufizm ve Psikoloji isimli kitapta rastladığı “…her birinize birer not düştük…” ibaresinin yükselen burçla ilgili olabileceğini söyleyerek çalışmayı başlatan arkadaşı, “abla”nın bu çalışmayla ilgili beklentisini bilmek ister. “Sınırlarını her zaman merak ettiğini, anlatacaklarından öğrenecekleriyle bu koyundan birkaç post çıkarabileceğini” belirten “abla”, arkadaşına çalışmanın bir laboratuar olduğunu söyler, bunu makale haline getirmesi konusunda yetki verir.

“Burcun İkizler, yükselen burcun Yengeç…”
“Aaaaa, çok ilginç!”
der “abla”, kendisini hiç de “Yengeç” sanmadığından, şaşkınlığı sürerken, arkadaşının eline verdiği, anlamadığı renkli küçük sembollerin yayıldığı doğum haritasını inceler. “Muhtelif konulara ilgi duyuyorsun, öncü karakterinle olayları başlatıcı, yerleştirici, düzelticisin; duygu dolusun, dürtüsellikle yeni fikirlere yöneliyorsun, sistematik düşünceye uzaksın, bir örnek vermek gerekirse bu, yanardağdan fışkıran lâva benzetilebilir, akıcı ve yakıcı… Gölge yanı kendi duygunu tam yakalayamadan, anlayamadan başka bir konuya geçmen… Ben bunu biliyorum diyebilirsin, leb demeden leblebi gibi; önyargılı dinleme sağlıklı öğrenmeyi engelleyecektir." “Abla” bunu hep yaşadığını, geçişi kendisinin bile ayırt edemediğini belirtir. “Acele ve sinirli bir konuşma tarzına sahipsin, duygusal aşırılıklar yaşayabilirsin, ağlarken gülmek ya da tam tersi…”

“Kendini bütünleme alanın grup çalışmaları, burada ego sorun çıkarabilir, gölge yana kayıp seni onaylayan kişileri seçebilirsin, onlara bağımlı olabilirsin ve onları da kendine bağımlı hale getirebilirsin. Dünyaya annelik etme eğilimi gösterebilirsin…” derken “abla”, arkadaşının sözünü keser, “Senbilirsinabla!” der, “Kendime Senbilirsinabla demişim, daha ne olsun?!” Aklında, kızının “beni boğuyorsun anne!” feryadı ile kız kardeşlerinin, “Fatoş’un sultası” dediği anaçlık manzaraları… “Birkaç yakın arkadaşımla, ergenlik krizi yaşadık” diye anlatan “abla”, “ilk gençlikte ana babaya nasıl baş kaldırılır, aynen öyle oldu, yaşamlarını yakından izlediğim, düzenli sevgi dozu aldığım arkadaşlarım, bir zaman geldi, programlara uymadılar, aksaklıklar yarattılar ve sonuçta benden uzaklaştılar” diyerek madalyonun öteki yüzünü çevirir; “…şu da var, sevgi ihtiyacıyla yarattığım/yapıştığım bu bağımlılık içinde, gelişmeme engel olurlar kaygısıyla, bir zaman sonra, belki de, ben onları silkeleyecektim.”

“Yengeç besler, büyütür, kendini de besleyip büyütebilmesi için kabuğunu atması gerekir… Kabuk bir anlamda duygusal güvence arama…” Bu, “abla”ya bir arkadaşından gelen “Yanında daima bir sevgilisi olsun ister” diyen, karakter/burç tahlili konulu mesajı hatırlatır. “…Sevme gücün fazla, başkalarının duygularını emiyorsun…” “Kraldan çok kralcı olmak gibi mi, aşırı empati yani…” diye sorar “abla”; “Başkalarıyla bu derece özdeşleşir ve sen o olursan, bu sefer sen neredesin? Bu gibi durumlarda aklında tutman gereken sözcük feda-kâr, neyi feda ettiğini…” “Ama, bir dakika...” diye arkadaşının sözünü keser “abla”, “…burada niye ama diyorum, savunma mı yapıyorum?” Fedakârlık sözcüğünün aklına ilk getirdiği, temel konularından, kendisinden beklenen anneliği sergilemediğini düşündüğü annelik meselesi! Evet, bu bir savunma: “Ben, bildiğimiz anlamda anne değilim, bizim ilişkimizde, o kadar da fedakâr annelik yok, bir anne çocuğunu bırakıp uzak bir yere yerleşmez. Kahvaltı ettiniz mi, sırtınıza havlu sokun, şunu yapın, böyle edin... yakın markajı ile, en çok bir alt sokağa taşınır. Çocuğum beni arar, ben onu aramam; geçenlerde bir operasyonla yirmi yaş dişini aldırmış, bedeni çok düşkünken işe gitmiş, kendini kötü hissetmiş beni aradı, yalnızca ah, canıııııım demeni istiyorum anne, diyen çocuğa, ben, sorumluluk duygusuyla, 600 km. öteden ne yapabilirim, dedim. Görünüşe göre, benim, anneden çok, kızımın en yakın arkadaşı olmak istememin temelinde, Yengeç’liğimden gelen anaçlığa kaptırırsam, kendimi geliştirme fırsatımı yitirebilirim, korkusu var” Arkadaşının, Yengeç’liğin gölge yanı diye adlandırdığı saptama, “abla”ya, Yengeç Burcu ferdi olan ortanca kız kardeşinin “anne olmamayı seçmesi”ni hatırlatır. Üretken bir akademisyen olup, sınıflar dolusu çocuklar eğitsinler diye, öğretmenler yetiştiren kız kardeş bunu, çok net biçimde, “anne olsaydım, sadece –o çocuğa- anne olurdum” diye ifade eder.

“Geçmişten getirdiğin özelliklerini gösteren Güney Ay Düğümü Boğa’da; yani mülkiyetçilik, toplama, stoklama, inatçılık, para ile ilişkin…” “Abla” düşünür ve yanıtlar: “Para beni ifade etmez ama şu var, bana verilen bir şeyi hak edip etmediğimi düşünürüm, giderek geride bıraktığım bir bakış açısı ama, emeğime fiyat biçerken zorlanırım; bu durumda para, aslında benim değerim, öyle mi? Maddi değeri olan değil kendimce güzel şeyleri, düğmeler, boncuklar, değerlendirebileceğimi düşündüğüm şeyleri biriktiririm, mülkiyetçilik sayılırsa… Ailede dik kafalı, fikri sabit diye anılsam da, kendimi inatçı değil, azimli bulurum. Demek bunlar Boğa tarafımdan… Zoru seçmede ısrar? Buna inatçılık denirse evet… Böylece eylemimin daha değerli olduğunu, sonuçta iki kat puan kazanacağımı düşünürüm.”

“Abla” örnek olarak Kryon Kitapları’nın birinde rastladığı Wo meselini anlatır: “Cinsiyeti belli olmayan Wo, bir gün bilge bir kişi olmaya karar verir, birkaç yıllık süreçte –ki meselde bu süreç, Wo’nun yokuş yukarı, taşlara, dikenlere takılıp bin zahmetle tırmandığı bir tepe olarak sembolize edilmiştir-, kurslara katılır, bununla ilgili tüm kitapları okur, ses, tütsü, renkler eşliğinde meditasyon, yoga yapar, kristaller, taşlar edinir. Sonunda tepeye ulaşır, çok mutludur, ben artık bilge bir kişiyim diye sevinirken, birden kulağına tepenin öteki yamacından bir takım neşeli konuşmalar, gülüşmeler gelir; gider bakar ki, ne görsün? Bir asansör, yamacın dibinden yukarı insanlar taşımakta! Çok kızar ve Tanrı’ya seslenir; Beni niye kandırdın, bunca uğraştım, çabaladım, bana niye bir asansör olduğunu söylemedin? Tanrı Wo’yu yanıtlar; sen bana bir asansör olup olmadığını sormadın ki! İşte,” der “abla”, “aynen böyle, bu Wo, benim! Ne kadar çabalar, yorulursan elde ettiğin şey o kadar değerli olur diyen temel bir inancım var.” “Peki, kolay bir yol varsa da aynı şekilde mi davranırsın?” sorusunu “Evet, üstelik fazlası var, kolayı seçenleri kınarım” diye yanıtlar. Arkadaşının “Zorluklara indeksli bakış açısını değiştirene dek aynı durumlarla, tekrar tekrar karşılaşacaksın” sözleri, “abla”ya, bu ısrarından kurtuluncaya kadar defalarca reenkarne olup aynı durumu pek çok kez deneyimlemesi gerekeceğini düşündürür, dehşete düşürür.

“Bu yaşamında gerçekleştirmen, dönüştürmen gerekenler ise, yani Kuzey Ay Düğümü, Akrep’te. Yardım istemeye açık olmak; bu, bende yok demektir ki…” derken arkadaşının sözünü kesip “Senbilirsinabla’ya yakışmaz” diyerek dalga geçer “abla”, “onda her şeyin fazlası var, ki dağıtmakta, nasıl isteyebilir?” Arkadaşı sabırla sürdürür; “Boğa yanın eski, sabit yolda tutmaya çalışacak seni ama, sen partnerliğe ve değişime açık olmalısın.” Biriyle "birlikte büyüme”nin ne değerli bir deneyim olduğunu bilir “abla”, bir yandan da “değişimimi sağlayacak şeyleri, ben ancak özgür olursam -kendi başıma- gerçekleştirebilirim” diye düşünerek kendi ayağına dolanır; asansörle çıkmayı, dahası, asansörün varlığını reddeder. O arada, güçlü olduğunu iddia edip partnerliği reddederken birden fark eder, “güçlü olan, partnerlikte de varolmaya devam eder, yok olacağımı düşünüyorsam” der “demek ki, sandığım kadar güçlü değilim.”

Arkadaşının Kuzey Ay Düğümü’nde gördüğü ve “abla”ya önerdiği, “sahip olmadan sevmek” konusunu, -Ptaah, Pleiades Mesajları’nda okuduğu ilk zamanlardan beri- ne zaman duysa, “…yumurtasız omlet yani!..” diye söylenmekle birlikte, bu kez, ses kaydını dinlerken fark eder ki, ya başı bağlı, ya da arada uzak mesafelerin olduğu, olmayacak kişilere sevdalanarak çözmüş; yani zaten, yıllardır sahip olmadan sevmekte!

“Baba, felsefesi olan, dengelemeye çalışırken, anne toplumda daha ön planda, kendi hedefleri peşinde giden karakterler… Babanı yok saymış, çatışmış olabilirsin.” “Abla”nın çok isabetli bulduğu teşhisler üzerine, altın öğütler: “Günlük yaşamda düzenlemeleri, iyimserlik, hoşgörü ve kendine yönelik şefkatle yap, sorumluluklarını abartma, kendini daha az yargıla, kendi deneyimine güven. Ve dönüşüme açık olmalısın.” “Abla”, doğum tarihi 23 Mayıs 1958’de tekrarlanıp duran 5 sayısının, (2+3=5, 5. ay, 1+9+5+8=5), mistik anlamda, değişim, dönüşüm anlamına geldiğini söyler ve ekler “yeryüzündeki işimin bundan ibaret olduğunu baştan beri, bilmek değilse de, hep sezdim…”

“Sen Dünya’ya gelişinde, aslında kendi yolunda giden birisisin. Küllerinden doğan Phoenix gibi, kendi iç dünyandaki gelişmelerle büyümektesin…”
Bu fikir “abla”nın kulağına pek hoş gelir, Rehberim kendimim yani” der “öyle mi?”

“Yabancı kültürlerle karşılaştığında –taşra, Burhaniye gibi- kavga etmektense, su gibi akışa uyuyorsun. İlişki kurma biçimin direkt diyen arkadaşı, “abla”nın, sevgiliye “sevginin bilgisi”ni vermekte direkt davrandığını, geliştirmekten ise geri durduğunu, -küçük bir soruşturmayla- ortaya çıkarır; “hayâl kırıklığı yaşamak istemiyorum” der “abla”… İlişkiyi bir statü olarak mı gördüğü sorusunu ise “ileride bilmemkimin annesi sıfatıyla anılmayı istemediğim için anneliği reddettim; annem kadar mükemmel anne olamayacağım takıntısı, Yengeç’likten gelen anaçlığa kaptırma kaygısı, üzerine statü korkusu eklenince, zavallı çocuğum, resmen öksüz büyümüş!” diyerek yanıtlar.

Muhteşem keşif yolculuğunun bitimine doğru, “Güneş tutulmalarının bir yıl, Ay tutulmalarının ise 6 ay kadar etkisini sürdürüp bizi etkilediğini…” belirten arkadaşı, en son, “abla”nın artık nedenini, -geçmişten getirdiği Boğa yanıyla dönüşmesi gerekli Akrep tarafı arasında kalmaktan doğan- bildiği, yüreğinde bir üçgenin dar açısına doğru sürüklendiği hissiyle yaşadığı, Ekim 2008’de başlayıp Ağustos 2009’da sona erecek görünen, Kardeşler Evi’ndeki kıstırılmışlık duygusundan söz eder.

31 Aralık 2008 Çarşamba

Her yeni başlangıç için, bir bitiş ve onu hazmetmiş biri olması gerektiğini bilen "abla", yeni yıl eşiğinde, bu formüldeki yerini irdeler.

Her yeni başlangıç için, az öncesinde bir bitiş ve onu tevekkülle karşılayıp hazmetmiş biri olması gerektiğini bilen "abla", yeni yıl eşiğinde, bu formüldeki yerini irdeler.

Bir yıl öncesine göre, yüreğinde epey yer kaplayan öfke ufalmış, bıraktığı boşluğa, karışım oranını kestiremediği miktarlarda sevgi, hoşgörü, sevinç ve neşe dolmuş. Bağımsızlığına tutkun doğası gereği, gerçek bir "Issız Kadın" olup biriyle sevginin, olasılığını dahi ışık hızıyla tepebilen, kendisini "Kel Rapunzel" şeklinde tanımlayan "abla"nın yüreği, "çok şükür!", önceki yeni yıl eşiklerinde olduğu kadar acı dolu değil. Pişmanlıklar, "keşke!"ler, "şimdiki aklım olsaydı..."lar, kirli izleri belli belirsiz seçilse de, silinmiş. Yaşamı kontrol edebileceğini sanarak "aman tedbirimi alayım da bir yerlerde çuvallamayayım" diyerek, olası felaket listeleri yapmalar geride kalmış. Ego'su Sebastian'ın oyuncağı ateş topu "abla" gitmiş, Basiret Hanım rehberliğinde sakin "abla"; gönülden inanarak, "her iş olacağına varır", "herşeyde bir hayır var", "kısmet" demelere başlamış.

Koordinatlarını beğenen "abla" pek beğendiği düstur edindiği Rudyard Kipling şiiri IF/EĞER'i yeni yılda da arada bir içinden okumaya devam edecek:
EĞER

Bütün etrafındakiler panik içine düştüğü

Ve bunun sebebini senden bildikleri zaman,

Eğer başını dik tutabilir ve sağduyunu kaybetmezsen,

Eğer sana kimse güvenmezken, sen kendine güvenir

Ve onların güvenmemesini de haklı görebilirsen,

Eğer beklemesinin bilir ve beklemekten de yorulmazsan,

Veya hakkında yalan söylenirse sen yalanla iş görmezsen,

Ya da senden nefret edilir de kendini nefrete kaptırmazsan,

Bütün bunlarla beraber ne çok iyi, ne de çok akıllı görünmezsen,

Eğer hayal edebilir de hayallerinin esiri olmazsan,

Eğer düşünebilip de düşüncelerini amaç edinebilirsen,

Eğer zafer ve yenilgi ile karşılaşır

Ve bu iki hokkabaza aynı şekilde davranabilirsen,

Eğer ağzından çıkan bir gerçeğin bazı alçaklar tarafından,

Ahmaklara tuzak kurmak için eğilip bükülmesine katlanabilirsen;

Ya da ömrünü verdiğin şeylerin bir gün başına yıkıldığını görür

Ve eğrilmiş yıpranmış aletlerle onları yeniden yapabilirsen;

Eğer bütün kazancını bir yığın yapabilir

Ve bir yazı tura oyununda hepsini tehlikeye atabilirsen,

Ve kaybedip yeniden başlayabilir

Ve kaybın hakkında bir kelimecik olsun bir şey söylemezsen ;

Eğer kalp, sinir ve kaslarını eskidikten çok sonra bile işine yaramaya zorlayabilirsen,

Ve kendinde "dayan " diyen bir iradeden başka bir güç kalmadığı zaman

Dayanabilirsen

Eğer kalabalıklarda konuşup onurunu koruyabilirsen,

Ya da krallarla gezip karakterini kaybetmezsen,

Eğer ne düşmanların, ne de sevgili dostların seni incitemezse,

Eğer aşırıya kaçmadan tüm insanları sevebilirsen,

Eğer bir daha dönmeyecek olan dakikayı,

Altmış saniyede koşarak doldurabilirsen,

Yeryüzü ve üstündekiler senindir.

Ve dahası, sen bir İNSAN olursun oğlum


Rudyard Kipling

29 Aralık 2008 Pazartesi

"Abla", siteni nasıl ünlü yaptın?" diye soran mesajla, hafiften şüphelenmeye başlar.

İstanbul'a ayak bastığının ertesi günü, kendisi gibi film izlemek için emekli olmuşa benzeyen bir arkadaşından 11. Sinema-Tarih Buluşması'nın haberini alan "abla", 30 filmin gösterildiği 3 salonda, festival teması Mülteciler yüzünden olsa gerek, pek hüzünlü 12 film izler. İzlediği filmlerle ilgili izlenimlerini, orada burada "günü gününe yayımlayayım" derdiyle, bloglar arası koştururken, girdiği azbuz'da bir tuhaflık sezer: Son zamanlarda, haftada ortalama 20-30 kişinin girdiği blogunda bir çeşit trafik sıkışıklığı hüküm sürmekte!

Aklı sinema yazılarında "abla", fırlayan reytinge bir anlam veremezken, haftanın sitesi rozetini de üzerine alınmaz ve azbuz'un tümüyle ilgili olabileceği türünden bir açıklama yapar kendi kendine...

Derken, bir kardeşinden gelen, "abla, siteni nasıl ünlü yaptın?" diye soran mesajla, hafiften şüphelenmeye başlar.

Haftanın yarısından sonra "haftanın sitesi" seçilmişsiniz, tebrikler" diyen mesajla -nihayet- uyanan "abla", bir tane daha "nasıl ünlü yaptın siteni, bana da yazar mısın?" sorusu üzerine, araştırmaya girişir.

Önce, pat! diye kendi sitesine girdiğinden başsayfadan habersiz "abla", sanal bir yolculukla, araya sora başsayfayı bulur. Orada kendisinden sözeden kutucuğun içini evet, itiraf etmeli ki, göğsü kabararak okur, sağını solunu incelerken haftanın sitesi seçilme kriterleri başlığını yakalar, onu da bir güzel okur.

Gelen mesajlara teşekkür yanıtları yollarken, sitesini nasıl ünlü ettiğiyle ilgili öğrendiklerini, bunu merak eden kardeşlerine birkaç satırla aktarır. Bir hafta öncesinde, sadece 28 kişinin uğradığı sitenin, rozetli haline, 686 kişi uğramış; "gel de reklamın gücüne inanma!" diyen "abla"ya bu macera, yaşları 19 ile 48 arasında birkaç arkadaş, bir köy, kendisine "slm, mrb..." diye mesaj yollayan 13 yaşında bir genç kızın ilgisini kazandırır.

19 Aralık 2008 Cuma

"Abla"nın aklındaki ilk düşünce "artık zayıf bir yanım var!"

18 Aralık 1981, günlerden Cuma, saat 23:30; sarışın, yakışıklı aktörün başını çektiği basketbol dizisi Beyaz Gölge yeni bitmiş. Yatağına uzanırken, irileşen karnını, sağa sola devrilip canını yakmasın diye yastıkla destekleyen "abla" uykuya varmada zorlanır. Belki bir 15 dakika sonra bir ıslaklıkla uyanır, panik içinde, doğum için kendisini annesinin mesai arkadaşı hazine avukatı bey ile eşi noter hanımın arabasıyla hep beraber şarkılar türküler eşliğinde Bolu'ya getiren anne-babasına seslenerek alarma geçirir. Yüreği ağzında küt! küt! atarken, annesinin dualar mırıldanarak kafasına tas tas döktüğü ılık sularla yaptığı banyo ardından babasının çağırdığı arabayla caddenin başında ışıkları görünen SSK Hastanesi'ne kırılacak eşya özeniyle götürülen "abla" dizleri titreyerek içeri girer.

Teknik olarak doğum başlamışsa da gerekli, nitelikli sancı yok! Serum bağlanan "abla" uygun sancı aralığını beklerken, kaymış tülbenti altında kumral saçları şakaklarına yapışmış çok genç incecik bir kız, beyaz fayans tezgahın kenarına dayanır, kedi yavrusu sesiyle inleyip sancılanır, "abla"nın aralığı henüz çok geniş iki sancısı arasında, "büyüğe hiç saygı yok, ben daha önce gelmiştim" diye dalga geçebildiği aralıkta, doğurduğu oğulcuğunu alır, gider. Gece "abla"nın iki ebeyle yaptığı, sıklaşmakta nazlanan sancıların bağırtısıyla böldüğü sohbetle sürer. Kadın erkek ilişkileri üzerine kırsal hüzün ve boyun eğmişlik taşıyan konuşmalardan biri bir feryatla kesildiğinde kadınlardan biri sorar: "Böyle canın yanacağını bileydin kocanla yatar mıydın?" Cinsel hazza yönelik olduğunu düşündüğü, -belli belirsiz- intikam sevinci kokusunu alan "abla" yanıtlar: "Niye yatmamayım, ama daha sıkı doğum kontrolu yapardım".

Yaşamını 57 yaşında sona erdirecek sigaralardan, paketteki son dört tanesini, dışarıdan "abla"nın çığlıklarını dinleyerek içen annesi ve kimbilir nerede sakin görünmeye çalışarak dolanan babası için bu, ilk torun sahibi olma deneyimi!

Bir iğne ile sancı kalitesini artırma çabaları da pek işe yaramaz; süt verme komutunu beyne taşıyan hormonun sağlıklı salgılanabilmesi için normal doğum yapma konusunda ısrarlı "abla", bu kararını sorgulamaya başlamışken, doktorun işin uzamasının risklerini ortaya koyması üzerine kaburgaların altındaki rahat köşeciğini terketmeye niyetli görünmeyen bebeğe karşı bir seri eylem planı uygulamaya konur. "Abla"ya ıkın! emri veren iki ebe, sağlı sollu dirseklerinden kıvırdıkları kollarıyla karnındaki tümseği bastırarak aşağı kaydırmaya çalışırlar. Bir yandan ıkınan "abla", diğer yandan da doğumdan sonra günlerce üzerinden kamyon geçmişcesine sızlayan kaburgaları elverdiğince, derin soluklar almaya çalışır.

Böylece, Beyaz Gölge bittikten yaklaşık sekiz saat sonra, bedeninden ayırdıkları ıslak, kaygan, henüz soluk almayan başaşağı bebeği görüp "aaaa! kız!" diyen "abla", sesindeki mutluluğu farketmeyen ebeler tarafından "o da evlat, bak her şeyi sağlam, yerli yerinde" denilerek teselli edilir.

Temizlenen, bir soluk armağan edilen bebekle oturtulduğu tekerlekli sandalyede odasına götürülüp, yatağına yerleştirilen "abla"nın aklındaki ilk düşünce "artık zayıf bir yanım var!"

Anneanne ve büyükbabadan sonra bebeği ilk görenler, ODTÜ'de Ekonomi okuyup hafta sonu için Bolu'ya gelen küçük kız kardeş ile, geride doktor annesini, ablasını bırakıp Humeyni rejiminden kaçan İranlı, kara kaşlı kara gözlü kara saçlı güzel kız, yurt arkadaşı... Omuz başları tüylü, yüzü çizgi kahraman Mr. Magoo'yu andıran bebek, İstanbul'dan gelen babasıyla akşama doğru tanışır.

Ve "abla", bayıldığı ama bir sonrası olduğundan emin olamadığı için doğuma dayandırdığı yaşam planlarını, bu kez sağ ve sağlıklı bir kız çocuğu annesi olduğu bilinciyle yavaş yavaş yeniden yapmaya başlar.

2 Aralık 2008 Salı

11 çeviri ve telif eser içindeki tek kadın yazar, ailede sabrı, titizliği, kılı dört yüz yarmasıyla tanınan, ortanca kız kardeş!

Kedilerine kraker ve bir kap da süt koyan "abla" sırt çantasını yüklenip çıktığında, 8:00 servisine fazla zaman yoktur. Sert poyrazdan korunmak için iki durak geriye yürür, deli incirin altındaki, güneş sarısı koca kuru yaprakların dibine yığıldığı banka yerleşecekken gelen servise, usta, bahçıvan ve ev işlerine gelen hanımlar karmasına "günaydın" diyerek biner. Karaağaç pazarı için saat erken; bilge şoför Halil Ağabey'i, arkasındaki sıradan "kız kardeşim yazdığı bir ders kitabıyla ödül aldı, törene gidiyorum, Ankara'ya…" diyerek aydınlatıp Burhaniye Garajı'nda inerken "kim güzel çorba yapar sen bilirsin, nereye gideyim?" diyerek adres alan "abla", bol sirkeli az sarımsaklı paça'sını içer, otobüsün hareket saatine dek, kasabanın sakin sokaklarında dolanır.

10 saat sürecek yol, uzun; "abla" tek kişilik koltuğa yerleşir kulaklığını klâsik müziğe ayarlar, güneş depolamış ışık kurusu yapraklı ağaçlara hayran, molalarda ayazı hatırlayarak karanlıkta, en son ne zaman geldiğini çıkaramadığı Ankara'ya ulaşır.

Kız kardeşi yaşamını Bursa'ya kaydırdığından kombi küsmüş: Kardeşle, parkın ötesinde oturan yakın komşusu arkadaşı, onun acil yardımı ısıtaç ayakları dibinde, "abla"yı karşılarlar. Girişte oturan Rize, Güneyce'li teyzenin, gece 22:00 sularında, demlenmiş çay, karalahana sarma, bal, yağ, "kepeğini eletmediği kara un"dan yaptığı ekmekle tepeleme doldurduğu koca tepsiyle çıkagelip coşturduğu sohbet, kendine özgü güzelim Karadenizli lehçesiyle anlattığı hikâyeleriyle sürer.

Ertesi sabah, İstanbul'dan bir gece önce yola çıkıp kadroyu tamamlayan en küçük kız kardeşe, saat 9:00'da arkadaşların eklenmesiyle oluşan mini kortejin burnuna "yanık kahve etek ceket altına hangisi daha uygun?" karar veremediği yarım düzine çorabı, dayayan ortanca kız kardeş, jüri üyeliği, sempozyum, seminer, sunum… türü etkinliklerde tavan yapan heyecanını ise birkaç gün önceden başladığı, Passiflora içerek yatıştırmayı dener.

TÜBA Ödülleri'nin verileceği, Dışkapı'daki sonbahar güzeli Ziraat Fakültesi Dekanlık bahçesinde, izleyen dakikalar boyunca öncesi ve sonrasıyla töreni fotoğraflayan fedakâr kuzenle buluşulur, yüksek tavanlı, balkonlu salona geçilir. Yaklaşık iki saat süren törende, TÜBA Başkanı Prof. Dr. Yücel Kanpolat, "abla"nın pek beğenerek not aldığı, Galileo'nun yaşadığı dönemde kilisenin bilim karşıtı tavrını örneklemek üzere söylenmiş "üç doktorun olduğu yerde iki ateist mutlaka vardır", Kraliyet Akademisi girişindeki "kimsenin sözüne güvenme kendin araştır", bir Akademi amblemindeki çelengin ortasında yer alan, burnunu her yere soktuğundan –"abla"ya Robert Temple'ın Sirius Gizemi kitabını hatırlatan- çakalla örneklediği konuşmasını, "Akademiler insanlığın yaşamına yön verirler, örnek kişileri seçmelidirler" diyerek sonlandırır. Prof. Dr. Ayhan O. Çavdar'ın yaptığı, TÜBA'nin kurucularından, 80 yıllık ömrünü 54 kitap, 1500 makale, çok sayıda ödülle donatan bilim, sanat insanı Metin And'ı anan konuşmanın ardından 151 eser arasından seçilen, aralarında Sosyal Bilimler dalında, "abla"nın ortanca kız kardeşinin yazdığı Temel Sembolik Mantık kitabının da bulunduğu -14'ü mansiyon alan- 25 telif ve çeviri kitaba plaketleri verilir. 11 çeviri ve telif eser içindeki tek kadın yazar, ailede sabrı, titizliği, kılı dört yüz yarmasıyla tanınan, -neredeyse felsefe okuyup yazmak için doğmuş- ortanca kız kardeş!


Oğuz Atay'ın, evde sevilerek okunan, "abla"nın bayıldığı romanı Tutunamayanlar'dan sonra, ortanca kız kardeşin akademik bir rota tutturacağının anlaşılması üzerine annelerinin sık sık alıntılar yaptığı, Prof.
Mustafa İnan'ın hayatını konu eden Bir Bilim Adamının Romanı çevresinde yapılan konuşmaları, "bir bilim insanının ne emekle yetiştiğini, nasıl fedakârlık gerektirdiğini…" kendini vakfetmeye hazır, sevgiyle tekrarlayan, bu törende bulunmakla kim bilir ne mutlu olabilecek annelerinin hatırası neyse ki, tören sırasında "abla"yı -ürktüğü gibi- ağlatmaz. Bunda, annelerini temsil etmek üzere Ankara'ya gelip törene çok katılmak istediği halde katılamayan, yola çıkmadan arayıp özür belirterek, ailenin büyüğü saydığı "abla"yı kutlayan teyzenin, orada olmayışının etkisi yadsınamaz.

Oto yarışçısı kuzenin, arabalardan hiç anlamayan "abla"nın bile dikkatini çeken iç tasarımıyla "özel", "Türkiye'deki üç taneden biri" olduğunu söylediği arabası, günün kahramanlarını toparlar; biri, alt/üst geçitlerle alt üst edilmiş Ankara trafiğinde zor bulunan yol üzerinde bırakılan, diğeriyle Kasım sonu güneşinin nazlanmadan ısıtıp ışıttığı bir cafe önünde vedalaşılan arkadaşlardan kalanla, gün akşama erer. Bir kutlama ziyareti ardından kız kardeşler, -kendileri de birer, birer buçuk saat sonra İstanbul ve Bursa yönüne, yola çıkmak üzere- 22:00'de Sarımsaklı yönüne gidecek otobüse "abla"larını bindirir, hafifçe yağmaya başlayan yağmur altında, uğurlarlar.

8:00'de sitede olması gereken 7:30 Burhaniye çıkışlı servise ucu ucuna yetişen "abla", Halil Ağabey'le "günaydın"laşır, törenin kısa raporunu verir, evine doğru yola çıkar.